KAPİTALİZM’İN VE İSLAM’IN İKTİSAT NİZAMINA BAKIŞI VE MİLLİ GELİR ALDATMACASI II

Erkan Aladağ

Günümüz dünyasında egemen olan Kapitalist sistem insanları adeta ekmek kapmaca oyunu oynar hale getirmiş durumda. Bu gerçekliklerle insanlar sermayedarların tahakkümünde modern köleler haline gelmiştir. Bu sadece Müslümanlara has bir durum değil, bilakis bu durum tüm insanlık için söz konusudur. Çünkü kapitalist sistem insanların tek tek maddi problemini çözmeye dair çözüm üretmeyi değil, bilakis devletin toplam üretimini artırmayı hedef edinmiştir.

Dolaysıyla İslam Kapitalizm’in hilafına insanların tek tek temel ihtiyaçlarını ele almış ve insanların iktisadi problemlerini insan vakıasına bizatihi inerek var olan problemi vakıaya mutabık halde çözmüştür. Eğer bir sorun var ise başta bu sorunu görmek, daha sonra bu soruna çözüm üretmek gerekir. İşte İslam ideolojisi bunu yapmıştır. Ancak Kapitalizm iktisada olan ütopik bakış açısıyla vakıadan uzak halde hayali bir çözüme gitmiştir.

Peki, İslam iktisadi soruna nasıl bir çözüm üretmiştir?         

Şüphesiz ki İslam içtimai hayata, dahili ve harici siyasete, öğretim siyasetine ve ukubata dair çözüm ürettiği gibi, aynı zamanda insanların göz ardı edemeyeceği bir gerçeği olan iktisadi sorunlarının çözümüne dair de elbette ki fikir üretmiştir. Zaten ideoloji insanların hayatta karşılaştığı bütün sorunlarına çözüm üretendir. Dolaysıyla İslam da bir ideoloji olduğundan elbette ki iktisada dair bir bakış açısı ve çözümü bulunmaktadır.

Öncelikle iktisat kelimesinin manasını ve delalet etiği şeyi açıklamak gerekir.

İktisat kelimesi, eski Yunanca bir kelimeden türemiştir ve "ev işlerini düzenleme" anlamına gelmektedir. Yani, ev halkının güçlü kimseleri mal ve hizmet üretiminde bulunurlar ama evin bütün fertleri ise mülk edinmelerinden dolayı bunların faydalarına ortak olurlar. Daha sonra ev kapsamında kullanılan bu sözcük anlam genişlemesine uğrayarak kendisi ile bir devlet tarafından yönetilen bir toplum ifade edilmeye başlandı.

Burada iktisat kelimesinde sözlük anlamı olan tutumluluk amaçlanmadığı gibi mal ve hizmetler de kastedilmemektedir. Burada kastedilen anlam "mal ve hizmet işlerini düzenlemek” şeklindeki ıstılahî anlamdır. Mal ve hizmetlerin çoğaltılmasını ve yeniden üretimini iktisat bilimi inceler. Mal ve hizmetlerin dağıtımı niteliğini ise iktisadi sistem belirler ve bunların bileşiminden iktisat oluşur.

Bu iki tanım, yani iktisat nizamı ve iktisat bilimi her ne kadar iktisat kelimesinde bir arada kullanılsa da aslında bu ikisi arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Öyle ki bu iki tanım arasında var olan farklılığı görmeksizin iktisada tek bir anlam zaviyesinden bakılırsa ciddi hatalar oluşmasına sebebiyet verecektir. Nitekim İktisat bilimi; İnsanların genel ihtiyaçlarını ve lüks ihtiyaçlarını çoğaltabilmek ve bunun vasıtalarını yani mal ve hizmetlerin üretimini artırmak için araştırma yapan bilim dalıdır. İktisat bilimi hiçbir hayat bakış açısından etkilenmez. İktisat bilimi insanların ortak kullanımına giren mal ve hizmet üretimini hızlandırmayı ve çoğaltılmasını incelediğinden, hiçbir ideolojik bakış acısından etkilenmez.

 Misal olarak, sanayi devriminden önceki yıllarda kendisini savunmak ve savaşmak için insanlar kılıç ve benzeri savaş aletlerini kullanırken, bugün silah ve benzeri aletleri kullanmaktalar. Bu örneğimizde de görüldüğü gibi iktisat bilimi hiçbir ideolojinin bakışından etkilenmez. Ancak İktisat nizamı ise; İnsanlar arasında mülkiyetin dağıtımını ve bu noktada toplumun düzenini sağlamaktadır. Bu ise, ideolojilerin hayata bakışına göre değişmektedir. Çünkü dağıtım ve nizam koyma bizatihi ideolojinin yön vermesiyle oluşmaktadır. Misal olarak İslam’da mülkiyet üçe ayrılırken, Kapitalizm’de ise sadece bir çeşit mülkiyet, Sosyalizm’de ise en nihayetinde sadece devlet mülkiyeti vardır. Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi önem bakımından iktisat nizamı daha önemli olmaktadır. Çünkü iktisat bilimi mal ve hizmetlerin üretimini artırmayı hedef edinirken -ki insanlar ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri üretmeye yönelir- İktisat nizamı ise var olan mal ve hizmetlerin toplum içinde dağıtımını hedef edinmiştir. Dolaysıyla iktisat biliminde olabilecek herhangi bir durgunluk veya uygulamada eksiklikte insanların sadece lüks ihtiyaçları etkilenir. Fakat iktisat nizamında uygulamada olabilecek herhangi bir hata, eksiklik insanlar içinde adaletsizliğe ve toplum düzenin bozulmasına sebebiyet verir. Zira iktisadi mesele, malların azlığı veya çokluğu değil, var olan mal ve hizmetlerin insanlar içinde dağıtımıdır.

Dolaysıyla İslam hem mal ve hizmetlerin üretimine teşvik etmekte hem de mal ve hizmetlerin dağıtımını esas edinmektedir. İslam, Kapitalizm’in iktisada bakışında olduğu gibi “İnsanların sınırsız ihtiyaçları karşısında, mal ve hizmetlerin azlığı” zaviyesinden bakmaz. Bilakis mal ve hizmetler dünyada yeterince Allah tarafından yaratılmıştır. İnsanın tek tek temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek mal ve hizmetler dünyada şüphesiz ki mevcuttur. İnsanın lüks ihtiyaçlarının ise çalışarak ve üretim yaparak çoğaltılması gerekir. Nitekim birçok şeri hüküm kişiyi çalışmaya ve üretimi çoğaltmaya sevk etmektedir.

Bir rivayete göre;

Bir gün Rasul (sas) Sa'ad b. Muaz (ra) ile musafaha yaparken iki elinin kabardığını görür, sebebini sorunca, Sa'd "Ailemi geçindirmek için balyoz ve kürekle çalışıyorum" deyince, Rasulullah (sas) Sa'd'ın elini öptü ve şöyle dedi: "İşte Allah'ın sevdiği iki el."

Başka bir hadiste Rasul (sas) şöyle dedi:

"Hiç biriniz elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir.” (Buhari, Kitabu’l-Buyu’, 1930)

Rivayet edildiğine göre "Ömer (ra), bir gün kendisini ibadete verenlerden bir topluluğa rastlar. Bakar ki bunların hepsi başlarını önlerine eğmişler oturuyorlar. Ömer (ra) "Bunlar kimlerdir" diye sorunca, "Onlar mütevekkilun (yani Allah'a tevekkül eden kimselerdir" dediler. Ömer (ra) ise, "Asla. Bunlar anca müteekkilun (yani yiyici takımdır), halkın malını yemeye alışmış kimselerdir, Gerçek tevekkül sahibi olanlar kimlerdir, size bildireyim mi?” dedi. Oradakiler "bildir" dediler. Deki ki: "Gerçek mütevekkil olan kimse toprağa tohumu atan sonra da Rabbisi Azze ve Celle'ye tevekkül eden kimsedir."

Görüldüğü gibi ayet ve hadisler, rızık aramak için çalışmaya ve malı elde etmek için gayret göstermeye teşvik etmektedir. Maldan faydalanmaya ve temiz yiyeceklerden yemeye de teşvik etmiştir. Allahu Teâla şöyle dedi:


"De ki, Allah'ın kulları için çıkarttığı ziyneti ve temiz rızkı kim haram kıldı?” (A'raf 32)


"Allah'ın kendi fazlandan olarak kendilerine vermiş olduğu nimete cimrilik edenler, bu hareketin kendileri için hayırlı bir şey olduğunu sanmasınlar. Bilakis onlar için o, bir şerdir. Kıyamet Günü cimrilik yaptıkları şey boyunlarına dolanacaktır.” (Ali İmran 180)


"Size rızık olarak verdiğimiz temiz yiyeceklerden yiyiniz.” (Taha 81)


"Ey iman edenler! Kazandığınız malın temizinden ve sizin için yerden çıkardığımız maldan infak ediniz (hayra harcayınız.) “ (Bakara 267)


"Ey iman edenler! Allah'ın sizin için helal kıldığı şeyleri haram kılmayın.” (Maide 87)


"Yerin sırtlarında yürüyün (dolaşın) ve Allah'ın rızkında yiyin.” (Mülk 15)

İşte bu şeri delillerde de görüldüğü gibi İslam mal ve hizmetleri arttırmaya ve bunun için çalışmaya sevk etmektedir. Bu ayet ve hadisler iktisat bilimine dair delillerdir. Yani mal ve hizmetleri üretmeye ve çoğaltmaya teşvikte bulunan, mal ve hizmetleri artırmak için araştırmaya sevk eden delillerdir.

İslam mal ve hizmetleri teşvik ettiği gibi var olan mal ve hizmetlere bakışın nasıl olmasına dair, mal ve hizmetlerin kullanmasına dair ve servetin dağılımının nasıl olması gerektiğine dair şeri deliller de bildirmiştir.

Bu ise şöyledir;

1. Mülkiyet

2. Mülkiyet kullanımı

3. Servetin insanlar arasındaki dağıtımı

Mülkiyet:

Mülkiyet hakkı tümüyle Mâlikül Mülk (Mülkün Sahibi) olması ve malı kendisine ait kılmış olması itibariyle Allah'a aittir. Allahu Teâla şöyle dedi:


"Size vermiş olduğu Allah'ın malından onlara veriniz.” (Nur 33)

O halde mal, yalnız Allah'a aittir. Ancak Allah (cc) insanoğlunu mal üzerinde temsil yetisine sahip kılarak onunla insanları güçlendirmiştir. Böylece malın mülkiyet hakkını insanoğluna vermiştir. Allahu Teâla şöyle buyurdu:


"Size harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” (Hadid 7)


"Mallar ve çocuklar vererek sizi güçlendirsin.” (Nuh 12)

Görülüyor ki Allah, mala ait mülkiyetin aslını belirtirken malı kendi zatına izafe ediyor, "Allah'ın malı" diyor. Mal mülkiyetinin insanların ellerine geçmesi hususunu belirtirken de malı insanlara izafe ediyor ve şöyle buyuruyor: "Hemen mallarını veriniz (ödeyiniz).” "Onların mallarından al." "Malınızın aslı size aittir.”

"Kazanmış olduğunuz mallar...” "Onun malı kendisine hiç fayda vermeyecek.”

Ancak temsil yetkisi ile gelen bu mülkiyet hakkı insanoğlunun bütün bireylerine genel olarak gelmiştir. Böylece insanlar bununla fiilen değil temsilen mülkiyet hakkına sahip oluyorlar. Zaten insanlar ancak mülk edinebilme hakkında temsilen bir yetkiye sahiptirler.

İslâm, belirli bir bireyin fiili mülkiyete sahip olabilmesi için Allah'tan bireye bir iznin olmasını şart koşmuştur. Yani İslâm’a göre bir insan ancak Şari'nin izni olduğu zaman fiili mülkiyet edinebilme hakkını kazanır. Bu izin, bireyin malın mülkiyetine sahip olduğuna dair özel bir delalettir. Zaten insanların mülkiyette topluca temsil yetkisine sahip kılınmış olmaları genel temsil yetkisi ile gelmiştir ve mülkiyet hakkının varlığını temsil eder. Belirli bir bireyin fiili mülkiyete temsilen sahip kılınması, bireyin ona sahip olduğuna dair şari’den özel bir iznin gelmesi ile mümkündür.

Şeriat özel mülkiyetin varlığını kabul ettiğinden dolayı her bireyin, mülk edinme nedenlerinden biri ile mal elde etmesi normal bir durumdur. Ebu Davud. Semure'den Rasul (sas)'in şöyle dediğini rivayet etti:

“Kim bir yere bir duvar çekerse orası onundur.”

Şeriat, bütün ümmeti ilgilendiren kamu mülkiyetinin de varlığını kabul eder. Ahmed b. Hanbel, muhacirlerden bir adamdan Rasul (sas)’in şöyle dediğini rivayet etti:

“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera, ateş.”

Şeriat, devlete ait mülkiyetin var olduğunu da belirtmiştir. Zira Müslümanlardan herhangi bir varisi olmadığı halde ölen bir kimsenin malı devlet hazinesine (beytülmal) kalır. Zekatın dışında cizye, haraç vb gelirler devlet mülkiyetindedir. Bu türden mallara tasarruf yetkisine devlet sahip olduğundan şeriat hükümlerine göre malı istediği yere harcayabilir. Şeriat, bireyin, ümmetin ve devletin ayrı ayrı mülk edinme nedenlerini ve yollarını belirlediğinden dolayı bu neden ve durumların dışında mülk edinmek yasaktır.

Mülkiyetin kullanımına gelince:

Eğer mülkiyet, kamu mülkiyeti ise ümmetin vekili olmasından dolayı devlet bu türlü mülkiyetin kullanım hakkına sahiptir. Ancak Şari, devletin, kamu mülkiyetini mübadele yolu ile kullanmasını yasaklamıştır. Bu iki özel durum dışında şeriatın açıkladığı hükümler çerçevesinde istediği tasarrufu yapma yetkisini devlete vermiştir. Devlet mülkiyetinin ve özel mülkiyetin kullanılması konusu, gerek beytülmal (devlet hazinesi) gerekse alış-veriş, rehin ve benzeri ekonomik ilişkileri düzenleyen hükümlerde açıklığa kavuşturulmuştur. Şari, devlet ve özel mülkiyette, şeriatın sınırları dahilinde mübadele ve bağış gibi taraflara istedikleri kullanımı yapabilme yetkisini vermiştir.

Servetin insanlar arasındaki dağılımı ise:

Şüphesiz bu konu, mülk edinme nedenleri ve bir dünya görüşünün ilkeri çerçevesinde şekillenir. Ancak insanların güç ve ihtiyaçları birbirlerinden farklı olduklarından servetin dağılımı da insanlar arasında çeşitli farklılıklara uğrar. Servet dağılımının yanlış ve hatalı uygulanması, malın belli bir sınıfın elinde birikmesi ve diğer bir sınıfın ondan yoksun kalması sonucunu doğurur. Örnek olarak sabit mübadele aracı olan altın ve gümüşün belli ellerde toplanması gibidir. Bundan dolayı şeriat servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç olmasını yasaklamış, bütün insanlar arasında dolaşan bir ekonomik güç olmasını emretmiştir. Hatta zekatı verilmiş olsa dahi altın ve gümüşün tedavülden kaldırılması yolu ile stoklanmasına engel olunabileceğini göstermiştir.

Son olarak ifade etmek gerek ki, İslam servetten nasıl faydalanacağımız ve bu serveti nasıl elde edeceğimize dair genel kurallar belirlemiştir. Misal olarak, içki ve ölü hayvan etinden yararlanmayı haram kıldığı gibi dans ve fahişelik gibi bazı insan emeği olan şeylerden fayda sağlamayı da haram kılmıştır. Yine yenilmesini haram kıldığı şeyin alışverişini de haram kılmıştır. Yapılmasını yasakladığı eylemler konusunda mal ve insan emeğinden kiralama yoluyla yararlanmayı da haram kılmıştır. İslâm, serveti elde edebilme ile ilgili olarak avlanma, ölü arazinin üretime kazandırılması, kira, miras, bağış ve vasiyet gibi konularda hükümler beyan etmiştir.

İşte insani bir problem olan iktisat ve insanın hayatındaki tüm problemlerine tek çözüm İslam ideolojisinden fışkıran fikirler olmaktadır. İslam sorunun kendisine inip, var olan sorunu insanın daha iyi bir yaşam sürdürebilmesi için çözüm üretmiştir. Nitekim iktisadi sorun servetin dağıtımı iken Kapitalizm bu gerçekten uzak vakıayla hiçbir ilgisi olamayan bir bakış açısıyla iktisada yönelmiştir. Dolaysıyla gelinen süreçte dünya sermayedarların tahakkümüne girmiş, servetin sadece bir kısım insanın elinde toplanmasına sebep olmuştur. Bu sermayedarların herhangi bir olumsuzluktan etkilenmemesi içinde kapitalist devletler çeşitli kanunlarla onları koruma altına alır, hatta onların yapacağı zararları ise halkların vergilerinden oluşan devlet bütçesinden onları kurtarmak adına finanse ederler. Devlet sermayedarların yaşadığı olumsuzluğu giderebilmek için gerekirse yurt dışından borç alarak yardım eder. Oluşan borçları ise devlet, halkın vergilerinden veya maaşlarda yapacağı kesintiden ya da kamu giderlerinde yapacağı tasarruftan gidermeye çalışır. Yani her durumda da fatura halka kesilmiş olacaktır.

Dolayısıyla günümüz insanının adeta dört gözle beklediği kurtuluş kapısı İslam’ın insan hayatına sunduğu çözümlerdir. Nitekim bugün dünya kapitalistlerinin tahakkümünde olan petrol, elektrik, doğalgaz ve su İslam Devleti’nin kurulmasıyla, tebaası olan herkesin olacaktır. Yani, bunlar üzerinde halk dışında hiç kimse hak sahibi olmayacaktır. Sadece zaruri durumlarda İslam Devleti’nin halifesi değişen şartlarda bir takım noktada hak sahibi olabilir. Bu da yine tebaanın menfaati içindir.

İslam toplumsal bir kalkınmayı hedef edinerek toplumun tüm fertlerini tek tek kaldırmayı esas edinmiştir. İslam özel mülkiyete herhangi bir sınır koymamıştır. İslam zengin fertle zengin olmayan arasında ki farkı zekât, sadaka ve zenginin sahip olabileceği mülkiyet çeşitlerini belirterek kapatmıştır. Yani, bugün Kapitalizm’de olduğu gibi uçurumlar kadar fark olmayacak, aksine İslam toplumsal kalkınmayı hedef edindiğinden fakirle zengin arasındaki fark sınırlı olacaktır. İşte bu muhteşem İslam nizamı bugün toplumları Kapitalizm’in, ceberut yöneticilerin zulmünden kurtaracak tek nizamdır.

Son olarak belirtmek isterim ki, Müslümanlar bugün sahip oldukları bu değere; İslam’a topyekûn sımsıkı sarılsalar 21. yüzyılın fikri gelişmişlik noktasında en üstün, maddi kuvvet noktasında en kuvvetli, yer altı ve yer üstü zenginlikleri noktasında en zengin ve teknoloji ile sanayi noktasında en gelişmiş bir devlete sahip olacaklardır. Yeter ki Müslümanlar Allah’ın ipine sımsıkı sarılsın.


“İşte çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar” (Saffat 61)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz