MISIR, DEMOKRASİ VE DARBE DENKLEMİ

Mustafa Küçük

Bugüne kadar türlü kılıklara girerek Müslümanları kandıran demokrasi, hüküm sürdüğü ülkelere, iddia edildiği gibi seçimle değil işgal ve darbelerle egemenlik kurmuş, bu egemenliğini yine darbe, gözyaşı kan ile sürdürmüştür.

19. asrın sömürgeci devletlerinin saldırganlığı, İslam aleminin karşı karşıya kaldığı fikri gerilikle kesişince, Hilafet’in ilgası mümkün olabilmişti. Böylece İslam düşmanı sömürgeci devletlerin, İslam Ümmeti’nin kendine gelmesine engel olacak ne kadar deccalımsı hile ve entrika varsa, peş peşe tedavüle sokmanın önünde hiçbir engel kalmamıştı.

Hilafet sancağı altında 13 asır boyunca dünyaya adalet dağıtan Ümmet-i Muhammed, bu gün heva ve hevesin hüküm sürdüğü bir dünyada eli kolu zincirlere vurulmuş bir mahkûm muamelesi görmektedir. Berat etmesi için amentüsünü terk edip demokrasiye iman etmesi şart koşulmaktadır. Öyle şartlı bir demokrasiye sıradan bir iman da değil, katıksız bir demokrasiye, kayıtsız şartsız bir iman kendisinden istenmektedir.

Peşinen söylenen de şu: Demokrasi bir zihniyet bir kültür meselesidir. Öyle hemen demokrat oldum demekle olunmuyor! Birkaç nesil boyunca onunla hemhal olunmalı ki demokrat olunabilinsin. Bir de çeşitleri var; vesayet demokrasisi, sandık demokrasisi, liberal çoğulcu demokrasi... Artı bunların aşama aşama geçilen merhaleler olduğuna dikkat çekilmektedir. Dahası demokrasinin tıkandığı noktada da; demokrasinin aslında sürekli gelişmekte olan bir rejim olduğu vurgulanarak, onun dışında herhangi bir rejimin aranmasının önü kesilmektedir. Bir yazarın ifadesiyle; “Liberal demokrasi mükemmel olmayabilir, ama bugüne kadar daha iyisi bulunmuş değil” (Şahin Alpay, Zaman 11.07.2013)

Bir ülkenin halkıyla topyekûn birden çoğulcu demokrasiye geçmesi olası değildir. Önce belli bir vesayet altında uzun yıllar demokratik bir yaşam tarzına tabi tutulması gerekir. Yapılan genel ve yerel seçim testleri sonucunda bazı sapmalar görüldüğünde, darbelerle yapılacak balans ayarıyla tekrar toplum demokrasi yoluna sokulmalıdır. Ardından sandık demokrasisi aşamasına gelindiğinde çok dikkatli olunmalıdır. Sandıktan çıkan iktidarın herhangi bir dinin ilkelerini referans alma türü sapmalarına müsamaha gösterilmemelidir. Sandık toplum mühendisliğine alet edilemez. Ancak demokraside tek bir toplum mühendisliğine müsaade edilir; o da halkın demokratlaştırılıp liberalleştirilme mühendisliğidir. Bu da asırlar sürebilecek bir süreçtir.

Nihayet sandık her şey değildir. Diğer bir ifadeyle demokrasi, sadece sandıkta galip gelmek değildir. Sandıkta galip gelmeniz, yalnızca size zaten peşinen iman edilen, kelimenin tam anlamıyla fikir hürriyeti, din hürriyeti, mülk edinme hürriyeti ve kişisel hürriyetlerin teminat altına alınmasından ibaret olan demokrasiyi uygulama hakkını vermektedir, başka değil. Çoğunluk istiyor diye kalkıp herhangi bir dinin ahlaki sosyal, ekonomik ya da siyasi ilkelerini hayata egemen kılmanız söz konusu olmadığı gibi, onlara karşı objektifliğinizi bozamazsınız. Sadece bir şeyin tarafını tutabilirsiniz, o da evrensel değerler, hak ve özgürlüklerdir. Zira demokratik felsefeye göre mutlak doğru yoktur. Doğru sübjektiftir. O da kişinin kendisine kalmıştır. İstediği tercihte bulunur. Devletin görevi, bireyin özgürce kendini ifade edebilmesinin, organik ve içgüdüsel ihtiyaç ve arzularını özgürce doyuma ulaştırmasının önündeki engelleri bertaraf etmektir. Devletin vatandaşa yol göstermek ve nasihat etmek gibi bir işi olamaz. Demokratik anlayışta devlet tamamen laik bir yapıdadır. Onun üstüne titreyeceği yegane şey yine insan aklının ürünü olan temel hak ve özgürlükler ve evrensel değerlerdir.

Gerçek şu ki bugün halkı demokrasiye kurban edilen Mısır’da neler olup bittiğini anlamak için 1920’lerde Türkiye’de neler olup bittiğine bakmak gerekmektedir. Nitekim günümüz Türkiye’sinin model olarak sunulmasının altında yatan gerçek budur. Bugün Mısır halkına yaşatılmak istenen süreç 1920’den beri Türkiye halkına yaşatılan sürecin ta kendisidir.

Savaş ve şiddetle bölüp bölüştürdükleri koca İslam coğrafyasından bir parça olan Türkiye’yi, ihdas ettikleri yerli işbirlikçiler eliyle Müslüman halkları demokratlaştırma laboratuarı olarak kullanma stratejisinin bir parçası yapmışlardır. 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgasıyla bütün bütün savunmasız kalan Müslüman halklar, kendince direndiler. Ne ki düşman güçlü, planlı, maksatlı ve çok acımasızdı. Müslüman halklar ise Halifesiz, kalkansız ve savunmasızdı. Direnenler yerli işbirlikçilerin eliyle acımasızca bertaraf ediliyor, cebren ve hileyle bütün istikametler kapatılıp tek bir istikamet gösteriliyordu. Bir zihniyet, bir yaşam felsefesi ve bir hayat tarzı olarak demokrasi gösteriliyordu. İşte Cumhuriyet’in ilanı, Hilafet’in ilgası, İstiklal Mahkemeleri, Tevhidi Tedrisat Kanunu, harf inkılabı, onca devrim ve ilkeler bir tek hedefe odaklanmıştı; o da halkın demokratlaştırılması idi. 1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar tek parti diktası olarak uygulandı. Evet! Amaç Müslüman halkların demokratlaştırılmasıydı. Lakin bir yol kazasına kurban gitmemek için bunun kontrol altında belli merhalelerle gerçekleştirilmesi gerekiyordu. M. Kemal’den sonra ipleri eline alan İnönü işi daha da sıkı tutuyordu. Halkın demokratlaşma adına ne kadar mesafe aldığını test etmek üzere birden çok parti aşamasına geçildi. Halkın aklına istenmeyen şeyler çağrıştırmaması için CHP’ye alternatif olarak kurdurulan partinin adı Demokrat Parti olmalıydı ve öyle de oldu. CHP’nin zulmünden canı yanan Müslümanlar yine aynı paradigmaya iman eden DP’nin ağına düştüler. İlk seçimle halkın yeni rejime olan tepkisi test edildi.

Herşeye rağmen yeni rejimi benimsemediğini göstermek için 14 Mayıs 1950’de sandığa giden halk, yeni rejimin kurucu partisini sandığa gömdü. Bunun üzerine, o güne kadar milletin başında çeşitli entrikalarla ve şiddetle durabilen CHP’nin müstekbirleri harekete geçti. Nitekim DP 27 Mayıs 1960 yılında bir askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılmış ve aynı yıl 29 Eylül’de kapatılmıştır. Bütün bunlara 12 Mart Muhtırasını, 12 Eylül 1980 İhtilalini, 28 Şubat post modern darbesini ve 27 Nisan 2009 muhtıra teşebbüsünü ve Balyoz, Sarıkız vb tasarlanıp ta gerçekleştirilemeyen darbeler de eklendiğinde, bugün İslam ülkelerine model olarak pazarlanan Türkiye demokrasisinin özgeçmişi ortaya koyulmuş olur.

Demokrasinin Müslüman’ın kanına girdiği tek ülke Türkiye değildir kuşkusuz. Nitekim Cezayir’de İslami Selamet Cephesi (FIS), Haziran 1990’da 8,5 milyon seçmenin yüzde 54'ünün oyunu alarak, büyük bir başarı eldeetti. 27 Aralık 1991 Ulusal Halk Meclisi’ni yenilemek için yapılan seçimlerin ilk turu FIS adaylarının kesin üstünlüğüyle noktalanınca ülkedeki laik güçler demokrasinin korunması için harekete geçtiler. Cumhurbaşkanı Şadli Bencedid Ocak 1992'de ikinci turdan birkaç gün önce devlet başkanlığından istifa etti. Ardından kurulan Yüksek Devlet Konseyi "anayasal darbe" olarak nitelendirilen bir girişimle, seçimleri iptal ederek yönetime el koydu. Yeni iktidar organı olarak bütün yetkiler Devlet Konseyi'nin elinde toplandı. Bunu FIS önderlerine yönelik geniş çaplı bir sindirme kampanyası izledi. Peşinden halkı hedef alan katliamlar cinayetler baş gösterdi.

Diğer İslam ülkeleri de kısaca değindiğimiz Türkiye ve Cezayir’den farklı değildir. İşte talan edilen Irak, kuzey-güney diye ikiye ayrılan Sudan, taş üzerinde taş kalmayan Afganistan, baharın uğradığı Tunus ve Müslümanların gözünü çevirdiği Suriye ve daha ismini sayamadığımız onlarca İslam ülkesi… Hepsi de bu melun demokrasi ideolojisinin kurbanı! Mü’minlerinin; “Demokrasi bir ideoloji değildir.” dediklerini duyar gibiyim. Hayatın her alanına, nefsani arzu ve istekleri egemen kılan, bunu teminat altına alan bir değerler sistemi kuran ve bunun dışında hiçbir değer sisteminin toplumsal hayata müdahalesine müsaade etmeyen demokrasi; kelimenin bütün gücüyle bir ideolojidir.

İşte I. Tahrir Meydanı kıyamının patlak vermesi aşamasında Müslümanların katıksız bir İslami yönetimde ısrar etmeyip sürüklendiği süreç, aynen Türkiye’nin girdabında hala sürüklenmekte olduğu sürecin ta kendisidir. Bugün sahabece fedakarlıklar sergileyen mücahid Suriye halkının zalim Esed’in kıyımına terk edilmesinin yegane sebebi demokrasiyi reddetmeleridir. Başta ABD olmak üzere Batı, Müslümanların demokrasiden vazgeçme teşebbüslerini, varlığına inmesi muhtemel en ağır darbe olarak algılamaktadır. Zira büyük küfür devletleri, başta İslam ülkeleri olmak üzere dünya halklarını sömürme garantisini veren tek rejimin demokrasi olduğunu çok iyi bilmektedirler.

Bu bağlamda sair ülkelerdeki halklar gibi Mısır halkının demokratlaştırılması için darbe dahil her türlü hile ve entrika onlar için meşrudur. Dün firavunların torunlarını diktatör olarak Mısırlı Müslümanların başına geçiren İngiliz uşakları, Müslümanlar tam da kurtulmaya azmetmişken, bu kez aynı ırkın ABD uzantıları demokrasi handikabıyla karşılarına dikilmektedirler. Müslümanların kendi amentüleriyle yönetme ve yönetilmeye kararlı görünmeleri onları çıldırtıyor. Bugün dünyanın dört bir yanında ve özellikle Suriye’de yükselen Hilafet naralarını duydukça kan beyinlerine sıçramaktadır. Hilafet çağrılarının Mısır halkında da yankı bulma ihtimali ABD ve AB’nin her cinayeti ve her türlü darbe ve katliamı, bir zaruriyet olarak algılamalarına yetmektedir.

Hiç sözü eğip bükmeye yeltenmeyelim! Hilafet’in ilgasından bu yana İslam ülkelerinde demokrasiyi yerleştirmeye yönelik sergilenmekte olan siyasi komplo ve entrikalar, darbenin demokrasi denkleminin esas unsurlarından biri olduğunu gün gibi ortaya koymaktadır.

Bu gerçekten yola çıkarak, başta kardeş Mısır halkı olmak üzere bütün dünya Müslümanlarına acizane şu çağrıda bulunmak istiyorum: Bu sahtekar düşünceden uzak durunuz! İslam’dan başkasına asla razı olmayınız ki; akan kanlarınızın Allah katında bir değeri olsun! Kayıp canlarınız şahitler ve şehitler olarak Allah’ın katına yükselsin!

 Allah’ın iman edip salih amel işleyen kullarına vaat ettiği Hilafet nizamına odaklanınız! Allah Rasulü’nün takip ettiği yol haritasına tabi olarak rahmet iklimini/Dar-ül Hilafeti kurmaya yürüyünüz! Unutmayınız ki Allah sizinle beraberdir.


 “Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Rasul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl 24)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz