Günümüz dünyasında egemen olan Kapitalist sistem insanları adeta
ekmek kapmaca oyunu oynar hale getirmiş durumda. Bu gerçekliklerle insanlar
sermayedarların tahakkümünde modern köleler haline gelmiştir. Bu sadece
Müslümanlara has bir durum değil, bilakis bu durum tüm insanlık için söz
konusudur. Çünkü kapitalist sistem insanların tek tek maddi problemini çözmeye
dair çözüm üretmeyi değil, bilakis devletin toplam üretimini artırmayı hedef
edinmiştir.
Dolaysıyla İslam Kapitalizm’in hilafına insanların tek tek temel
ihtiyaçlarını ele almış ve insanların iktisadi problemlerini insan vakıasına
bizatihi inerek var olan problemi vakıaya mutabık halde çözmüştür. Eğer bir
sorun var ise başta bu sorunu görmek, daha sonra bu soruna çözüm üretmek
gerekir. İşte İslam ideolojisi bunu yapmıştır. Ancak Kapitalizm iktisada olan
ütopik bakış açısıyla vakıadan uzak halde hayali bir çözüme gitmiştir.
Peki, İslam iktisadi soruna nasıl bir çözüm üretmiştir?
Şüphesiz ki İslam içtimai hayata, dahili ve harici siyasete,
öğretim siyasetine ve ukubata dair çözüm ürettiği gibi, aynı zamanda insanların
göz ardı edemeyeceği bir gerçeği olan iktisadi sorunlarının çözümüne dair de
elbette ki fikir üretmiştir. Zaten ideoloji insanların hayatta karşılaştığı
bütün sorunlarına çözüm üretendir. Dolaysıyla İslam da bir ideoloji olduğundan
elbette ki iktisada dair bir bakış açısı ve çözümü bulunmaktadır.
Öncelikle iktisat kelimesinin manasını ve delalet etiği şeyi
açıklamak gerekir.
İktisat kelimesi, eski Yunanca bir kelimeden türemiştir ve
"ev işlerini düzenleme" anlamına gelmektedir. Yani, ev halkının güçlü
kimseleri mal ve hizmet üretiminde bulunurlar ama evin bütün fertleri ise mülk
edinmelerinden dolayı bunların faydalarına ortak olurlar. Daha sonra ev
kapsamında kullanılan bu sözcük anlam genişlemesine uğrayarak kendisi ile bir
devlet tarafından yönetilen bir toplum ifade edilmeye başlandı.
Burada iktisat kelimesinde sözlük anlamı olan tutumluluk
amaçlanmadığı gibi mal ve hizmetler de kastedilmemektedir. Burada kastedilen
anlam "mal ve hizmet işlerini düzenlemek” şeklindeki ıstılahî anlamdır.
Mal ve hizmetlerin çoğaltılmasını ve yeniden üretimini iktisat bilimi inceler.
Mal ve hizmetlerin dağıtımı niteliğini ise iktisadi sistem belirler ve bunların
bileşiminden iktisat oluşur.
Bu iki tanım, yani iktisat nizamı ve iktisat bilimi her ne kadar
iktisat kelimesinde bir arada kullanılsa da aslında bu ikisi arasında ciddi
farklılıklar bulunmaktadır. Öyle ki bu iki tanım arasında var olan farklılığı
görmeksizin iktisada tek bir anlam zaviyesinden bakılırsa ciddi hatalar
oluşmasına sebebiyet verecektir. Nitekim İktisat bilimi; İnsanların genel
ihtiyaçlarını ve lüks ihtiyaçlarını çoğaltabilmek ve bunun vasıtalarını yani
mal ve hizmetlerin üretimini artırmak için araştırma yapan bilim dalıdır.
İktisat bilimi hiçbir hayat bakış açısından etkilenmez. İktisat bilimi
insanların ortak kullanımına giren mal ve hizmet üretimini hızlandırmayı ve
çoğaltılmasını incelediğinden, hiçbir ideolojik bakış acısından etkilenmez.
Misal olarak, sanayi
devriminden önceki yıllarda kendisini savunmak ve savaşmak için insanlar kılıç
ve benzeri savaş aletlerini kullanırken, bugün silah ve benzeri aletleri
kullanmaktalar. Bu örneğimizde de görüldüğü gibi iktisat bilimi hiçbir
ideolojinin bakışından etkilenmez. Ancak İktisat nizamı ise; İnsanlar arasında
mülkiyetin dağıtımını ve bu noktada toplumun düzenini sağlamaktadır. Bu ise,
ideolojilerin hayata bakışına göre değişmektedir. Çünkü dağıtım ve nizam koyma
bizatihi ideolojinin yön vermesiyle oluşmaktadır. Misal olarak İslam’da mülkiyet
üçe ayrılırken, Kapitalizm’de ise sadece bir çeşit mülkiyet, Sosyalizm’de ise
en nihayetinde sadece devlet mülkiyeti vardır. Bu örneklerden de anlaşıldığı
gibi önem bakımından iktisat nizamı daha önemli olmaktadır. Çünkü iktisat
bilimi mal ve hizmetlerin üretimini artırmayı hedef edinirken -ki insanlar
ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri üretmeye yönelir- İktisat nizamı ise var
olan mal ve hizmetlerin toplum içinde dağıtımını hedef edinmiştir. Dolaysıyla
iktisat biliminde olabilecek herhangi bir durgunluk veya uygulamada eksiklikte
insanların sadece lüks ihtiyaçları etkilenir. Fakat iktisat nizamında
uygulamada olabilecek herhangi bir hata, eksiklik insanlar içinde adaletsizliğe
ve toplum düzenin bozulmasına sebebiyet verir. Zira iktisadi mesele, malların
azlığı veya çokluğu değil, var olan mal ve hizmetlerin insanlar içinde
dağıtımıdır.
Dolaysıyla İslam hem mal ve hizmetlerin üretimine teşvik etmekte
hem de mal ve hizmetlerin dağıtımını esas edinmektedir. İslam, Kapitalizm’in
iktisada bakışında olduğu gibi “İnsanların sınırsız ihtiyaçları karşısında, mal
ve hizmetlerin azlığı” zaviyesinden bakmaz. Bilakis mal ve hizmetler dünyada
yeterince Allah tarafından yaratılmıştır. İnsanın tek tek temel ihtiyaçlarını
karşılayabilecek mal ve hizmetler dünyada şüphesiz ki mevcuttur. İnsanın lüks
ihtiyaçlarının ise çalışarak ve üretim yaparak çoğaltılması gerekir. Nitekim
birçok şeri hüküm kişiyi çalışmaya ve üretimi çoğaltmaya sevk etmektedir.
Bir rivayete göre;
Bir gün Rasul (sas) Sa'ad b. Muaz (ra) ile musafaha yaparken iki
elinin kabardığını görür, sebebini sorunca, Sa'd "Ailemi geçindirmek için
balyoz ve kürekle çalışıyorum" deyince, Rasulullah (sas) Sa'd'ın elini
öptü ve şöyle dedi: "İşte Allah'ın sevdiği iki el."
Başka bir hadiste Rasul (sas) şöyle dedi:
"Hiç biriniz elinin emeğinden daha hayırlı bir şey
yememiştir.” (Buhari,
Kitabu’l-Buyu’, 1930)
Rivayet edildiğine göre "Ömer (ra), bir gün kendisini ibadete
verenlerden bir topluluğa rastlar. Bakar ki bunların hepsi başlarını önlerine
eğmişler oturuyorlar. Ömer (ra) "Bunlar kimlerdir" diye sorunca,
"Onlar mütevekkilun (yani Allah'a tevekkül eden kimselerdir" dediler.
Ömer (ra) ise, "Asla. Bunlar anca müteekkilun (yani yiyici takımdır),
halkın malını yemeye alışmış kimselerdir, Gerçek tevekkül sahibi olanlar kimlerdir,
size bildireyim mi?” dedi. Oradakiler "bildir" dediler. Deki ki:
"Gerçek mütevekkil olan kimse toprağa tohumu atan sonra da Rabbisi Azze ve
Celle'ye tevekkül eden kimsedir."
Görüldüğü gibi ayet ve hadisler, rızık aramak için çalışmaya ve
malı elde etmek için gayret göstermeye teşvik etmektedir. Maldan faydalanmaya
ve temiz yiyeceklerden yemeye de teşvik etmiştir. Allahu Teâla şöyle dedi:
"De ki, Allah'ın kulları için çıkarttığı ziyneti ve temiz
rızkı kim haram kıldı?”
(A'raf 32)
"Allah'ın kendi fazlandan olarak kendilerine vermiş olduğu
nimete cimrilik edenler, bu hareketin kendileri için hayırlı bir şey olduğunu
sanmasınlar. Bilakis onlar için o, bir şerdir. Kıyamet Günü cimrilik yaptıkları
şey boyunlarına dolanacaktır.” (Ali İmran
180)
"Size rızık olarak verdiğimiz temiz yiyeceklerden yiyiniz.” (Taha 81)
"Ey iman edenler! Kazandığınız malın temizinden ve sizin için
yerden çıkardığımız maldan infak ediniz (hayra harcayınız.) “ (Bakara 267)
"Ey iman edenler! Allah'ın sizin için helal kıldığı şeyleri
haram kılmayın.” (Maide 87)
"Yerin sırtlarında yürüyün (dolaşın) ve Allah'ın rızkında
yiyin.” (Mülk 15)
İşte bu şeri delillerde de görüldüğü gibi İslam mal ve hizmetleri
arttırmaya ve bunun için çalışmaya sevk etmektedir. Bu ayet ve hadisler iktisat
bilimine dair delillerdir. Yani mal ve hizmetleri üretmeye ve çoğaltmaya
teşvikte bulunan, mal ve hizmetleri artırmak için araştırmaya sevk eden
delillerdir.
İslam mal ve hizmetleri teşvik ettiği gibi var olan mal ve
hizmetlere bakışın nasıl olmasına dair, mal ve hizmetlerin kullanmasına dair ve
servetin dağılımının nasıl olması gerektiğine dair şeri deliller de bildirmiştir.
Bu ise şöyledir;
1. Mülkiyet
2. Mülkiyet kullanımı
3. Servetin insanlar arasındaki dağıtımı
Mülkiyet:
Mülkiyet hakkı tümüyle Mâlikül Mülk (Mülkün Sahibi) olması ve malı
kendisine ait kılmış olması itibariyle Allah'a aittir. Allahu Teâla şöyle dedi:
"Size vermiş olduğu Allah'ın malından onlara veriniz.” (Nur 33)
O halde mal, yalnız Allah'a aittir. Ancak Allah (cc) insanoğlunu
mal üzerinde temsil yetisine sahip kılarak onunla insanları güçlendirmiştir.
Böylece malın mülkiyet hakkını insanoğluna vermiştir. Allahu Teâla şöyle
buyurdu:
"Size harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” (Hadid 7)
"Mallar ve çocuklar vererek sizi güçlendirsin.” (Nuh 12)
Görülüyor ki Allah, mala ait mülkiyetin aslını belirtirken malı
kendi zatına izafe ediyor, "Allah'ın malı" diyor. Mal
mülkiyetinin insanların ellerine geçmesi hususunu belirtirken de malı insanlara
izafe ediyor ve şöyle buyuruyor: "Hemen mallarını veriniz (ödeyiniz).”
"Onların mallarından al." "Malınızın aslı size aittir.”
"Kazanmış olduğunuz mallar...” "Onun malı kendisine hiç
fayda vermeyecek.”
Ancak temsil yetkisi ile gelen bu mülkiyet hakkı insanoğlunun
bütün bireylerine genel olarak gelmiştir. Böylece insanlar bununla fiilen değil
temsilen mülkiyet hakkına sahip oluyorlar. Zaten insanlar ancak mülk edinebilme
hakkında temsilen bir yetkiye sahiptirler.
İslâm, belirli bir bireyin fiili mülkiyete sahip olabilmesi için
Allah'tan bireye bir iznin olmasını şart koşmuştur. Yani İslâm’a göre bir insan
ancak Şari'nin izni olduğu zaman fiili mülkiyet edinebilme hakkını kazanır. Bu
izin, bireyin malın mülkiyetine sahip olduğuna dair özel bir delalettir. Zaten
insanların mülkiyette topluca temsil yetkisine sahip kılınmış olmaları genel
temsil yetkisi ile gelmiştir ve mülkiyet hakkının varlığını temsil eder.
Belirli bir bireyin fiili mülkiyete temsilen sahip kılınması, bireyin ona sahip
olduğuna dair şari’den özel bir iznin gelmesi ile mümkündür.
Şeriat özel mülkiyetin varlığını kabul ettiğinden dolayı her
bireyin, mülk edinme nedenlerinden biri ile mal elde etmesi normal bir
durumdur. Ebu Davud. Semure'den Rasul (sas)'in şöyle dediğini rivayet etti:
“Kim bir yere bir duvar çekerse orası onundur.”
Şeriat, bütün ümmeti ilgilendiren kamu mülkiyetinin de varlığını
kabul eder. Ahmed b. Hanbel, muhacirlerden bir adamdan Rasul (sas)’in şöyle
dediğini rivayet etti:
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera, ateş.”
Şeriat, devlete ait mülkiyetin var olduğunu da belirtmiştir. Zira
Müslümanlardan herhangi bir varisi olmadığı halde ölen bir kimsenin malı devlet
hazinesine (beytülmal) kalır. Zekatın dışında cizye, haraç vb gelirler devlet
mülkiyetindedir. Bu türden mallara tasarruf yetkisine devlet sahip olduğundan
şeriat hükümlerine göre malı istediği yere harcayabilir. Şeriat, bireyin,
ümmetin ve devletin ayrı ayrı mülk edinme nedenlerini ve yollarını
belirlediğinden dolayı bu neden ve durumların dışında mülk edinmek yasaktır.
Mülkiyetin kullanımına gelince:
Eğer mülkiyet, kamu mülkiyeti ise ümmetin vekili olmasından dolayı
devlet bu türlü mülkiyetin kullanım hakkına sahiptir. Ancak Şari, devletin,
kamu mülkiyetini mübadele yolu ile kullanmasını yasaklamıştır. Bu iki özel
durum dışında şeriatın açıkladığı hükümler çerçevesinde istediği tasarrufu
yapma yetkisini devlete vermiştir. Devlet mülkiyetinin ve özel mülkiyetin
kullanılması konusu, gerek beytülmal (devlet hazinesi) gerekse alış-veriş,
rehin ve benzeri ekonomik ilişkileri düzenleyen hükümlerde açıklığa
kavuşturulmuştur. Şari, devlet ve özel mülkiyette, şeriatın sınırları dahilinde
mübadele ve bağış gibi taraflara istedikleri kullanımı yapabilme yetkisini
vermiştir.
Servetin insanlar arasındaki dağılımı ise:
Şüphesiz bu konu, mülk edinme nedenleri ve bir dünya görüşünün
ilkeri çerçevesinde şekillenir. Ancak insanların güç ve ihtiyaçları
birbirlerinden farklı olduklarından servetin dağılımı da insanlar arasında
çeşitli farklılıklara uğrar. Servet dağılımının yanlış ve hatalı uygulanması,
malın belli bir sınıfın elinde birikmesi ve diğer bir sınıfın ondan yoksun
kalması sonucunu doğurur. Örnek olarak sabit mübadele aracı olan altın ve
gümüşün belli ellerde toplanması gibidir. Bundan dolayı şeriat servetin
yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç olmasını yasaklamış, bütün insanlar
arasında dolaşan bir ekonomik güç olmasını emretmiştir. Hatta zekatı verilmiş
olsa dahi altın ve gümüşün tedavülden kaldırılması yolu ile stoklanmasına engel
olunabileceğini göstermiştir.
Son olarak ifade etmek gerek ki, İslam servetten nasıl
faydalanacağımız ve bu serveti nasıl elde edeceğimize dair genel kurallar
belirlemiştir. Misal olarak, içki ve ölü hayvan etinden yararlanmayı haram
kıldığı gibi dans ve fahişelik gibi bazı insan emeği olan şeylerden fayda
sağlamayı da haram kılmıştır. Yine yenilmesini haram kıldığı şeyin alışverişini
de haram kılmıştır. Yapılmasını yasakladığı eylemler konusunda mal ve insan
emeğinden kiralama yoluyla yararlanmayı da haram kılmıştır. İslâm, serveti elde
edebilme ile ilgili olarak avlanma, ölü arazinin üretime kazandırılması, kira,
miras, bağış ve vasiyet gibi konularda hükümler beyan etmiştir.
İşte insani bir problem olan iktisat ve insanın hayatındaki tüm
problemlerine tek çözüm İslam ideolojisinden fışkıran fikirler olmaktadır.
İslam sorunun kendisine inip, var olan sorunu insanın daha iyi bir yaşam
sürdürebilmesi için çözüm üretmiştir. Nitekim iktisadi sorun servetin dağıtımı
iken Kapitalizm bu gerçekten uzak vakıayla hiçbir ilgisi olamayan bir bakış
açısıyla iktisada yönelmiştir. Dolaysıyla gelinen süreçte dünya sermayedarların
tahakkümüne girmiş, servetin sadece bir kısım insanın elinde toplanmasına sebep
olmuştur. Bu sermayedarların herhangi bir olumsuzluktan etkilenmemesi içinde
kapitalist devletler çeşitli kanunlarla onları koruma altına alır, hatta
onların yapacağı zararları ise halkların vergilerinden oluşan devlet
bütçesinden onları kurtarmak adına finanse ederler. Devlet sermayedarların
yaşadığı olumsuzluğu giderebilmek için gerekirse yurt dışından borç alarak
yardım eder. Oluşan borçları ise devlet, halkın vergilerinden veya maaşlarda
yapacağı kesintiden ya da kamu giderlerinde yapacağı tasarruftan gidermeye
çalışır. Yani her durumda da fatura halka kesilmiş olacaktır.
Dolayısıyla günümüz insanının adeta dört gözle beklediği kurtuluş
kapısı İslam’ın insan hayatına sunduğu çözümlerdir. Nitekim bugün dünya
kapitalistlerinin tahakkümünde olan petrol, elektrik, doğalgaz ve su İslam
Devleti’nin kurulmasıyla, tebaası olan herkesin olacaktır. Yani, bunlar
üzerinde halk dışında hiç kimse hak sahibi olmayacaktır. Sadece zaruri
durumlarda İslam Devleti’nin halifesi değişen şartlarda bir takım noktada hak
sahibi olabilir. Bu da yine tebaanın menfaati içindir.
İslam toplumsal bir kalkınmayı hedef edinerek toplumun tüm
fertlerini tek tek kaldırmayı esas edinmiştir. İslam özel mülkiyete herhangi
bir sınır koymamıştır. İslam zengin fertle zengin olmayan arasında ki farkı
zekât, sadaka ve zenginin sahip olabileceği mülkiyet çeşitlerini belirterek
kapatmıştır. Yani, bugün Kapitalizm’de olduğu gibi uçurumlar kadar fark
olmayacak, aksine İslam toplumsal kalkınmayı hedef edindiğinden fakirle zengin
arasındaki fark sınırlı olacaktır. İşte bu muhteşem İslam nizamı bugün
toplumları Kapitalizm’in, ceberut yöneticilerin zulmünden kurtaracak tek
nizamdır.
Son olarak belirtmek isterim ki, Müslümanlar bugün sahip oldukları
bu değere; İslam’a topyekûn sımsıkı sarılsalar 21. yüzyılın fikri gelişmişlik
noktasında en üstün, maddi kuvvet noktasında en kuvvetli, yer altı ve yer üstü
zenginlikleri noktasında en zengin ve teknoloji ile sanayi noktasında en
gelişmiş bir devlete sahip olacaklardır. Yeter ki Müslümanlar Allah’ın ipine
sımsıkı sarılsın.
“İşte çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar” (Saffat 61)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış