İSLÂM DÂVETİ VE KAÇINILMAZ ÇATIŞMA

Abdullah İmamoğlu

İslam dâvetçilerinin taşıdıkları dâvet nedeniyle zulme duçar kalmaları Sünnetullah gereğidir. Amenna, bu işin dâveti taşıyan açısından olan yönüdür. Diğer yönü hiç de masumca değildir zaten. Her ne kadar sıkıntı, mihnet ve işkence dâvet taşımanın birer parçaları olsa da bu gerçekler dâvet taşıyıcısına zulmü reva görenleri masum kılmaz. Müslüman dâvetçilere zulmü reva görenler ne diye zulmü reva görürler ki acaba? Sırf Rabbim Allah’tır dedikleri için mi? Allah’ın sözü egemen olsun dedikleri için mi? Allah’ın dinini hayata hâkim kılacak Hilâfeti istedikleri için mi? Ya da bunların hepsini bünyesinde barındıran bir kitle olan Hizb-ut Tahrir’li oldukları için mi?

Evet, kardeşlerim, maalesef geçtiğimiz haftalarda bir kardeşimiz Hizb-ut Tahrir’li olduğu için 7,5 yıl hapse mahkûm edildi. Bülent Pamuk kardeşimiz ilk değildi şüphesiz. İslam’ın ve Müslümanların koruyucusu Hilâfet kurulana kadar son da olmayacak. Özelde Bülent kardeşimize genelde ise tüm Müslüman kardeşlerimize zulmü reva görenler zalim olmuşlardır. Ama bilinmelidir ki nerede bir İslâm dâvetini yüklenen ve de İslâm dâvetini engellemek isteyen birileri varsa bu çatışma kaçınılmazdır.

İşte ben de naçizane İslâm düşmanlarının ve de inkârcıların dâvet taşıyıcılarına yönelik yaptıklarını anlatan bir makale kaleme aldım bu ay…

Hiç şüphesiz Nebîler ve Rasuller, Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya ibadetin ve kulluğun nasıl olması gerektiğini beyan etmek için Allahu Teâlâ’nın kulları içerisinden seçip çıkarttığı seçkin kullardır/elçilerdir. Allah’ın sözünün en üstün olmasının mücadelesini vermek için gönderilmişlerdir. Kula kulluktan çıkartıp sadece ve sadece Allah’a kulluğa dâvet etmekle görevlendirilmiş Allah’ın elçileridir Nebî ve Rasuller... Allahu Teâlâ, Âdem Aleyhi’s Selam ile başlayan ve son Rasul Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e kadar bu değişmeyen kanunu -Sünnetullahı- uygulamıştır.

Nebîler ve Rasuller, Allah’tan aldıkları emirle kavimlerini kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul olmalarını sağlamaları, zulümatlardan Nur’a çıkabilmeleri için ciddi boyutlara varan akidevî ve fikrî çatışmalara girmişlerdir. Bu çatışmaların olması hatta çatışmanın ciddi boyutlara ulaşmış olması gayet tabiidir. Çünkü Nebîler ve Resuller o kavme egemen olmuş değerleri alt üst edecek fikirlerle geliyorlardı. Şu ayette olduğu gibi:


“Vay haline eksik ölçüp tartan mutaffiflerin. Onlar ki satın alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat kendileri başkalarına satar, ölçüp tartarken eksik yapar, hile karıştırırlar. Sâhi onlar, o en mühim günde, yani bütün insanların Rabbülâlemin’in divanında duracakları günde, diriltilip toplanacaklarını düşünmezler mi?” (Mutaffifîn 1-6)

Ne olursa olsun kavim kendilerine egemen olan inanca alternatif bir inanca razı gelmiyordu. Ama Allah Subhanehû ve Teâlâ onlar razı gelmeseler de gönderdiği risâletin hayata hâkim olmasını şiddetle emrediyordu.

Bir taraf, risâletin hâkim olması için mücadele verirken, diğer taraf ise kurulu düzene zeval gelmemesi ve sistemin bekası için azami ölçüde gayret sarf ediyordu. Ve tabii bu doğal olarak –yukarıda da ifade ettiğim gibi- akidevî, fikrî ve siyasi çatışmayı beraberine getiriyordu.

Bu tüm Peygamberlik tarihinde vuku bulduğu gibi son Peygamber Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde de vuku bulmuştur.

 Risâlet sahibi Peygamberlerin getirdiği fikirlerin, hayata ilişkin çözümlerin beslendiği kaynak İlâhî Vahiydir. Peygamberlerin getirdiği risâleti inkâr edenlerin beslendiği kaynak ise beşerîdir. Şüphesiz ki yaratıcıdan gelen risâletten neşet eden fikirler ve çözümler insan fıtratına en uygun olanıdır. İnkârcılar, Nebîler ve Rasuller tarafından getirilen fikirlere alternatif mutmainlik veren bir fikirle gelmeliydi ki Nebiler ve Rasullerin dâveti kavimleri nezdinde kabul görmesin... Ama bu ne Peygamberler tarihinde vuku buldu ne de Peygamberimiz Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde.

Tarih boyunca sahih fikirlere ve çözümlere alternatif getiremeyen inkârcılar, sadece Peygamberlik müessesesine ve Peygamberlere karşı mücadele vermemişlerdir. Peygamberliğin Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’le bitmiş olmasına rağmen İslâm dâvetini ihsanla taşıyan ve Kelimetullah’ın hayata hâkim olmasının mücadelesini veren hayrın öncülerine karşıda yoğun çalışmaları ve mücadeleleri olmuştur ve halen de olmaktadır...

Ama inkârcıların kendilerine yapılan çağrılara yaklaşımı hiçbir zaman ve de hiç bir Peygamber döneminde objektif ve taassuptan yoksun olmamıştır. İnkâr edenler dâvetçilere yönelik hiçbir zaman itidalli bir üslup kullanmamışlardır. Hatta eziyetlere sıkıntılara ve tahammül edilmeyecek seviyede iftiralara maruz kalmıştır gerek Peygamberler gerekse İslâm Ümmeti’nin hayırlı davetçileri. Ne davetçiler davetinden vazgeçmişlerdir, ne de inkârcılar menfur plan ve çalışmalarından.

Bu yazımızda Peygamberimizin siretinden hareketle bugüne kadar, inkârcıların İslâm dâvetini engellemeye yönelik başvurduğu iki yöntemden bahsetmeye çalışacağız. Bunlar İşkence/hapis cezası ve anti-propagandadır. Ve bu iki yöntem şimdiye kadar değişmemiş, kıyamet saatine kadar da değişmeyecektir.

İşkence/hapis

Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem nübüvvetle şereflendikten sonra Mekke toplumuna İslâm dâvetini taşımaya başladı. İslâmî dâveti oluşturduğu kitlesiyle birlikte gerçekleştiriyordu. Mekke toplumu bunu ilk önce çok ciddi bir kitlesel çalışma olarak algılamadı. Ama Mekke müşrikleri için zaman geçtikçe bunun böyle olmadığını, tam aksine kartopunun büyüyen bir çığa dönüştüğünü kavramak hiç de zor olmadı. Yukarıda da ifade ettiğim üzere Mekke müşrikleri İslâm dâvetine fikrî boyutta karşılık veremeyince incitici ve alay edici üslup benimsemeye başladılar. Ama Mekke müşriklerinin takındığı incitici ve de hiç hoş olmayan üsluplar Rasulullah’ın ve Sahebelerin dâveti taşımalarına engel olamadı. Bilakis daha da şiddetli bir şekilde onların taptıkları putlara, putları rab edinen akıllara çatmaya devam ettiler. Akılların sefihliklerini beyan etmeye devam ettiler. Artık Mekke toplumunun İslâm’la tanışmasına mâni olamıyordu Mekke müşrikleri... Ve bu durum onları ciddi şekilde rahatsız ediyordu. İşte bunun akabinde benimsedikleri üslupların ilki olan işkenceyi hayata geçirdiler.

Rasulullah’ın İslâm dâvetini basiret sahibi kitlesiyle yaptığını söylemiştik. Onlar sonucu nereye varırsa varsın hakkı haykırıyorlardı. Müslümanların teslimiyetçi davetçiler olmayıp, ideolojik davetçiler olduğunu keşfeden ehli müşrik ne yapacağı konusunda karar vermekte zorlanmadı ve hemen, müminlere eziyetler etmeye, işkenceler yapmaya başladılar.

Hatta Mekke müşrikleri o mübarek insanları öldürmeye kadar işi ilerlettiler. Mekke müşriklerinin Sahabelere yaptıkları eziyetlerden bir kaç tanesini buraya aktarmak istiyorum.

Şöyle ki; Habbab ibni Münzir RadiyAllahu Anh’la ilgili şu rivayetlerdir; “Habbab, İslâm’a girdiğini kimseden gizlememişti. Bu haber, Ummu Enmar’a ulaşmakta gecikmedi. Ummu Enmar öfkeden kudurdu. Kardeşi Siba ibni Abdi Uzza’yı yanına aldı. Onlara bazı gençler de katıldı. Hep birlikte Habbab RadiyAllahu Anh’ın yanına gittiler. Onu işine dalmış çalışır bir vaziyette buldular... Siba Habbab’ın yanına varıp şöyle dedi: ‘Bize seninle ilgili, inanamadığın haberi geldi. Nedir o?’ Habbab cevap verdi: ‘Sadece tek olan ve ortağı olmayan Allah’a inandım... Putlarınızı attım. Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet ettim...’ Siba ve beraberindekiler Habbab’ın sözlerini duyar duymaz, üzerine üşüşüp tokat ve tekme atmaya, çekiç ve demir parçalarıyla onu dövmeye başladılar. Nihayet Habbab bayılarak kanlar içinde yere yıkıldı...”

Yine Habbab ibni Münzir RadiyAllahu Anh ile ilgili bir aktarım; “Her kabile, aralarında Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem taraftarlarına saldıracak, onları dinlerinden dönünceye veya ölünceye kadar onlara işkence edeceklerdi. Habbab’a işkence etme görevi Siba İbni Abdiluzza ve kabilesine düşmüştü... Öğle sıcağı şiddetlenip güneş ışınları toprağı ısıtınca onu Mekke kumlarına çıkarırlar, elbisesini soyarlar ve demir zırhlar giydirirlerdi. Su da vermezlerdi. Nihayet onun sıkıntısı son haddine varınca yanına gelip şöyle derlerdi: ‘Muhammed hakkında ne diyorsun?’ O da şöyle cevap verirdi: ‘O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, hidayet ve hak dinini getirmiştir.’ Tokat ve yumruklar savrulur ve tekrar şöyle sorarlardı: ‘Lât ve Uzza hakkında ne diyorsun?’ Habbab RadiyAllahu Anh dedi ki; ‘Onlar sağır dilsiz, fayda ve zararları olmayan putlardır.’ Bunun üzerine kızgın taşları getirirler, sırtına yapıştırırlar ve omuzlarının yağı akıncaya kadar üzerine bırakırlardı...”

Bu dâvanın ilk muallimi ve dâvet taşıyıcılarının tek örneği Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek bedeni dahi işkenceye maruz kalmıştır. Hz. Peygamberin şu sözüne kulak verip tefekkür etmek yerinde olacaktır:

“Allah uğrunda öyle öyle işkencelere maruz bırakıldım ki hiçbiriniz bu eziyetlere maruz bırakılmamıştır.” (Tirmizi)

Sahabelerin yaşadıkları, maruz kaldıkları işkenceler saymakla, aktarmakla bitmez. Sahabelerin hayatlarını kaleme alan müstakil çalışmalar, eserler mevcuttur ve ihtiyaca binâen o eserlere müracaat edilebilir.

Anti-Propaganda

Nitekim üstün dâvetçiler işkencelerin en şiddetlilerine maruz kalmış olsalar bile asla dâvetlerinde geri adım atmamışlardı. Bilakis maruz kaldıkları işkenceler azimlerine azim katmıştır. İslâmî dâvetin ilerleyişine bir türlü dur diyemeyen Mekke müşrikleri ikinci bir yönteme uzun istişarelerin sonunda karar kıldılar. Ki bu yöntem İslâm dâvetine ve taşıyıcılarına yönelik propagandadır. Mücadele, münakaşa, yalanlamak, dedikodu ve şayialarla hakikati karalamak gibi etkenleri kapsayan her türlü propaganda çeşitlerini kullandılar. Öyle ki bunun üzerinde titizlikle durdular ve azami ölçüde gayret sarf ettiler. Mekke panayırlarına çıkarak, sokaklarda dolaşarak Rasulullah’ın ve Sahabelerin bizzat şahıslarına ve taşıdıkları yüce dâvete yönelik karalama kampanyaları başlattılar.

Kendilerine ulaşan Hak dâvete sıcak bakan herkese ulaşarak –sırf kendisine gelen dâvete icabet etmesinler diye- Rasulullah’ı ve dâvetini karaladılar, Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e mecnundur, büyücüdür, ana-babayı evladından ayıran sihirbazdır söylemleriyle iftiralar attılar. Mekke halkına yönelik propagandayla iktifa etmediler Habeşistan’a hicret eden Sahabelerin Rıdvânullâhi Aleyhim arkasından elçiler göndererek, Habeşistan kralına hicret edenler hakkında yanlış malumatlar verdiler.

Serdedeceğim şu ayetler aslında Mekke müşriklerinin ne denli inat, müfteri ve propagandacı olduklarını izah eder niteliktedir. Fazla söze hacet yok bakın Allah Subhanehû ve Teâlâ ne buyuruyor:


“Onlara apaçık anlamlı ayetlerimiz okunduğunda; ‘Bu adamın tek istediği şey, sizi atalarınızın taptığı putlardan vazgeçirmektir’ ve ‘şu Kur'an, düzmece bir yalandan başka bir şey değildir.’ dediler. Kâfirler, kedilerine gelen ‘gerçek’ için; ‘Bu apaçık bir büyüden ibarettir’ demişlerdi.” (Sebe 43)

Hele şu ayet-i kerîme daha da manidardır. Bu ayetin müşriklerin elebaşlarından olan Velid bin Muğîre hakkında inzal olduğu rivâyet edilmektedir. Çünkü Velid bin Muğîre Kur’an’ı ilk dinlediğinde etkisinde kalmıştı. Yerinde bir müdahale yapılmazsa Müslüman olmasından endişe eden Ebû Cehil, Velid bin Muğîre’ye olmadık şeyler aktararak aklını çelmeye çalıştı ve başardı da. Bunun üzerine Ebû Cehil dedi ki, Kur’an hakkında öyle bir şey söyle ki kavmimiz ondan uzaklaşsın ve temayül etmesin. Uzun düşüncelerin sonunda Kur’an’ın etkileyen bir sihir ve beşer sözü olduğuna karar verdi. Bunun üzerine aşağıda serdedeceğimiz ayet-i kerîme nazil oldu:


“Doğrusu o, düşündü ve ölçüp biçti. Canı çıkası, nasıl da ölçüp biçti. Sonra yine canı çıkası nasıl da ölçüp biçti. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Ve dedi ki: Bu; sadece öğretile gelen bir büyüdür. Bu; ancak bir insan sözüdür.” (Müddesir 18-25)

Buna benzer ayetleri çoğaltmak mümkün. Ama konunun anlaşılması bakımından bu iki ayet-i kerîmenin kifayet edeceğini düşünüyorum.

Yapılan işkence ve propagandaların hiçbirisi, İslâmî davetin ilerlemesine mâni olamadı. Bilakis Allah’ın nusretiyle ikame edilen İslâm Devleti ile İslâmî dâvet tüm Arap Yarımadasına yayıldı. Ve bu İslâm Hilâfet Devleti’nin varlığı boyunca devam ede geldi.

Bugün de Hz. Peygamber’in verdiği mücâdelenin aynısının verildiğini kolaylıkla müşahede edebiliyoruz. Şöyle ki; nasıl ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah’ın dininin hayata hâkim olması için oluşturduğu kitlesiyle şer’î bir metot takip etti ise bugün de Allah’ın dinini hayata hâkim kılacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin ikamesi için şer’î metodu takip eden siyasi bir kitle olan Hizb-ut Tahrir vardır.

Ve Hizb-ut Tahrir İslâm Ümmetine bu farzla çalışması için dâvette bulunmaktadır. Bu kitlenin hayırlı ve muhlis mensupları gün geçtikçe İslâm Ümmetinin sevgisine mazhar olmuş ve Allah’ın dinini ikame etmenin mücadelesini verirken İslâm Ümmetini arkasına almayı başarmıştır Allah’a hamdolsun...

Dünyanın dört bir yanından yükselen Hilâfet sesleri inkârcıların kulaklarını tırmalamakta ve bundan ötürü güzelim uykuları kaçmaktadır. Ve maalesef yukarıda da ifade ettiğim gibi fikirlere fikirle karşılık vermeyince mezkûr üsluplara/yöntemlere başvurmaktalar. İşte bu yüzden Nübüvvet döneminde sahabelerin karşılaştıkları sıkıntıların aynısına, bu kitle mensupları da mâruz kalmaktadır. Kitle mensupları işkence görmekte ve propagandanın bin bir türlüsüyle karşı karşıya kalmaktadır.

İnkâr edilemeyecek kadar açık olan bir husus vardır ki o da İslâm dâvetiyle uğraşanların mâruz kaldıkları sıkıntılar, Sünnetullah’ın bir parçasıdır.

Dün İslâmî dâvet için her şeylerini feda etmiş samimi erler vardı. Bugün de Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olması için her şeylerini feda etmeye hazır nice erler vardır. Hiç bir işkence, propaganda, zalimin zulmü, kınayıcının kınaması o yüce erleri davalarından alıkoymamıştır, koymayacaktır da bi iznillah. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:


“Müminler arasında öyleleri var ki, Allah'a verdikleri sözde dururlar. Kimileri sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimileri de şehitlik beklemektedir.” (Ahzap 23)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz