EL-KAİDE -DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI-

Mahmut Kar

Zayıflamış da olsa 20. yüzyılın başında ümmetin otoritesini temsil eden Hilafet'in kaldırılması ile birlikte, İslam dünyası o güne kadar yokluğunu ciddi anlamda hissetmediği ve dolayısıyla hiç tecrübe edinmediği bir konu ile karşı karşıya kalmıştı. Devletin yani otoritenin yıkılması şaşkınlığı Müslümanlarda derin bir sarsıntı oluşturdu. Sanki bu çöküntü gerçek değilmiş, Müslümanlar biraz sonra uykudan uyanacaklar ve bu kâbus dolu rüya son bulacakmış gibi belirli bir süre beklediler. Bu sarsıntıyı atlatan Müslümanlar hemen toparlanıp çalışmaya başladılar ve yeniden bir kalkınma hamlesi başlatmak için hareketler, kitleler ve cemaatler kurdular.

Asrı Saadetten Osmanlı Hilafet Devletinin yıkılması sürecine kadarki 13 asırlık bu uzun dönemde, İslami otorite varlığını hiç kaybetmediği için bu süreçte oluşturulmuş ictihadi kültürel birikim maalesef Müslümanların yolunu aydınlatan cinsten değildi. Çünkü İslam alimleri hiç bir dönemde İslami yönetimin yok olacağını ve İslami Devletin yıkılıp otoritenin gayri İslami otoriteye dönüşeceğini tasavvur edemediler. Bu sebeple de yeniden İslami hayatın başlaması için otoritenin ikame edilmesinin yolunun ne olduğu veya ne olacağı konusunda bir gayret de ortaya koymadılar. Bu durum gayet doğaldı aslında. Çünkü Müslümanlar İslami Hilafet'in yıkılabileceğini hiç düşünmediler bile. Yine Müslüman alimler de bu inanç ve güven atmosferindeydiler. Ayrıca vakıası olmayan bir mesele üzerine kafa yormak içtihat esaslarına aykırıydı zaten.

İslami Kitleleşme Ruhu

Hilafet'in kaldırılması sonrasında kurulan İslami hareket, kitle ve cemaatler yeniden ihya ve irşad çalışmaları ile ciddi anlamda ilerlemeler kaydettiler. O kadar çok İslami hareket kuruldu, çalıştı, bölündü, yok oldu ve sonra yeniden bir daha kuruldu ki, hiç bir din ve ideoloji bu ruhta bir kitleleşme arzusuna tarih boyunca sahip olmadı ve İslam dışında hiçbirinde böyle bir kitleleşme ruhuna rastlanılmadı.

Kitleleşme ruhu çok kuvvetliydi lakin başarı ve zafer bir türlü gelmiyordu. Buna mukabil küfür İslam dünyası üzerindeki sömürüsünde daha azgın ve daha saldırganlaşıyordu.  Zor bir süreç yaşanıyordu ve dakik bir fikri ve metodolojik konsept belirlenemediği için yeniden ihya ve irşad fikri üzerine kurulu bu kitleler eylemsel değişiklikler yaşamaya başlıyordu. Genel fikri ve siyasi esaslar üzerine kurulu bu hareketler belirli bir süreç sonrasında kendilerine ait silahlı kollar ve yapılar oluşturuyorlardı. İslam dünyasının o gün içinde bulunduğu siyasi vakıa, bu hareketleri resmen teslim alıyor ve vakıanın cinsinden bir çalışmaya mahkum ediyordu.

Kafir veya diktatör hain devletlerin kitle ve cemaatlere karşı şiddete başvurması karşısında Seyyid Kutup gibi bazı önderler, zamanı geldiğinde kendi terimleriyle “küfürle” karşı karşıya gelmenin kaçınılmaz olduğunu, bu sebeple cemaatlerin “cihad” için hazırlık yapması, uzun vadeli projeler hazırlaması ve üyelerini buna motive etmesi gerektiğini ileri sürebiliyorlardı.

Zamanla davet hareketleri silahlı mücadeleye girişiyor, silahlı mücadeleyi benimsemeyen hareketler ise mensupları tarafından ağır davranmakla suçlanıyordu. İslam ümmeti üzerindeki eza ve cefa o kadar büyüktü ki, Müslümanların genelinde Allah Subhânehu ve Teâlâ 'nın vaadine olan imanda ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in metodunun takip edilmesiyle ulaşılacak o ulvi müjdeye güvende zafiyetler oluşuyordu. Yani Müslümanlarda ciddi bir sabırsızlık baş göstermişti. Öyle ki bu tür kitle ve hareketler aynen İkinci Akabe  biatinde bulunanların Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'den talep ettikleri ve Allah Rasul'ü nün yasakladığı işe kalkışıyorlardı. İkinci Akabe biatine katılanlar Mina halkına kılıçla karşı koymak için Rasullullah'tan izin istediklerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle cevap vermişti: "Henüz bununla emrolunmadık." Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ bu hususu şu ayette açıklamaktadır:


"Senden önce de bir çok Rasulleri yalanladılar. Ve Onlar yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine karşı sabrettiler..." (En'am 34)

İşte ümmetin içinde bulunduğu duruma ve  kalkınma metoduna ilişkin doğru esaslar tespit edilemediği için, ıslah, ihya ve irşad çalışması üzerine kalkınma hamlesi başlatan bu hareketler, ya kendilerine bağlı silahlı kollar oluşturup farklı bir mücadeleye koyuluyorlar, yada İslami hareketlerden ayrılan gruplar silahlı mücadeleyi benimseyen yeni bir çalışma başlatıyorlardı. Bu silahlı hareketlerin başında Mısır’da Cihad Cemaati, Cezayir’de Davet ve Cihad Hareketi, Libya’da Cemaatul Mukatele, Suriye’de Said Havva’nın başında bulunduğu İslami Cephe, Filistin’de Hamas, İslami Cihat ve daha birçok hareket gelmekteydi. Bu hareketler ya Kutsal Mescid- Aksa topraklarını işgal eden Yahudi varlığına karşı mücadeleye girişmiş, yada çoğunlukla ülkelerindeki diktatör rejimlerle hesaplaşma yoluna girmiş ancak genelde başarısız olmuşlardı.

el-Kaide'nin Oluşum Süreci

Soğuk savaş sürecinin yaşandığı 1970li yılların sonuna doğru Sovyet Rusya Afganistan'a saldırınca İslam coğrafyasından Afganistan'a müthiş bir mücahit akışı gerçekleşti. Aslında burada bir şey ortaya apaçık çıkmış oluyordu: İslam'ın en kıymetli amellerinden biri olan cihada olan bağlılık ve şahadet arzusunun Müslümanlar da ne derece güçlü olduğu görülüyordu. Bir İslam beldesi kafir bir devlet tarafından işgal edildiğinde, küfür güçlerinin o topraklardan defedilmesi için öncelikle o beldedeki Müslümanlar üzerine farz olan cihada sadece Afgan mücahitleri değil, onlarca farklı İslam beldesinden binlerce Müslüman mücahit koşuyordu.

Gelelim makalemizin ana konusu olan el-Kaide'nin buraya kadar anlattıklarımız ile olan ilişkisine: Önce Afganistan, sonra Bosna ve Çeçenistan daha sonra Irak'ta küfür işgaline karşı cihada koşan mücahitlerden oluşan bu grupların kendilerini isnat ettikleri cihadi birlikteliğin ve yapının adıdır el-Kaide... Afganistan cihadına kadar dağınık farklı grup ve yapılar üzerinde yürüyen bu cihadi birliktelik, organik ve kitlesel bir bağ ile birbirine bağlı olmasa da el-Kaide çatısı altında toplanmış oluyordu. Bugün baktığımızda dünyanın herhangi bir yerinde cihad üzere hareket eden irili ufaklı hangi grup varsa bunlar kendilerini el-Kaide'ye isnat ederler ve ona bağlılıklarını açıklarlar. Hatta en yakın kendi çevrenizde tanığınız bildiğiniz Müslüman kardeşlerinizden bir kişiyi cihada davet eder ve bu yönde bir propaganda yürütür halde görürsünüz. Hal bu ki aslında bu Müslüman kardeşimizin el-Kaide ile organik herhangi hiç bir bağıda bulunmamaktadır.

İşte burada önemli olan güzel bir şey var ki o da şudur: Her ne kadar küfür devletleri el-Kaide ismi üzerinden İslam ve Müslümanları terörist olarak yaftalasa da ve küfre hizmet eden Müslüman beldelerin işbirlikçi yönetimleri Müslümanları el-Kaide ismi üzerinden fişleyip mahpus etse de, bugün el-Kaide denildiğinde Müslümanların aklına cihad geliyor. Her ne kadar kendini el-Kaide'ye bağlı gören cihadi grupların bu güne kadar ki cihadi amellerinde muhasebe edeceğimiz ve ciddi anlamda eleştireceğimiz hatalı noktalar varsa dahi, el-Kaide'nin Küfür tarafından işgal edilmiş beldelerden küfrü defetmek için cihad eden bir yapı olduğu bilinir bir gerçektir.

Şimdi kısada olsa sahip olduğumuz bu malumatı verdikten sonra El-Kaide'nin dünü hakkında bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

el-Kaide'nin Dünü (Cihadi Amelin Benimsenmesini Gerektiren Durum)

El-Kaide'nin dününü değerlendirirken 11 Eylül saldırılarının el-Kaide mi yoksa başkaları tarafından mı yapılıp yapılmadığını ele almayacağız. Bunu çok önemli görmüyor ve tartışmaya açılmasını da mantıklı bulmuyorum. Yine ABD’ye karşı saldırı mahiyetinde gerçekleştirilen 1998 Nairobi ve Darusselam’daki ABD elçiliklerinin havaya uçurulmasında ölenler içerisinde siviller var mıydı yok muydu bunu da tartışmıyorum. Hakeza yakın zamanda Kenya'da bir alışveriş merkezine yapılan saldırıda ölen masum sivillerin niçin öldürüldüğünü de sorgulamıyorum. Çünkü bu konular ile ilgili meselelerin hükmü İslam hukukunda apaçık yer almaktadır. Her ne olursa olsun, bırakın herhangi bir mekân veya kuruma saldırı mahiyeti taşıyan eylem gerçekleştirmeyi ve buradaki sivillerin ölümüne neden olmayı, farz olan açık savaş ortamında (meydanında) dahi Müslümanlar ile savaşmayan sivillere dokunulmamasını İslam emrediyor. Bu konuda el-Kaide lideri Dr. Eymen ez-Zevahiri'nin yaptığı önemli açıklamalardan bazı alıntıları makalemin ileri ki kısmında sizlerle paylaşacağım.

El-Kaide'nin dününe dair burada söyleyeceğimiz bir şey var ki oda şudur: El-Kaide İslam coğrafyasında küfür devletleri tarafından işgal edilen ve sömürülen topraklardan küfrün askerlerini ve işbirlikçilerini def etmek için cihad eden grupların oluşturduğu yapıdır. Dikkat ederseniz buradan şunu çıkarabilirsiniz: el-Kaide İslami Devlet veya Hilafet Devletini kurmak için cihad etmiyor. Ya da başka bir ifade ile cihadı İslami Devleti kurma gayesine binaen yapmıyor. Çünkü İslami Devletin/Hilafet Devleti'nin kurulmasının bir yolu ve metodu vardır. Nasıl ki küfür askerlerinin İslam topraklarından çıkarılmasının bir yolu ve metodu varsa İslami Devlet'in kurulmasının da açık ve sarih bir yolu vardır.

O halde bu iki yolun (İslam Devleti'nin kurulma yolu ve Küfür askerlerinin İslam topraklarından defedilme yolu) ne olduğunu bizlere beyan eden delillere müracaat edilmelidir. Bu deliller ise şer-i delillerdir.

Önce İslami Devletin kurulması meselesini ele alalım. ister Mekke'de isterse Medine'de inmiş olsunlar bir bütünde delillerin tamamına ve nerede geçtiklerine bakılır, sonra da benimsenen usule göre onlardan şer-i hüküm çıkarılır. Dikkatle incelediğimizde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in İslami Devletin kurulmasına ilişkin delilleri, Mekke'yi Mükerreme'deki Siretinde açıkladığını görüyoruz. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslam'a gizli çağırdı, sabırlı müminlerden oluşan kitlesini kurdu. Sonra kitlesini Mekke'de panayırlarda açığa vurdu. Daha sonra da güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etti. Nihayet Allah Subhânehu ve Teâlâ ona Ensarı gönderdi, o da Medine'ye hicret edip orada devleti kurdu. İşte bunlar, devletin kurulmasına ait delillerdir. Bunlardan başka delil yoktur. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Siretinde bunu doyurucu şekilde bizlere açıkladı. Bunlar yeterince bağlayıcıdır.

Devletin kurulması bir mesele, cihad apayrı bir meseledir. Dediğimiz gibi devletin kurulmasına yönelik deliller, kaynağından alınır, cihadın delilleri de kendi kaynağından alınır. Biri diğerinden farklıdır. Birbirine bağlı değildir. Bu yüzden Hilafet Devleti olmadığı için cihat terk edilmez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

   

"Cihat, Allah Azze ve Celle'nin beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusu deccal ile savaşasıya kadar yürürlüktedir. Zalimin zulmü ve âdilin adaleti onu iptal edemez." [el-Beyhâkî]

Dolayısıyla ister Hilafet olsun isterse olmasın cihat, şer-i hükümlere göre devam edecektir. Dikkat ederseniz bu söylediğimiz çok önemlidir. Cihat herhangi bir vakıa veya keyfi duruma göre değil, şer-i hükümlere göre yapılır. Şer-i hüküm bir Müslüman beldenin topraklarının küfür otoritesi ve askerlerinin işgalinden temizlenmesi için cihadı farz kılıyor. Şer-i hüküm bu cihadın yapılması için Hilafet Devletinin varlığını şart koşmuyor. Önce O beldenin tüm halkına sonra yeterli olmazsa en yakın beldeden Müslümanlara bunu farz kılıyor.

Aynı şekilde şer-i hüküm İslami davetin Dar-ul İslam olmayan beldelere taşınmasını ve bu beldelerin İslamlaşarak emanının İslam otoritesi altına alınmasını da farz kılıyor. Bunun yolunu ise cihad olarak belirliyor. Bu cihadın yapılması için ise İslami otorite yani İslam Devleti'nin varlığını şart koşuyor. Çünkü bu davet çalışmasını ancak devlet yapabilir. Bunun bu şekilde olduğunu da biz yine şer-i delillerden öğreniyoruz. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in İslami Davetin taşınması ve maddi engellerin kaldırılması için küfürle savaş yapılmasına ilişkin delilleri, Medine-i Münevvere'deki Siretinde açıkladığını görüyoruz. Cihat ayetlerinin Medine-i Münevvere'de gelmiş olması ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in cihadı bizzat Medine'de Devlet kurulur kurulmaz uygulamaya sokmuş olması bunun apaçık delilidir. Dolayısıyla Şer-i hüküm İslam Devleti olmadığı müddetçe bu cihadın yapılmasını haram kılar. Yani İslami davetin yapılması için maddi engellerin ortadan kaldırılması şeklinde yapılacak cihat (sefer) devletin davet metodudur. Cemaat ve fertlerin değil.

Aynı şekilde cihat hükümlerinin iptal olması nedeniyle Hilafetin kurulmasına yönelik çalışma terk edilemez. Hilafet için çalışma, kurulana kadar devam edecek bir çalışmadır. Çünkü gücü yeten Müslümanlara, boyunlarında Halife'ye biat halkasının olmaması haramdır. Müslim, Abdullah ibn Ömer'den Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'i şöyle derken işittim dediğini rivayet etti:


"Kim itaatten elini çekerse, Kıyamet Gününde lehine hiç bir delil bulunmaksızın Allah'ın huzuruna çıkacaktır. Kim de boynunda biat olmadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölür."

Buna göre cihat ve kurulana kadar Hilafet için çalışmak devam edecektir. Biri diğerine bağlı değildir. İkisi de ayrı ayrı meseledir. Her bir meselenin şer-i delilleri araştırılır ve benimsenen usule göre meseleye yönelik özel şer-i hüküm çıkarılır.

el-Kaide'nin Bugünü (Suriye Devrimindeki Rolü)

Tekrar konumuza dönecek olursak şunu açık bir şekilde söyleyebiliriz: el-Kaide çatısı ve ismi altında toplanan gruplar, cihadı İslam Devleti'ni kurmak için başlatmadılar. Ve bugünde cihadı İslam Devleti'nin kurulması için bir metod olarak yapmıyorlar. Afganistan ve Irak cihatları sonrasında kazanılmış büyük bir başarı vardı. Lakin İdeolojik devlet temeli üzerine kurulu olmayan emirlikler ve siyasi basiretsizlik sebebi ile bu süreçlerde yaşanan olumsuzluklar bu başarıyı yani zaferi fitne ve tefrika ile hezimete dönüştürdü. Çünkü küfrün İslam ümmetini oyalamada kullandığı tefrikayı ortadan kaldıracak ideolojik devlet otoritesi yani ideolojik bir devlet olan İslam Devleti, hali hazırda kurulmuş değildi. İşte yaşanan bu süreç bugün için önemli bir tecrübe olmuş oldu. el-Kaide'nin bugününü ve aslında Suriye'deki varlığı üzerinden Nusret Cephesini değerlendirdiğimizde işte bunu görebilmekteyiz.

2010'da ilk Tunus'ta başlayan ve Arap baharı olarak isimlendirilen İslami kalkışma Mısır, Yemen ve Libya'ya uğradıktan sonra 2011 Mart ayında kendini Suriye topraklarında gösterdi. Suriye'de halk 40 yıllık Baas diktatörlüğüne karşı başkaldırmış ve bu başkaldırı sonrasında rejimin şiddet ve baskısı ile karşılaşmıştı. Tüm dünya Suriye'de bu baharın tutmayacağını ve kıyam ruhunun söneceğini düşünürken İslami kıyam en güçlü damarları ile adeta Suriye'de rejime meydan okuyordu. Rejimin bu meydan okumaya karşı cevabı sert ve canice olunca Müslümanların can, mal, namus, izzet ve şerefleri tehdit altına girdi. Müslümanlar da bu korunması farz olan değerleri korumak için rejime silahla mukabelede bulundular ve silahlı direnişi başlattılar. İşte Suriye halkının bu cesur direnişine İslam coğrafyasından da destekler gelmeye başladı. İslam coğrafyasında cihad hareketleri olarak bilinen gruplardan mücahitler Suriye'ye koşarak bu direnişe ortak oldular.

Nusret Cephesi esasta Suriyeli mücahitlerin ve halktan insanlarında katılımı ile kısa süre içerisinde isminden söz ettiren ve önemli başarılara imza atan bir grup. ABD'nin Irak'ı işgal etmesi sürecinde el-Kaide'ye bağlı olarak Irak İslam Devleti İsmi ile çalışan cihadi grubun Şam beldesinden olan mücahitlerinin Suriye'ye gelip direnişe destek vermesi Nusret Cephesini doğal olarak ortaya çıkarmıştır. Suriye'de halk ile iç içe, halkın gücü ve desteğini alarak direnişe katılan diğer büyük, küçük tüm gruplar Baas rejimine karşı çok önemli başarılar elde etmişlerdi. Rejime karşı elde edilen bu başarıda, nusret cephesinin çok önemli bir rolü vardı. Öyle ki Suriye'de halk ile Nusret Cephesi ve diğer samimi gruplar arasında çok sıcak ve güçlü bir bağ kurulmaya başlamıştı. Katil rejim katliamlarına hiç ara vermeden devam etmesine ve çoluk çocuk demeden Müslümanları katletmesine rağmen kent meydanları ve camiler, devrime inanmış Müslümanların yürekleri ile dolup taşıyordu.

ABD bir taraftan bu devrimi demokrat gruplar üzerinden çalmaya çalışıyor, Türkiye üzerinden kirli planlar kurarak ve içerideki gruplar üzerlerinde baskı oluşturarak Suriye halkını geçiş sürecine razı etmeye çalışıyordu. Diğer taraftan ise rejime desteğini açık bir şekilde sağlayarak katliamlarına ortak oluyor ve sürecin kendi menfaati için uzamasından yana siyaset geliştiriyordu. İşte Suriye'de tüm bu ve bunun gibi kirli ve hain planlar halk ve grupların basiretli bakışı sayesinde bozuluyor rejimin düşmesi an be an bekleniyordu.

ABD önce tümden muhalefet olarak gördüğü ve güya sözde desteklediği bu gruplardan bazılarını terör listesine almaya başladı. Bu listenin başında Nusret Cephesi ilk sırayı aldı. İşte ne olduysa bu dönemde oldu. 2013 mart ayı içerisinde Irak İslam Devleti grubu komutanı olarak bilinen Ebu Bekir el-Bağdadi'nin  Nusra Cephesi'nin Irak El Kaidesi'nin bir uzantısı olduğunu açıklaması, iki örgütün birleşip isimlerini "Irak ve Şam İslam Devleti" şeklinde değiştireceklerini ifade etmesi herkes için büyük bir sürpriz oldu.

Aslında El Kaide'nin bir kolu olarak bilinen Irak İslam Devleti grubu orijinalliğini kaybetmiş bir harekettir. O dönemde Irak'ta bulunan ve bölgenin en güçlü silahlı grubu olan Irak İslam devleti, arada sırada yaptığı başarısız bombalı eylemler dışında bir faaliyet sergilememekteydi. Bilindiği üzere Irak El Kaidesi Amerikan işgaline karşı büyük bir direniş sergilemişti. Ebu Musab Zerkavi liderliğindeki "Tevhid ve Cihad Grubu" el Kaide'ye katılmış, daha sonra ismini Irak İslam devleti olarak değiştirmiş ve Amerikan işgalcilerine karşı aktif rol oynamıştı. Ebu Musab Zerkavi'nin şehit edilmesinden sonra bu grubun ABD'nin işgal politikasını sarsacak ciddi başarıları olmadı. Tabi ki burada tüm sorumluluğu grubun genç üyelerine yüklemek haksızlık olacaktır. Grubun siyasi arenadaki sözcüleri de bu kaderi hazırlayanların başında gelmektedir. Irak'ta başta El Kaide olmak üzere direniş gösteren tüm hareketler, şu ana kadar elde ettikleri başarıdan daha ileri bir başarı elde edebilirlerdi. Ancak mücadele stratejisinde ABD kuvvetleri ile olan mücadele yerine, bölgedeki aşiretler, siyasi temsilciler ve diğer fraklı grupları hedef alan eylem stratejisi kullanılmaya başlayınca ve bu eylemlerde masum sivillerin ölmesi normal karşılanınca Irak İslam Devleti grubu tüm gücünü kaybetti. Çünkü Müslüman Irak halkı ile olan bağını kopardı ve halk desteği tamamen çekildi. Dolayısıyla bu süreçte Irak'ta ABD'nin işgal ve sömürü politikasına karşı, halkı arkasına alarak bir karşı duruş ve alternatif çözüm üretilemediği için Irak İran'ın ellerinde bir rehin olarak kaldı. ABD Irak'ta azılı düşmanı diye gördüğü İran ile ittifak kurarak bataklıktan kendini kurtarabildi.

Suriye'de durum tamda bunun tersi iken, yerli yada yabancı direniş grupları ile halk arasında ciddi bir insicam uyum sağlanmış iken bu yılın mart ayında Irak İslam Devleti'nin Nusret Cephesini kendisine bağlı bir grup olarak göstermesi bütün dengeleri bozdu diyebiliriz.

Haftalar sonra yani 2013 Nisan ayı başlarında Nusret Cephesi komutanı Muhammed Fatih el Cevlani'nin, el-Bağdadi'nin Nusret Cephesi ile Irak İslam Devleti'nin "Irak ve Şam İslam Devleti" ismi altında birleştiğine dair açıklamasına cevabı aslında çok net ve açıklayıcı cinstendi. Muhammed Fatih el Cevlani'nin açıklaması içerisindeki bazı önemli noktaları sizlerle buradan paylaşmakta fayda görüyorum.

Cevlani konuşmasına başlarken "Biz Irak cihadının uğradığı ağır evreleri tafsilatlarıyla bildik ve oradan kazandığımız tecrübelerden Şam topraklarında müminlerin kalplerini ferahlatan Nusret Cephesini kurduk" ifadesini kullanıyor. Daha sonra Irak'ta kaldıkları süre içerisinde Iraklı mücahitlerden gördükleri cömertlik, hayır ve kerem için güzel bir vefa örneği sergiliyor. Burada üzerine vurgu yaparak bir ifade kullanıyor ve şöyle diyor: "İslam bayrağının Irak topraklarında dalgalanmasını görmeden oradan çıkmak istemezdim." Cevlani'nin bu vurgusu gerçekten bir şeyi ortaya koyuyor. ABD İşgaline karşı Irak'ta başlatılan cihadın sonrasında Irak'ta bir İslam Devleti'nin kurulamadığını, kurulan emirliklerin İdeolojik anlamda İslam Devleti'ni temsil edecek bir güç ve siyasette olmadığını ve aslında dolayısıyla Irak İslam Devleti diye bir varlığın aslında muhal olduğunu ortaya koymuş oluyor. Bu ifade Irak cihadında yaşananların bir muhasebesi niteliği taşımakla beraber Suriye'de gördükleri ve yaşadıkları ile mukayese edildiğinde Suriye'nin farkını da ortaya koymuş oluyor.

Daha sonra konuşmasının son bölümünde Cevlani, el-Kaide'nin genel emiri olan Eymen ez-Zevahiri'ye cihat üzerine biat ettiğini ifade ediyor ve Iraklı mücahitlerle övünmesine rağmen Nusret Cephesi sancağının olduğu gibi kalacağını ve değişmeyeceğini vurguluyor. Burada Nusret Cephesi'nin Eymen ez-Zevahiri'ye olan biatinin cihat üzere olduğunun vurgusu da çok önem taşımaktadır. Bu hali hazırda müminlerin emiri olarak  kendisine her şey üzerine biat edilecek bir yöneticinin (halifenin) yokluğunu göstermektedir aslında.

Bu gelişmelerden sonra 2013 Mayıs ayında Eymen ez-Zevahiri her iki grubun arasındaki bu ihtilaf ve ayrılığı kaldırmak için üçüncü bir kişiyi (Ebu Halid es-Suri) görevlendiriyor ve bir mektup yayınlıyor. Eymen ez-Zevahiri bu mektupta özetle şu iki tespiti ortaya koyuyor: "Şeyh Ebu Bekir el-Bağdadi, Irak-Şam İslam Devleti'ni bize sormadan, danışmadan hatta haber vermeden ilan ederek yanlış yaptı. Şeyh Ebu Muhammed el-Cevlani bize sormadan, danışmadan ve haber vermeden Irak-Şam İslam Devleti'ni reddederek ve el-Kaide'yle bağlantısını açık ederek yanlış yaptı."

Eymen ez-Zevahiri'nin bu uyarı özelliği taşıyan ifadesinden biri tespit diğeri yorum olmak üzere iki şey çıkarabiliriz. Birincisi bir tespittir ve oda şudur: Her iki komutanın yaptıkları açıklamalarını el-Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri'ye sormadan ve danışmadan yapmış olmaları el-Kaide için organik anlamda kitlesel çalışma açısından çok önemli bir sorun demektir. İkincisi ise bizim açımızdan yorum niteliği taşıyor ki oda şudur: Eymen ez-Zevahiri'nin hem birleşme açıklamasından dolayı el-Bağdadi'ye yaptığı, hem de Cevlani'ye el-Kaide'ye olan bağlılığını deklare etmesinden dolayı gönderdiği uyarı, ez-Zevahiri'nin Suriye'deki siyasi süreci daha uyanık bir siyasi basiret ile takip ettiğini ortaya koymaktadır.

Eymen ez-Zevahiri mektubunun son bölümünde şu kararları açıklayarak her iki tarafın fitneden uzak durmasını nasihat ediyor: 1) Irak-Şam İslam Devleti iptal oldu ve çalışma Irak İslam Devleti adı altında devam ediyor. 2) Nusret Cephesi el-Kaide Cemaati için ayrı bir oluşumdur, genel komutanlığa tabidir.3) Irak İslam Devleti'nin sahası Irak'tır. 4) Nusret Cephesi'nin sahası Suriye'dir.

Irak İslam Devleti grubu komutanı Ebu Bekir el-Bağdadi, Eymen ez-Zevahiri'nin bu mektubu sonrasında yeni bir açıklama yayınlayarak ez-Zevahiri'nin bu uyarı ve kararlarına uymayacağını ve Irak Şam İslam Devleti ismi ile Suriye'de çalışmaya devam edeceğini açıkladı ve bundan sonra Suriye'de Nusret Cephesi olarak bilinen grup ikiye bölündü. Eymen ez-Zevahiri'nin bu bölünmeden sonra yaptığı ikinci bir uyarı mektubu olsa da bu mektup ta bölünmeyi engelleyemedi. Nusret Cephesi ez-Zevahiri'ye cihat üzere biatini açıklayarak direnişe devam etti. Yoğunluğu Iraklı mücahitlerden oluşan büyük bir grup ise Irak Ve Şam İslam Devleti ismi ile çalışmaya başladı.

el-Kaide'nin Yarını (Suriye İslam Devriminde Alabileceği Rol)

Şimdi son olarak el-Kaide'nin yarını yani geleceğine ilişkin bir değerlendirme yapmaya çalışalım. Bu değerlendirme için ben Eymen ez-Zevahiri'nin son yaptığı açıklamalardan bazı alıntıları sizlerle paylaşmak ve bunun üzerinden bir nihayete varmak istiyorum.

Bilindiği üzere Suriye devrimi üzerinde bazıları spekülasyon, bazıları ise gerçek olan haberler yayınlanıyor ve bu haberler üzerinden Suriye'de bir iç savaş gündemi oluşturulmaya çalışılıyor. Direniş gruplarının stratejik açıdan bölgesel hakimiyet kurma amaçlı birbirileri ile olan bazı çatışmalarının olduğu ve yine bazı grupların kontrol altına aldığı bölgelerde oluşturulan mahkemeler üzerinden veya direkt kararlar alarak infazlar gerçekleştirdiği yayınlanıyor. Bu Suriye devriminin geneline sirayet etmiş bir durum olmasa da bu tür bölgesel uygulamalar doğal olarak rejimin ve rejimi destekleyen ABD, Rusya ve diğerlerinin elindeki argümanları kuvvetlendiren bir faktör haline geliyor. Öyle ki başından beri Suriye devriminde muhalefetten yana tavır aldığını söyleyen Türkiye'de bile yetkili ağızlar Suriye'de başka bir tehdit algılamasından bahsediyorlar. Buda demokratik Suriye planına sıcak bakmayan, bu planı kabul etmeyen ve İslam Devleti için devrime nusret sağlamaya çalışan İslami gruplardan başkası değil. Dolayısıyla ABD ve bölgesel diğer faktörler Suriye'de İslami anlamda problem teşkil eden belirli lokal uygulamaları el-Kaide ismi üzerinden genelleştirerek siyasi kampanya başlatıyor. Zevahiri bu tehlikeyi öngörmüş olmalı ki son iki resmi açıklamasında çok önemli noktalara vurgular yaparak Suriye'de direnişe katılan gruplara çağrıda bulundu.

İlk açıklama savaş hukukuna ilişkin gerçekten önem arz eden bir açıklama özelliği taşımaktadır. Eymen ez-Zevahiri dünyanın farklı bölgelerinden kendisine bağlı gruplara kendileriyle savaşmadıkları sürece Şii, İsmaili, Kadiyani ve benzeri gruplarla savaşmamalarını, saldırılarında onları hedef almamalarını isteyen bir bildiri yayınladı. Zevahiri, cami, ibadet yeri ve dini merasimlerin hedef alınması sapkınlığını da eleştirdi. Zevahiri, Müslüman ülkelerdeki gayri müslimlere karşı nasıl bir tavır içinde olunması ve nasıl bir uygulamaya gidilmesi hakkında da  bir açıklamada bulundu ve şöyle dedi: “Müslüman topraklarında yaşayan Hıristiyan, Sih ve Hindu topluluklarına karışmaktan kaçının. Eğer hadlerini aşarlarsa buna mukabil haddi aşmaları ile orantılı bir cevap yeterli olacaktır. Bu ise küresel küfrün başı Amerika ile mücadele ettiğimiz ve kendileri ile (Hıristiyan, Sih ve Hindu vb.) bir savaş başlatmak istemediğimiz, inşallah yakın gelecekte İslam devleti kurulunca kendileri ile barış içinde yaşamayı arzu ettiğimizi ifade eden bir açıklama ile birlikte yapılmalıdır.”

Zevahiri bir ay öncesine kadar yaptığı son açıklamasında ise ümmet, İslami Devlet ve birlik çağrısında bulundu. Açıklamasında, Suriye devriminin bir İslam Devleti ile neticelenmesini beklediklerini ve bunu hedeflediklerini ifade ederek bu şekilde bölgede bir asır önce İngiltere ve Fransa tarafından hayata geçirilen fasid düzenin sona ereceğini ifade ediyor. Bu yolla Hilafetin ihyasının mümkün olacağını, yine bu yolla Mescid-i Aksa'nın kurtulacağını, yine Baas rejiminin hamisi "Safevi" İran rejiminin de en ağır darbeyi alacağını ekliyor. Zevahiri Müslümanların davasının mücadelesinin ümmetle değil, küfür ile olduğunu ve dolayısıyla nihai hedefin Kur'an ve Sünnete dayalı bir devlet kurmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: "İslam Devleti'nin varlığında el-Kaide sadece bir askerdir." Açıklamasında Suriye'deki gruplara çağrıda bulunan ve fitne ateşinden uzak durmalarını nasihat eden Zevahiri, gruplara ABD ve Batının demokratikleştirme planlarına hep birlikte karşı durmaları çağrısını yeniliyor.

Zevahirinin bu açıklamalarından da hareketle son noktada el-Kaide için şunu söyleyebiliriz: el-Kaide çatısı altında cihad eden gruplar İslami Devlet olmadığı müddetçe Müslümanların topraklarının işgal ve sömürüden kurtulmasının mümkün olmadığını gördü. Evet muhakkak işgal edilmiş topraklardan küfrün defedilmesi için cihad farzdır. Lakin Müslümanları kalkanı ile koruyacak otorite olmadığı müddetçe bu işgaller hep devam edecek ve Müslümanlar katledilmeye ve zulme mahkum edilecekler.

Beklenen Büyük İttifak (Hilafet Misakı)

Peki şimdi Suriye üzerinden el-Kaide'nin yapması gerekli olan şey ne olacaktır?

Özgür ordu üzerinden demokratik Suriye'nin inşası önünde ABD ve diğer devletler için problem teşkil eden ve tehdit olarak görülen İslami grupların tasfiye edilmesi çalışması sürecinde, bugünden sonra artık el-Kaide bir malzeme özelliği taşımamalıdır. Bu günden sonra el-Kaide için asli iş, çıkarları ile örtüşmediği için ABD'nin terör listesine koyduğu ve Suriye'de temiz devrimi kirletmek için tüm dezenformasyon çalışmalarını üzerine yıktığı el-Kaide olmanın dışına çıkma ve ideolojik bir hedefe doğru devrime nusret verme işidir. Suriye'de İslami Hilafet'in kurulması operasyonel anlamda şehirlerin kontrol altına alınması ile gerçekleşmeyecektir. Eğer böyle olsaydı bu şimdiye kadar çoktan gerçekleşmiş olmalıydı. İslami Hilafet Devletinin kurulması, önce bölgenin siyasetini ve sonra tüm dünyanın siyasi dengesini değiştirecek siyasi bir iştir. Ve bu önce Suriye halkının desteği, sonra tüm bölgedeki diğer Müslüman beldelerin halklarının desteği ile gerçekleşecek bir iştir. Aynı zamanda bu devletin kurulması ile tüm rükunların aynı anda hayata inmesini gerektirecek bir hazırlığa ihtiyaç vardır.

Hülasa el-Kaide için yarın, bugünden ve dünden çok daha önemlidir. Suriye'de yapılması gereken şey ise direniş meydanında olan tüm grupları Hilafet Misakı üzerinde anlaşma yapmaya çağırmak ve nusretin gelmesiyle Biladü'ş Şam topraklarında Hilafet Devletinin rayesi göğe yükselmeden bu direnişi devam ettirmektir.

Nusret ve zafer Allah Subhanehu Ve Teala'dan dır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz