EMR-İ Bİ’L MA'RUF VE NEHY-İ ANİ’L MÜNKER

Mustafa Küçük

Önemine binaen konuyu evvela dayanması gereken anlayış açısından ardından da boyutları bakımından ele alacağız. İnsanı sair canlılardan ayıran yegâne fark kuşkusuz, akıl nimetidir. Bu nedenle kişi, organik veya içgüdüsel ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak üzere harekete geçtiğinde, aklını kullanıp bu evrende yalnız olmadığını Allah’ın yarattığı eşyada başta hemcinsleri olan diğer insanların ve sair mahlûkatın da hakkı olduğunu idrak ederse herhangi bir canlı organizma olmaktan çıkıp insan olma vasfını elde etmiş olur. Ardından yine aklını kullanarak organik ihtiyaçları elde etme ve içgüdüsel ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmanın belli bir yolu yordamı olması gerektiğini ve bunun yüce yaratıcı tarafından bildirilmiş olmasının zaruri yetini idrak ettiğinde ise Mümin olma vasfını kazanır. Eşref-i mahlukat oluverir.

 Burada dikkatlerden kaçmaması gereken şey, toplumsal şuurun/sosyal bilincin, Allah’a imana altyapı oluşturmasının gerekliliğidir. Hayat denen olgunun toplumsal bir karakter arz etmesi ve Allah’a imandan sonra gelen her emrin sosyal bir boyuta sahip olması bu gerekliliği açıklamaktadır. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dilinden dökülen

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” (Buhârî, Savm 20), “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, Îmân 164), “Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir…” (Buhârî, Îmân 42),

“Hiçbiriniz kendisi için istediğini (Mümin) kardeşi için istemedikçe gerçek iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7)

şeklindeki ifadeler vb. onlarca nass, sosyal bilinci Mümin için olmazsa olmaz kılmaktadır.

 İşte Allah Subhanehu ve Teala


“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.” (Al-i İmran 110)

buyurarak başta peygamberler olmak üzere her Mümin kulunu iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek ile mükellef kılması, sosyal bilincin varlığının zaruriyetini dillendirmektedir. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin…” (Müslim, Îmân 20) diye buyurması da aynı gerçeğe tekabül etmektedir. Sosyal bir bilince sahip ihlaslı bir Müminin başkasını uyarırken kendini bunun dışında tutamayacağı açıktır. Bunun aksi kişilik bozulmasının bir ifadesi olacaktır ki Allah Azim-üş şan,


“Siz, insanlara iyiliği emrederken kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 44)

buyurarak böyle bir şeyin olamayacağına dikkat çekmiştir. Kul iyiliği emredip kötülükten alıkoymakla hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu hayra ulaştırmış olacaktır.

“Marufu emredip münkerden men etme” vazifesini ifa çabası, sosyal bilince/toplumsal şuura dayandığı oranda kuşatıcı olur ve o nispette istikrarlı bir sürekliliğe kavuşur. Bu görevi ifa edeni temizlemesi ve beraberinde toplumsal yansımayı getirmesi de yine toplumsal şuurla yapılmasındaki nispete bağlıdır. Toplumsal şuurdan yoksun, bencil bir ruh hâliyle iyilik emredilip kötülükten sakındırılamaz. Sürekli kendine yontan, hayrı hep kendine isteyen, kendini işin dışında tutan, zorluklara göğüs germeye gelmeyen, bir anlayışla hareket edildiğinde muhataplarının nefretini artırmaktan başka bir işe yaramayacağı gün gibi ortadadır. Diğer bir ifadeyle Mümin için âdeta oksijen konumunda olan iyiliği emredip kötülükten nehiy etme işi, onun kişiliğinden kaynaklanmalıdır.

Mümin onu terk ettiğinde kendi imanında da fesada düşeceğini, kendi kurtuluşunun başkalarının kurtuluşu için çırpınmakta olduğunu, bu bağlamda bireysel kurtuluş diye bir şeyin gerçekte olmadığını bilmeli ve bu şuurla hareket etmelidir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:


“Sizin içinizden sadece zalimlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının…” (Enfal 25)

Resul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in

“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah kendi katından üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz am, duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9)

buyurması bundandır.

 Marufu emretmek ve münkerden men etmenin boyutlarına gelince, kuşkusuz bu amel bütün bir hayatı kuşatmaktadır. Bununla birlikte hem vakıadan hem nasslardan hem de söz konusu farzı ifa edecek olan kişinin durumundan kaynaklanan hiyerarşik sıralamalar mevcuttur. Bunlar yerli yerince konumlandırılmadıkça amelin amacına ulaşması mümkün olmamaktadır.

Bu konuda kaleme alınan yazılarda birçok verimli ayrıntılara ulaşmak mümkündür. Ancak, İslam âleminde bu gün bu onurlu farziyeti yerine getirmek için çırpınan binlerce kişiye rağmen İslami bir hayatı yeniden başlatma adına bir başarının henüz elde edilmemiş olması, dahası mahalli ve evrensel ölçekte münkerin gün geçtikçe yaygınlaşarak kuvvet kazanması, söz konusu farziyetin gereğince yerine getirilmediğini yeterince ifade etmektedir. Bu nedenle mevcut münkerlerin sebep-sonuç ilişkisi bağlamında bir analizi yapılarak, sonuçlarıyla uğraşıp durmak yerine sebeplerine yönelik nehiy farziyeti ifa edildiğinde ve aynı şekilde maruf olan ameller de sebep-sonuç analizine tabi tutulup öylece emir farziyeti yerine getirildiğinde hayır adına çok daha büyük mesafeler alınacağına kuşku yoktur. Asıl hedef olan İslam’ın belirleyici olduğu bir hayatın yeniden başlatılmasına iş bitirici katkıları olacağı muhakkaktır.

 Örneğin, oturduğumuz yeri su bastığında can havliyle kendimizi güvene aldıktan sonra her şeyden önce suyun nerden gelmiş olabileceğini düşünürüz. Zira ondan emin olabilmek, ona karşı gereken tedbirleri almak, onu durdurmak ve biriken suyu oradan uzaklaştırmak ancak onun kaynağını bilmekle mümkün olur. Basit bir su baskınında bile sorunun kaynağı sorgulanarak işe başlanılıyorsa iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek gibi hayati bir konuda neden münkerin/kötülüğün kaynağı sorgulanarak işe başlanmasın? Ardından ona karşı alınacak acil tedbirlerle birlikte, bir daha geri gelmemek üzere onu kökünden hal edecek marufu ikame edecek çareler neden aranmasın?

 Kaldı ki Allah Subhanehu ve Teâla’nın


“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran 104)

şeklindeki buyruğunu gereğince anlamanın yolu buradan geçmektedir. Düşünebiliyor musunuz asıl münkerden kaynaklanan ayrıntı seviyesindeki münkerlerden nehyedeceksiniz, lakin asıl münkerden nehy etmeyeceksiniz! Birileri de saptırmak adına size diyecek ki sizin asıl münkerle işiniz yok… Bu olacak şey midir? Aynı şekilde ayrıntı seviyesindeki marufları emredeceksiniz, fakat o ayrıntı marufları tutacak, yönetecek ve onları kalıcı kılacak esas marufu emretmeyeceksiniz. Yine aynı çevreler, sizin esas marufla işinizin olmadığını söyleyecekler. Olacak şey değil!

 Mesela; halka zekâtı emredip onları faizden nehyedeceksiniz, lakin onları işsiz, sefil ve fakir kılan, faiz alıp vermek zorunda bırakan, devletin faiz üzere kurulu kapitalist ekonomi politikasına ses çıkarmayacaksınız. Halka İslami esaslara uygun giyinmeyi emredip onları İslam dışı açık saçık kıyafetler giymekten men edeceksiniz, fakat devletin eğitim ve kültür politikalarıyla topluma Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’ni esas alan bir yaşam felsefesini aşılamayı ve sosyal hayatın cereyan ettiği alanları Avrupa standartlarına uydurarak Avrupai bir hayat tarzına yönlendirmesine karışmayacaksınız. Söz konusu politikaların Müslüman halkı günbegün getirdiği nokta orta yerde dururken asıl münkeri görmemezlikten gelerek sera konumunda medreseler, vakıflar, evler açacaksınız, egemen münkerre rağmen bir Asr-ı Saadet toplumu hayali peşinden koşturacaksınız.

 Diğer taraftan İslam kardeşliğini, İttihad-ı İslamiye’yi, birlik olmayı emredip ırkçılıktan, asabiyetten, kavmiyetçilikten men edeceksiniz, lakin İslam âlemini paramparça eden ulusal sınırların haramlılığından, ayrı ayrı devletçikler olmanın caiz olmamasından, ümmeti büyük küfür güçlerin sömürgesi konumuna indirgeyen ve bütün diğer münkerlerin varlığını sürdürmelerinin teminatı konumunda olan laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin küfründen söz etmeyeceksiniz. Müslüman halkları bunlardan men etmeyeceksiniz. Dahası iktisatta, kadın-erkek ilişkilerinde, eğitim politikasında, dış siyasette, kısaca hayatın bütün alanlarında marufu/İslam’ı belirleyici konuma getirip İslami hayatı yeniden başlatarak Müslüman halkları tek bir devlet tek bir bayrak altında tutacak olan Raşidî Hilafet’i emretmeyeceksiniz! Hilafet’in farziyetinden bahsetmeyeceksiniz! Bir de emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker farziyetini hakkıyla eda ettiğini varsayacaksınız. Olacak şey midir Allah aşkına?

 Allah’ın münker addettiği eşya ve amelleri sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirip sebeplere yönelmeye kalkıştığımızda emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker farizasının siyasi bir boyut kazanacağı doğrudur. Zira işin doğası bunu gerektirmektedir. Nasıl ki münker/kötülük varlığını sürdürmek için en üst seviyede yönetmeye muhtaç ise aynı şekilde maruf da varlığını sürdürmek için en üst seviyede yönetmeye muhtaçtır. Kaldı ki aynı toprak parçası üzerinde biri diğerine düşman olan maruf ve münkerin ikisinin birden aynı anda en üst seviyede yönetmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu; gece ve gündüzün, karanlık ve aydınlığın, nur ve zulümatın bir araya gelmesi demektir ki olası değildir. Öyle ise her hâlükârda biri egemen konumunda ve belirleyici evsafta diğeri de mahkûm konumunda etkileyici evsafta olacaktır. Maruf ve münkerin aynı yerde aynı anda birlikte egemen olabileceğini ancak İblis ve onun avaneleri iddia edebilir.

 Bu bağlamda bize düşen Müslümanları ayrıntı seviyesinde olan münkerlerden men etmekle beraber bilumum münkeratın anası konumunda olan laiklik, demokrasi ve cumhuriyetten, artı bunlardan doğan Kopenhag vb. Avrupai kriterlerinden nehyetmektir. Tıpkı bunun gibi ayrıntı mesabesinde olan marufları emretmekle birlikte bilumum marufların temel esası, koruyucusu, teminatı konumunda olan ve kelimenin tam anlamıyla İslami hayatı yeniden başlatacak olan Raşidî Hilafet’in ikamesini emretmektir. Müslümanları devletsiz bir İslami hayatın olamayacağı gibi Hilafetsiz bir İslam devletinin de olamayacağından haberdar etmektir. İşte o zaman emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker farizasını hakkıyla yerine getirmiş olacağız.

 Kim bilir belki bu sayede Rabbimiz bizi Raşidî Hilafet’in yeniden ikame edildiği, bütün kuşatıcılığıyla İslami hayatın yeniden başladığı günlere kavuşturur. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz