ÂLİM DÜŞERSE ÂLEM DÜŞER

Abdullah İmamoğlu

“Âlim düşerse âlem düşer.” Bu söz âlimlerin toplum nazarındaki önemine dikkat çeken güzel bir Arap atasözüdür. Yine âlimlerin toplum üzerindeki etkisini anlatın manidar bir sözdür. Vakıada yeri olan, vakıada gördüklerimizle, yaşadıklarımızla daha da bir anlam kazanan ve ağırlığı olan bir sözdür bu söz. Asıl paylaşmak istediğim sözün ağırlığı ya da veciz oluşu değil, vakıada yaşanırlığı hissedilirliğidir. Bu makalemde kısaca âlimin düşmesiyle Müslümanların da düşeceklerinden, âlimlerin toplumu kanalize etmedeki etkisinden bahsetmeye çalışacağım inşallah. Muttaki âlimlerin vasıflarını ve konumlarını belirleyen Allah Azze ve Celle’dir. Allah Subhânehu ve Teâlâ âlimler hakkında şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ العُلَمَاءُ

Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan(hakkıyla) korkar.” [Fâtır 28]

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise âlimleri şu sözleriyle betimlemiştir:

العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ

Âlimler Enbiyâ’nın vârisleridir. [Ebû Dâvud ve Tirmizî, Ebû’d Derdâ Radıyallahu Anh kanalıyla tahriç ettiler.]

Allah katında âlimler, avamdan olanlara kıyasla farklıdır. Ki bu söylemimi destekleyen delilerden bazılarını yukarıda serdettim. İnkâr edilemez bir gerçek vardır ki o da âlimlerin toplum nazarında da değerli oluşlarıdır. Yani toplum âlime, avamdan bir Müslümana baktığı gibi bakmaz. Aynı kategoride değerlendirmez. Aslında yaşadığım bir diyalog meramımı anlatır nitelikte. İmamlık/hocalık yapan bir tanıdığım bana bir gün şöyle söylemişti; “İyi ki hoca olmuşum. Çünkü görev yaptığım köyde köylüler sadece iki kişiye değer vermekteler. Birisi okulun öğretmenine diğeri de köyün hocasına yani bana.” Vakıa bu, olması gereken de bu. Peki ya hocalar, âlimler Müslümanlara hakkıyla yol göstermiyorlarsa? Ya âlimler yanlışı doğrudan ayıran Furkan’ın hakiki temsilcileri olmuyorlarsa? Ya âlimler, Müslümanlara haramın yolunu açıyorlarsa? Ya âlimler, Müslümanları Cennet’e yaklaştıracak amelleri anlatıyor da kendileri amel etmiyorlarsa? Ya âlimler, toplumu Allah’ın haram kıldığı işleri yapmaya teşvik ediyor da harama vesile oluyorlarsa? Hâlbuki Allah âlimleri çok ulvi bir vazifeyle onurlandırmıştır. Dolaysıyla ümmet âlimlerden Cennet yolunu açmalarını ister. Müslümanlar âlimlerden hakkıyla yol göstermelerini beklerler. Ümmet âlimlerden liderlik bekler. Bu ümmet artık zalimlerin hasmı, mazlumların hamisi olan âlimlerin arkasında yürümek ister. Müslümanlar artık Batının değil İslam’ın aşığı âlimler görmek ister. Batılı kâfirlerin değil, Allah’ın istediği şekilde hükümler veren âlimler görmek ister. Müslümanlar dili Kur’an’la ıslanmış, fikriyatı ve zihniyeti İslam’la donanmış öncü âlimlere hasrettir. Bu Ümmet artık ilmiyle amil olmayan değil de “Kur’an’ın emrettikleriyle yaşayamayacaksam Kur’an hamilinin en bedbahtı olayım” diyen Salim ibn Ubey gibi ilmiyle amil olan âlimlere hasrettir. Kısacası İslam Ümmeti artık düştüğünde beraberinde Müslümanları da düşürmeyecek âlimler arzu etmektedir. Âlimler hakkında endişelerimi ve beklentilerimi birkaç cümleyle de olsa dile getirdim. Şimdi ise âlimin ehemmiyetini bir iki misal üzerinden anlatmak istiyorum.

“İmam-ı Azam Ebu Hanife bir gün yolda yürürken bir çocuğun çamura düştüğünü gördü. İmam-ı Azam ona ‘bundan sonra düşmemek için daha dikkatli ol’ dedi. Çocuk ardından İmam Ebu Hanife’nin tesiri altında kalacağı şu muhteşem cevabı verir: ‘Ey İmam! Benim düşmem çok mühim bir iş değildir. Tekrar ayağa kalkmam da kolaydır. Hem ben düştüğüm zaman yalnız başıma düşmüş olurum. Ancak senin düşmenle bütün âlem düşmüş olur. Sakın siz düşmeyin.’ İmam-ı Azam çocuğun bu sözleri üzerine ağladı. Çocuğun böyle ince fikir, akıllı ve zeki oluşuna hayret etti. Sonra da talebelerine dedi ki; karşınıza benim delilimden daha açık bir delil çıkarsa, benim tam anlayamadığım bir şeyi siz anlarsanız öylece amel ediniz. O zaman beni taklit etmekten vazgeçiniz.” İşte ibretlik bir rivayet. Kendisiyle birlikte tâbi olanları düşürme korkusu Ebu Hanife’nin bu açıklamayı yapmasına sebep olmuştur. Çocuğun vermiş olduğu cevap ise fazlasıyla manidar. Başka bir misal getirecek olursam. Öğrencisinden ayrılacak olan hoca, öğrencisinden dua ister. “Bizi de dualarından unutma” der öğrencisine.  Aldığı cevap şaşırtıcıdır: “Ben bugüne kadar kendime/kendim için dua etmedim ki hocam! Hep sizler için dua ettim.” Bu cevaba mukabil hoca merakını gizleyemez ve hemen sorar “Evlat kendin için değil de bizler için dua ediyor olman hangi sebeptendir?” Cevap manidar. Hem de ziyadesiyle manidar. “Hocam eğer siz sapıtırsanız bütün ümmet sapıtır da ondan.”

Âlimlerin toplumun üzerindeki etkisine ilişkin bu örnekleri verdikten sonra günümüzde âlimlerin durumuna değinmeye çalışalım. Tabii kastımız âlimleri karalamak değil. Âlimleri küçük görmek de değil. Aslında âlimlerin toplum üzerindeki etkisi ve ağırlığından hareketle söylediklerine, yaptıklarına ve verdikleri fetvalara azami derecede dikkat etmeleri gerektiğine vurgu yapmak istedim. Aksi takdirde toplumu yanlış yönlendirmiş olurlar ki bu arzulanan değildir Allah korusun. Daha iyi anlaşılsın diye birkaç örnekle zenginleştireyim. Canlı yayında hocaya ki bu hoca sıradan bir hoca değil çok tanınan ve unvanı(!) olan bir hoca/âlim. Şöyle bir soru yöneltildi kendisine; “Hocam iş yerinde namazları vaktinde eda edemiyorum. İş yerinde kılmaya vaktim olmuyor. Dolasıyla kılamadığım namazları evde kaza yapabilir miyim? Daha doğrusu namazlarımı kazaya bırakabilir miyim?” Soru bu. Hocanın canlı yayında verdiği cevap ise şöyle; “Eğer başka bir alternatifiniz yoksa yani siz bütün imkânlarınız sarf edip kılmak istemenize rağmen iş yerinde kılamıyorsanız kazaya bırakabilirsiniz.” Maalesef hoca yanlış cevap verdi. Soruya verilen cevabın yanlış olması ayrı problem, soran kişinin onunla amel etmek için sormuş olması ve dolayısıyla yanlış amel edecek olması ayrı bir problem. İşte tam da benim temas etmek istediğim nokta burasıdır. Hoca hükmü verirken daha keskin ve kararla hüküm vermeliyken, hükmü yuvarladı ve asla olmayacak bir hüküm verdi. Nihayetinde de kendisine güvenenin amelini zayi etti. Kısacası kendisi düştüğü gibi beraberindekini de düşürdü. İşte tam da anlatmak istediğim buydu. Sorduğumuz vakit niçin böyle bir yaklaşımda bulunulduğuna dair cevap çok kısa; “Toplum fitneye mi düşsün?”

Topluma ve toplumun alışa geldiğine aykırı bir amel işleyen kimsenin fitneci olmakla suçlandığını görürsünüz. Hâlbuki doğru olan bir kimsenin fitneci olup olmadığını deliller ışığında belirlemektir. Yani şer’î hükme muvafık hareket eden bir kişi, topluma aykırı iş yapsa da fitneci değildir. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de Ramazan ayında yaşanmaktadır. Astronomik hesaba itibar etmeyip hilalin görünmesini esas alan ve ona göre hareket edenler fitneci olarak yaftalanır. Dediğim gibi asıl olan şer’î hükümleri ölçü almaktır. Topluma aykırı olsa bile. (Burada üslupları belirlerken sosyolojik boyutun ve toplumsal algının ihmal edilmesi gerektiğini savunmuyorum). “Her ne kadar doğru olan hilalin gözetlenmesi ve rüyet hâsıl olduğunda oruca başlamak olsa da Ümmetin fitneye düşmesinden korumak için astronomik hesaba itibar etmek lazım.” şeklinde beyanatta bulunan âlimlerin varlığı da inkâr edilemez üzücü bir gerçektir.

Her ne kadar şimdi getireceğim örnek eski bir örnek olsa da mutabık düştüğü için paylaşmakta bir beis görmüyorum. Yıllar önce Türkiye’de itibar sahibi bir âlim/hoca köşe yazısında şu ifadelere yer vermişti; “Müslümanların başlarına bir halife seçmelerinin ve şer'î hükümlerin uygulanmasının hükmü nedir? Farz mı, vacip mi, yoksa sünnet mi? sorusuna cevap olarak derim ki; yapılan bir kamuoyu/toplumsal bir araştırmaya göre halkın büyük çoğunluğu (% 67,2) İslâmî bir devlet tarafından yani Şeriat tarafından yönetilmek istememektedir. Yani toplum şeriatla yönetilmek istememektedir. Dolayısıyla neyi istediğimize dikkat etmeliyiz. Diyelim ki, ülkemizde ve mevcut şartlarda İslâmî devlet düzeni isteyenler samimi bir kısım Müslümanlardır; peki bunlar neyi istediklerinin, bunu istemenin ne demek olduğunun ve bu isteğin gerçekleşme ihtimalinin, eğer bu mümkün değilse talebin getiri ve götürüsünün farkında mıdırlar, bu konular etrafında yeteri kadar düşünmüş müdürler?

Kısaca ortaya çıkan tablo şu; bu kişi kendisine Hilâfet’in hükmü hakkında yöneltilen soruya toplumsal kabulü ölçü alarak cevap vermiştir. Yani hüküm verirken ölçü toplumsal talepler olmuş, şer’î hükümler değil. Hâlbuki Hilâfet konusu şer’î hükümlerle alakalıdır. Bu konuda İslâm’ın bir emri varsa gerisi teferruattır. Peki, âlimler bu tür beyanatlarda bulunurlarsa Müslümanlar ne yapar? Bi’t tabi hocaların, âlimlerin söyledikleriyle amel etmiş olurlar. En nihayetinde âlimin ortaya koyduğu yanlış Müslümanları da yanlışa sürüklemektedir. Âlim sarsılınca Ümmet de böylelikle sarsılmış olur. Hocam şer’î hüküm ortadayken halen astronomik hesaba itibar ediyor olmanızı ne ile temellendiriyorsunuz sorusuna verilen cevap da yukarıdakinden çok farklı değildir. “Ümmeti fitneden korumak için.” Bilmiyorlar mı ki asıl fitne şer’î hükme muhalefet etmektir. Asıl fitne Allah’ın dininden uzaklaşmaktır. Belki de en önemlisi şer’î hükümleri uygulamada ölçü ümmetin nabız ya da kamuoyu değil bilakis Allah’ın o konuyla alakalı emridir. Belki buna en iyi getirilebilecek misal Hudeybiye antlaşmasında Rasulullah’ın ortaya koymuş olduğu tavırdır. Hiç kimseler bu antlaşmanın yapılmasını istemezken Rasulullah Allah’ın emrini uygulamada tereddüt dahi etmedi. Yoğun toplumsal baskıya rağmen verdiği cevap ziyadesiyle manidardır:

أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ، لَنْ أُخَالِفَ أَمْرَهُ، وَلَنْ يُضَيِّعَنِي

"Ben Allah'ın kulu ve O'nun Resulüyüm. Asla O'nun emrine muhalefet etmem ve O beni pişman etmez..." Görüldüğü üzere Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne pahasına olursa olsun Allah’ın emrini yerine getirmiş, Sahabeler her ne kadar -antlaşma maddelerine- gazaplandılar ise de O Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Rabbinin emrine muhalefet etmemiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Şârî tarafından yapılması emredilen konularda toplumsal kanaat ve istekler ölçü alınmaz. Çünkü Allah’ı razı etmenin yolu toplumu razı etmekten geçmiyor. Allah’ın memnuniyetini kazanmak ancak razı olduğu hükümleri hayata geçirmekle olur. Ama maalesef görüyoruz ki âlimler, hocalar “fitne olmasın” argümanın(!) ardına sığınıp birçok meselede Allah’ın hükmüne muhalefet etmekteler. Takınılması gereken tavır bu değildir. Olması gereken tüm dünyada yalnız kalsan da, yalnız yürüsen de Allah’ın istikametinde yürümektir.  Çünkü tekraren söylüyorum hoşnut edilmesi gereken birileri değil, bilakis Allah Azze ve Celle’dir. Ebu Bekir Radiyallahu Anh’ın Usame’nin ordusunu göndermekle alakalı takınmış olduğu tavır da aynı şekilde konunun anlaşılmasında güçlü bir öğretidir. Sahabelerin kahir ekseriyeti Usame’nin ordusunu sefere göndermemekle alakalı görüş beyan etmiş olsa da Rasulullah’ın emrini yerine getirmekte kararlı olan Ebu Bekir şunları söylemiştir; “Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, gökten düşüp parçalanmak, Peygamber’in göndermek istediği bir orduyu yolundan alıkoymaktan, (emrine muhalefet etmekten) bana daha sevimli gelir.”  Kim ne derse desin, kim nasıl tavır takınırsa takınsın asıl olan hakkı söylemek ve şer’î hükmün gereğini yapmaktır. Bu avamdan olan Müslümanın takınması gereken bir tavırken âlimlerin hakkı söylemeleri evla babındandır.

AbdulAziz el-Bedrî, 1963 senesinde Hac’dan döndüğünde AbdulKerim Kasım devrilmiş, onun yerine AbdusSelam Arif Devlet Başkanı olmuştur. AbdusSelam Arif; İslâm’ın bir kısmını alıp diğer kısmını bırakan, İslâm’la Sosyalizm’i birleştirmeye çalışan garip bir yönetim benimsedi. Şeyh, böyle bir uygulamanın hakla bâtılı birbirine karıştırmak olduğunu ve açıkça karşı çıkılması gerektiğini haykırmaya başladı. Hatta bir defasında Şeyh, Adile Hatun Camii’nde hutbe verirken (1964 veya 1966), AbdusSelam Arif; İçişleri Bakanı ve İstihbarat Şefi’yle beraber camiye girerler. Onların camiye girişini gören AbdulAziz el-Bedrî; hemen anlattığı konuyu bırakıp onlara yönelir ve şöyle der: “Dinle ey AbdusSelam! AbdulKerim Kasım’ı alaşağı eden bu halktır, sen değilsin! AbdulKerim’i alaşağı eden bu halk, bir gün AbdusSelam’ı da alaşağı eder! Ey AbdusSelam! Eğer sen, İslâm’a bir karış yaklaşırsan biz de sana bir kulaç yaklaşırız, sen bir kulaç yaklaşırsan biz sana bir arşın yaklaşırız.” Şeyh hutbesini bu şekilde devam ettirir ve ‘İslâm Şeriatı’ ile hükmedilmesi gerektiğini, İslâm’ın dışındaki bütün sistemlerin ‘cahiliye sistemleri’ olduğunu ve kesinlikle karşı çıkılması gerektiğini, Devlet Başkanı’nın Ümmet tarafından seçimle belirlenmesinin zorunlu olduğunu vurgular. Hutbe ve namazdan sonra Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler camiden çıkıp gidinceye kadar da yerinden kalkmaz.

Bu hutbe, o güne kadar gıyabi olarak atışan tarafların ilk defa yüz yüze geldiği bir andır. Şeyh AbdulAziz el-Bedrî bir İslâm âlimi olarak bir zalim karşısında hakkı söylemekten çekinmemiş ve o asil duruşundan taviz vermemiştir. Bu karşılaşmanın akabinde Cumhurbaşkanı hemen Şeyh’in hitabetten ve tedrisattan alıkonulup evinde mecburi ikamete tâbi tutulmasını emreder. (Âlimler ve Yöneticiler Arasında İslâm/ KöklüDeğişim yayınları)

Âlim düşmemeli ki Ümmet de düşmesin. Âlim dik durmalı ki Ümmet de dik dursun. Âlim her daim hakkı söylemeli ki Ümmet de hakkı söylesin. Muttaki âlim Ahmed ibn Hanbel’in dediği gibi “Âlim takiyyeye icâbet edecek olursa, cahil de zaten cahil ise hak ne zaman açığa çıkar?” 


Yorumlar

  1. Mehmet Dündar

    Allah razı olsun muhterem Abdullah hocam Rabbim sayılarınızı arttırsın.

Yorum Yaz