2013 YILININ TÜRKİYE EKONOMİSİ

Erkan Aladağ

Geride bıraktığımız 2013 yılının son altı ayı Türkiye ekonomisi için adeta kâbusa dönüştü. Ekonomi yönetiminin geçtiğimiz yıla ilişkin tahminleri gerçek rakamların hiçbiri ile uyuşmadı. Gerek aylık tahminlerin, gerekse yıllık tahminlerin gerçek rakamlarla uyuşmaması ekonomi yönetimine olan güveni bir hayli zedeledi. Ekonomiye ilişkin tahminde bulunan birçok kurumun tahmin rakamlarını defalarca revize ettiğine de ayrıca şahit olduk. Reel ekonominin beklentileri karşılamaması küresel ölçekte gelebilecek yatırımları da etkilemiş olur. Nitekim öyle de oldu. Her ne kadar 2013 yılının öncesi ve ilk altı ayı Türkiye'yi “gelişmekte olan ekonomiler” seviyesine getirmiş olsa da 2013'ün Haziran ayından bu güne üst üste gelen düşüşler "gelişmiş" Türkiye ekonomisini perde arkasında bıraktı. Sosyal, siyasal ve son 17 Aralık’taki devlet krizinin yaşanmasıyla ekonomiye olan olumlu veya umutlu bakışları negatif yaklaşımlara ve umutsuz bir bekleyişe bıraktı. Zaten böylesi bir algı oluşumundan rahatsız olmuş olsa gerek ki yeni ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi geçtiğimiz ay Denizli'ye yaptığı ziyaretinde olumlu bir intiba oluşturmak adına şöyle bir konuşma yaptı; "Ben tüm vatandaşlarıma bir Ekonomi Bakanı olarak söylüyorum. Türkiye’nin ekonomisi Avrupa Birliği’ne bağlı 28 ülkenin kamu ekonomisinden daha güçlüdür. Bunu biz değil, onlar söylüyor. Şundan emin olun. Bu cümleyi altını çizerek söylüyorum. Biz istesek bile Türkiye’de kriz çıkaramayız. Ekonomimiz o kadar sağlam." Fakat bu konuşmanın ekonomiyi az çok takip edenler gerçekte olmayan hayali/farazi söylemler olduğunu bilir. Sadece FED'in bir açıklamasıyla dolar kuru allak bullak olan bir ekonomi ne kadar güçlü olabilir? Öyle ki kendisi gibi “gelişmekte olan ülkeler” arasında FED'in böylesi açıklamalarından parası en fazla değer kaybeden bir ülke konumundayken... Dahası içerideki en küçük bir istikrarsızlıktan borsası anında etkilenen bir ülke konumunda iken açıkçası böylesi yorumlar abes düşmektedir.

Şimdi, Türkiye'nin 2013 yılı ekonomisinin genel performansına rakamlarla şöyle bir göz atalım. Ancak konuya geçmeden önce Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı'nın 2013 yılı hedeflemeleri arasında enflasyonun %5, büyüme %5 cari açık %5 beklentilerinin olduğu birçoğumuzun umarım hatırındadır. Malum, birçok kurumun, kuruluşun ekonomiye ilişkin tahminlerinin olması farklı, yani burada olabilecek herhangi bir yanıltma, beklentilerin aksine rakamların gelmesi, pek mühim olmayabilir. Merkez Bankası’nın ekonomiye ilişkin hedef belirlemesi ise çok daha farklıdır. Nitekim Kapitalist ülkelerin en büyük finansal düzenleme kurumu o ülkenin Merkez Bankası’dır. Bu kurumun yılbaşında belirlediği hedefin de herhangi bir revizeye gitmesinin veya beklenilen hedefi tutturamamasının ekonomiye büyük yan etkileri olmaktadır. Öyle ki yatırımcıların ekserisi bu kurumun planlamasına binaen yatırım yapmaktalar. Fakat bu kurumun itibarının zedelenmesi, hedeflediği ekonomik verileri tutturmaması yatırımcıların geri çekilmesine sebebiyet verir.

Bakalım Merkez Bankası’nın hedeflediği bu rakamlar reel ekonomide tutturulmuş mu?

1. Enflasyon; Merkez Bankası’nın para politikasının şüphesiz enflasyonla bire bir bağlantısı vardır. Nitekim para dolaşımının azaltılması veya piyasaya daha çok para sunulması bu kurumun belirleyeceği para politikasına bağlıdır. Enflasyon yükseldiğinde para politikasında faiz artırımına gidilir. Enflasyon indiğinde ise, faiz indirimine gidilir. Enflasyon artışı yaşandığında para politikasında faiz artışına gidildiğinde piyasada para dolaşımı azalır, dolaşımdaki para faize yatırım yapılır. Piyasadaki paranın dolaşımı kısıldığından eşyanın değeri değerlileşen paraya binaen düşmüş olur. Ve bu şekilde enflasyonda da indirime gidilmiş olur. Fakat böylesi bir politika ise ülke ekonomisinin büyümesine olumsuz etkide bulunur. Nitekim alış verişte kısılma olduğunda ülkenin işlem hacmi de düşmüş olacak ki bu da büyümenin yavaşlayacağı anlamına gelmektedir. Enflasyon indiğinde para politikasında faiz indirimine gidilir. Çünkü eşyanın fiyatı düşük iken eşyaya rağbet artmış olacak. Ancak eşyanın alınması için de insanların elinde sıcak para bulunması gerekir ki eşyayı alma gücüne sahip olabilsin. İşte bu sebeple faiz indirimi yapılıp insanlar krediye teşvik edilir. Yani insanların alış veriş için bankalardan borç para almaları teşvik edilir veya parasını faize yatırmayı düşünen insanların paralarını eşyaya yatırmasına teşvik edilir. Bu minvalde BDDK'nın tüketici kredileri verilerine baktığımızda 2013 yılında %28 oranında bir artış görülür. Hâlbuki Merkez Bankası’nın ön gördüğü kredi büyümesi ise %15’ti. Buradan Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesine bakıldığında ise, Türkiye'nin ekonomi yönetimi bütünde büyümeyi daha çok hedef edindiğinden enflasyonu biraz daha arka plana sevk ettiği görülür. Özellikle eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın bu konuda ısrarcı olduğu bilinir. Daha doğrusu hükümetin kendisinin böyle bir hedeflemeyi ön plana aldığı bilinir. Büyüme ön planda olmasından ötürü aşırı iç borçlanma oluştu. Borçlanmanın neticesinde eşyaya yoğun talebin artmasından ötürü de eşya TL karşısında aşırı değerlendi. Bu da direk enflasyonun yükselmesine Merkez Bankası’nın hedeflediği enflasyon seviyelerinin tutmamasına sebebiyet vermiş oldu. Aslında ekonomi yönetiminin iç kriz ve dış etkenleri soyutlayıp büyümeyi hedef edinmesi Türkiye'nin 2013 yılının ilk altı ayına kadar sürdü. Sonrasında gelen Gezi Olayları ve FED açıklaması ön görülmediğinden adeta gözü kapalı böylesi bir hedeflenmeye girişildiğinden enflasyonun inişi sağlanamadığı gibi aksine kat kat arttığına şahit olduk. Bu denli bir politikanın sonucunda ise, ne büyüme hedeflendiği gibi oldu, ne de enflasyonda düşüş yaşandı. Tüm bunların aksine içeride aşırı bir borçlanma stoku yaşandığını, büyümenin ön görülen bir büyümeye ulaşmadığına şahit olduk. Nihayetinde geçtiğimiz yıl ekonomi cephesinde beklentilerin aksine rakamlara şahit olmakla birlikte, yaşanan iktisadi buhranın faturası da halka kesildi. Nitekim enflasyon oranında %5 hedeflenirken %7,5 oranıyla karşılaşıldı. Ancak buradaki enflasyon halkın temel ihtiyaçlarını belirten enflasyon oranı değildir. Örneğin patates, kuru fasulye, süt mamulleri, biber vb. birçok üründe neredeyse yarı yarıya bir fiyat artışı yani %50 olduğu görülür. TUİK verilerine göre tüm ürünlerin enflasyon oranı ise %7,5. İşte burada da görüldüğü gibi belirlenen enflasyon oranı da aslında pekte hakkaniyetli bir oran değil.

2. Büyüme; Yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye 2013 yılı boyunca hep büyümeyi ön gördüğü, büyümeye ilişkin politika izlediği ve tüm bunlarla birlikte faiz oranlarını büyümeyi tetikler mahiyette belirlediği bilinmektedir. Tabii büyümenin dışa bağımlı bir şekilde olduğu da es geçilmemesi gereken önemli bir noktadır. Onun için acaba izlenilen politika bu gerçekliğe göre mi belirlendi? Yoksa bu gerçek es geçilerek mi iktisadi bir yol izlendi? Nihayetinde bunlar Türkiye'nin kendi içerisinde ekonomiye ilişkin belirlediği veya belirlemediği, es geçtiği bir takım politik hedeflerdir. Fakat işin gerçek yüzü Türkiye gibi ideolojisini batıdan alan, hayattaki faaliyetlerini batının belirlediği fikirlere göre düzenleyen, dışarıdan izin almadan veya onların belirlediği normlara bağlı olmadan, öz benliği ile hareket edemediği, bağımsız adım atamadığı görülür. Zira bizatihi dışarının fiili müdahalesi görülmese de onların ideolojileri ile işlerini düzenlemesi başlı başına kendi çıkarlarının aksine hareket etmesi, onların izni olmadan hukuki, iktisadi, siyasi ve sosyal kararlar alamaması en büyük dışa bağımlılıktır. Nitekim böyle bir gerçeklik olduğundan dolayıdır ki, Türkiye dışa bağımlı bir büyüme sürdürmektedir. Yani kendisi, hayat sahasında günümüz insanının en fazla talep ettiği ürünleri üretemeyip batıdan ürünü getirip dışarıya satmaktadır. Satacağı ürünü kendisi fikri istilaya uğradığından dolayı üretemeyip sahip olduğu fikri dışarıdan aldığı gibi satacağı ürünü de dışarıdan alıp bu şekilde satmaktadır. Bu sebeple Türkiye ekonomisi yıllardır dışa bağımlı bir büyüme gerçekleştirmekte ve dışarıda olabilecek en ufak bir istikrarsızlık kendisini de zedeler bir durumda. Dışarıdan talep ettiği ürünü ise dolar ile aldığından dolar/TL paritesinde olan artış veya iniş endirekt olarak büyümeye etki etmektedir. Malum, sanayi ve teknoloji ürünlerinin neredeyse tümü dışarıdan alındığından dolayı dışarıda yapılan tüm işlemler de kapitalist ABD'nin para birimi olan dolar ile yapılmaktadır. TL'nin değersizleşip doların değerlendiği zamanlarda hem enflasyon, hem büyüme, hem de cari açık etkilenmektedir. İşte geçtiğimiz yıl Türkiye'nin balon ekonomisi FED'in açıklamasıyla ve içeride bir takım yalpalanmalar neticesinde hiç bir hedefini tutturamadı. Nihayetinde işsizlik oranlarında da ekonomide de büyüme gerçekleşmediğinden hiç bir değişiklik yaşanmadı. Bilindik bir rakam olarak hep 9,5 civarında kaldı ve nerdeyse bu rakam üç yılı aşkın bir zamandır bir türlü aşağı inmedi. İşsizlik rakamlarında da görüldüğü gibi Türkiye sanayi ülkesi olmayıp ABD'nin son yıllarda kendisine tanıdığı bir takım imtiyazlar neticesinde sadece sıcak para/finansal olarak dışarıdan gelen yatırımcılar ile parlak bir görüntü verdi. Ama aslında dışı şatafatlı, içi çürümüş bir ekonomidir. Dolaysıyla hedeflenen %5'lik bir büyümenin çok ötesinde %2,9 oranında bir büyüme gerçekleştirdi. Ancak bu büyümeyi de ihracat yaparak/dışarıya açılarak değil, içeride faizleri indirip halkı borçlandırarak gerçekleştirdi. Yukarıda da belirttiğim gibi, 2013 yılı tüketici kredileri %15 hedeflenirken %28 oranına kadar yükselmiştir.

3. Cari açık; Kapitalist ekonominin tüm aksamları birbirine bağlı. Enflasyon, büyüme, cari açık, faiz oranları tümüyle zincirleme birbirlerine endekslidir. Tüm bu aksamlara ilişkin belli bir politika izlemek bir hayli zordur. Hele ki Türkiye gibi cari açık veren ülkeler için bu daha da zor bir durumdur. Merkez Bankası’nın cari açık hedeflemesi %5’ti. Ancak önceki hedeflerinde olduğu gibi bu hedefinde de istediği rakamı tutturması bir hayli zor. Nihayetinde 2012 yılında ihracatın, ithalatı karşılama oranı %64 oranında idi. Bu oranı 2013 yılında indirmesi bir hayli uçuk görünüyor. Dolar kurunun yükselmesi, içerideki bir takım istikrarsızlıklar cari açığın daha da büyümesine sebebiyet vermiştir. Bu noktada Türkiye'nin ihraç ettiği ürünlere genel anlamda göz attığımızda; tekstil, sebze ve tahıl ürünleri, motor ve motor yağları. İthal ettiği başlıca ürünler ise; makine ve aksamları, motor ve motor yağları aksamları, teknoloji ve bilişim ürünleri ve enerji ve hammaddeleri. İhracata şöyle bir açıklama getirmek gerekir ki; Türkiye'nin ihracat ürünleri nerdeyse dünyanın her bölgesinde olabilecek ürünlerdir. Yani bunların çıkış noktası sadece Türkiye değildir ve bu ihracat ürünleriyle de yüksek gelir elde edilme gibi bir durumları yoktur. Nitekim bu ürünleri Türkiye'den isteyen kurum dünyanın istediği her bölgesinden bu ihtiyacını karşılama seçeneğine sahiptir. İhracat ürünlerinden bir de, motor ve motor yağları aksamları vardı. Bunlar bizi yanıltmasın. Türkiye dışarıdan aldığı motor ve yağlarını başka bölgelere ihraç ettiğinden bu ürünleri de kendi ihracat ürünleri arasına katmıştır. Yoksa bunların çıkış noktası yani üretim merkezi Türkiye değildir. İthalat ürünlerine göz attığımızda ise; bilinmektedir ki Türkiye’nin enerjide %56 oranında, sanayide ise %52 civarında dışa bağımlılığı söz konusudur. Bu ürünlerin talebi ise nerede olursa olsun günümüzde yüksek oranda ihtiyaç duyulan ürünlerdir. Bir o kadar da yüksek getirisi olan ürünlerdir. Fakat Türkiye bu ürünlerde gelin görün ki dışa bağımlıdır. Bu ürünlerin Türkiye'ye getirilişi ise dolar ile olduğundan dolar/TL paritesi bu noktada çok önem arz etmektedir. Nitekim geçtiğimiz yılın Mayıs ayından günümüze dolar/TL karşısında nerdeyse %30 civarında bir değer kazandı. Dolar/TL paritesinin bu kadar yükselmesi ister istemez enerji ve sanayi ürünlerinin de maliyetini yükselti. Cari açığı da olumsuz manada etkilemiş oldu. Yine bu ürünlerin fiyatı Türkiye'nin ihracat yaptığı ürünlerden kat kat daha yüksektir. Dolaysıyla bu ürünleri dolar ile aldığından ve 2013 yılında dolar, TL karşısında yüksek oranda değerlendiğinden cari açığın %5'ten yüksek gelmesi kaçınılmazdır. Zaten The Ekonomist'in hazırladığı endekse bakıldığında Türkiye'nin cari açığı ortalama olarak %7,4 olarak beklenmekte.

Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği bu buhran sadece 2013 yılına has değil, bilakis bu durum Türkiye'nin tarihinden bu yana var olan bir gerçekliktir. Günümüzde ABD'nin hamiliğini yapmaktan öteye geçmeyen bir Türkiye, onun parasını kullanmakla da sömürünün en âlâsının içerisinde bulunmaktadır. Böylesi bir Türkiye'nin ekonomisinden umut beklemek ve gelişme beklemek çok hatalı bir bakış açısı olacaktır. Öyle ki Türkiye, AKP ile Cumhuriyet tarihinde yaşanmamış iktisadi rakamları başarmasına rağmen günümüz ekonomisi adeta “bıçak sırtı” bir ekonomi durumundadır. Türkiye'nin sadece "sıcak para" üzerinden ekonomisini parlak gösterip emellerine ulaşmayı hedefleyen ABD’nin yeri geldiğinde ise “bıçak sırtı” bu ekonomiyi ters düz ettiğine de şahit olduk. Öyle ki derecelendirme kuruluşları üzerinden Türkiye'nin ekonomik görünümünü yükseltti. Bunun neticesinde reel olmayan, yani herhangi maddi yatırım yapılıp üretilmeyen, iş istihdamı oluşturmayan aksine İslam ahkâmına göre kesinlikle caiz olmayan borsaya, hisse senetlerine yatırım gerçekleşti. Böylelikle borsadaki hisse senetleri aşırı değerlendi. Ve borsa endeksi tarihinde bir ilk yaşayarak 93 binlere kadar yükseldi. Sanayileşmemiş, iş istihdamı gerçekleştirmeyen, enerjisi dışarıdan temin edilen, içeride aşırı borçlanması olan ki, Bankalar arası Kart Merkezinin 2013 yılı Eylül ayında açıkladığı verilere göre; Türkiye de 56,7 milyon kişi kredi kartını kullanıyor, kredi kartı sayısı ise yaklaşık 97,5 milyon oranında. Dışarıya olan kamu ve özel sektör borcu ise Merkez Bankası’nın dolar rezervinin yaklaşık dört katı yani 500 milyar dolara yakın olan böylesi bir ekonomiyi siyasi iktidar adeta ideolojik bir devletin ekonomisiymiş gibi bir algı bırakarak arkasındaki binlerce kişiyi klişe kelimelerle oyalandırdı. Ama hakikatte böyle olmadığı, bu ekonominin gerçeği ABD'den gelen FED'in açıklamasıyla ortaya çıktı. Yine içeride en ufak bir istikrarsızlıkla enflasyonun tavan yapmasıyla da balondan bir ekonomi olduğu barizleşti. FED'in üst üste gelen açıklamasıyla borsa 60 binlere kadar geriledi, dolar kuru 1,80'den, 2,28'e kadar yükseldi. Tüm bunların faturasını ise yakında gelecek ağır vergiler ile halktan çıkarılması kaçınılmazdır. Nihayetinde kapitalist ekonomilerin tümünde zararları telafi eden devlet bütçesidir. Devlet bütçesini ise, halktan alınan ağır vergiler karşılamaktadır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz