YA RIZA-İ İLAHİ YA DA…

Abdullah İmamoğlu

Hatırlayacağınız üzere Şubat sayımızda “Menfaat, ilişkiler ve ameller için ölçü değildir” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Bu ayki kaleme aldığım makale konu itibariyle benzerlik arz etmektedir. Ama gönül Şubat ayında kaleme aldığım mezkûr yazının o konu hakkında yazılan son yazı/makale olmasını arzulardı. Ama maalesef. Arkamızda bıraktığımız yerel seçim hengâmesi bu makaleyi kaleme almama asıl neden olmuştur…

Müslümanlar aylar öncesinden sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağına endekslenmişken, kimin kazanıp kimin kaybedeceği konusu spekülasyon malzemesi olurken, “ben bu seçimden kazançlı mı yoksa zararlı mı çıktım” yada “bu seçimlerde kazandım mı yoksa kaybettim mi” sorgulamasını yapan kimselerin nadirattan olduğuna üzülerek de olsa şahit olduk. Evet, bu sorgulama bir Müslüman açısından önemli, önemli olduğu kadar da mecburidir.

Niçin mi?

Çünkü Allah’ın Rıdvan’ı bu sorgulamadan geçmektedir. Çünkü Allah katında neyin kazançlı neyin zararlı olduğu ancak bu sorgulamanın neticesinde idrak edilebilir. Yani kısacası meşru dairede yapılan bir tercih/seçim Allah’ı memnun eden bir tercih olurken, tam aksine meşru dairede olmayan bir tercih/seçim Allah’ı gadaplandırmaktadır.

Mademki maksat Allah’ı razı etmek ben de buradan hareketle özelde geçtiğimiz yerel seçimlerde genelde ise hayatın her alanında amellerdeki belirleyici faktör üzerinde durmak istiyorum.  Makalemi şöyle tasnif ettim; amelin önemi, amellerde ölçü ve konuya mutabık örnekler. Detaylandıracak olursam şöyledir;

Amelin Önemi

Bu dünyaya Allahu Teâlâ’ya kulluk vazifesi için gönderilen insanoğlunun bu kulluk vazifesinde başarıya ulaşabilmesi iki temel esas üzere oturur. Ki Kur’an ayetlerini inceleyen bu esasların iman ve salih amel olduğunu görecektir. Buna yönelik birçok ayet-i kerime mevcuttur. Örnek olması adına bir tanesini zikredecek olursak. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


“İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır”. (Bakara 82)

Bu ve buna benzer ayetlerden, cenneti kazanabilmenin, Rıza-i İlahiye mazhar olabilmenin yolu salih amelden geçtiği anlaşılmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi gerek son seçimlerle alakalı olsun gerekse genel manada amelî boyutu kapsayan her şey olsun Müslümanlar olarak “amel” olgusunu küçümsüyoruz. Sanki amellerimizin ama her türlüsünden -küçüğünden büyüğüne kadar- hesaba çekilemeyecekmişiz, şeriatın bazı hükümlerde düzenlemesi yokmuş gibi bir algı var. Yani şöyle demek istiyorum; kime sorsak amelî bir eylem olan namazdan kendisinin mutlaka hesaba çekileceğini ve şeriatın namazla alakalı bir düzenlemesinin olduğunu bilirken ve de ikrar ederken, belki de aynı kimse Demokrasi meselesinde şeriatın düzenlemesini ignor (kulak arkası) etmektedir.

Hâlbuki o da amel ötekisi de... Ve inanın biz amellerimizin her birisinden hesaba çekileceğiz. Ama her birisinden… Bakınız bu konuyla alakalı olarak Âlemlerin Rabbi Zü’l Celâli ve’l İkram ne buyuruyor: 


“Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından (amellerinden) dolayı sorguya çekeceğiz.” (Hicr 92-93)

Başta dediğim gibi mademki bizler gayelerin gayesi olan rıza-i İlahiye mazhar olmak istiyoruz. Ve bunun yolu iman ve makbul amel, öyleyse kendimizle tenakuz (çelişkiye düşmek) etmememiz gerekmektedir. Yani rıza-i İlahiye uygun düşen amel ne ise onu sergilemek gerekir. Kısacası amellerimizin her birisini O’nun rızasına uygun düzenlemeliyiz. Peki, Allahu Teâlâ amelin hangisinden razı? Eğer bu soruyu biraz farklı bir vecih ile soracak olursak, amellerde ölçü ne olmalıdır?

Amellerde ölçü ne menfaat ve zarardır, ne de akıldır. Bilakis Şer’î hükümdür.

Maalesef günümüzde -nedense bu seçim hengâmesinde biraz daha barizleşmektedir- bir ameli yapıp yapmamada menfaat ve zarar ölçü kabul edilir oldu. Yani pragmatizm. (Ayrıntılarına girmiyorum bakmak isteyen Şubat sayısına bakabilir). Düşünün bir, bir amel gerçekleştireceksiniz ve bu amelle maksadınız Allah’ı razı etmek olacak, ama gel gör ki ameli yapıp yapmamadaki ölçünüz kendiniz olacak. Dikkat edin kendiniz dedim. Yani kişinin kendisi. Neden mi? Çünkü menfaat ve zararı tayin eden kişinin kendisidir. İyi gördüğünde menfaat, kötü gördüğünde ise zarar vardır. Ve de bu yaklaşımdan hareketle kompozisyon şu şekilde oluşmaktadır. Menfaati olan amel yapılır zararlı olan amelden kaçınılır. Hâlbuki en başından beri söylemeye çalıştığım şey şu; Razı edilmek istenen Allah Celle Celâlehû ise eğer -ki mutlak öyledir- o zaman neyin faydalı neyin de zararlı olduğunu tayin eden O’dur. O, olmalıdır.

Örneklendirelim,

Zalim yöneticilere karşı hakkı söylemek, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek davetin en hayırlı olanıdır. Davetin en hayırlı olanı olmakla beraber en zor ve meşakkatli olanıdır. Zalim statükocular kendileriyle siyasi ve fikrî çatışmaya giren hakkın münadileriyle, davet taşıyıcılarıyla daima çatışma halinde olmuşlardır. İslâm Davetini taşımak gibi onurlu bir vazifeyi yüklenen hayrın davetçileri, yeri geldiği zaman bu uğurda hapse girmişler, eziyetler görmüşler ve yeri geldiği zaman Cennet karşılığında canlarını ve mallarını vermişlerdir.

Bazı kesimler bu şekilde davetin yüklenilmesini doğru bir davet yöntemi olarak görmeyerek, mevcut zalim yöneticilerle çatışma halinde olmayı ‘bile bile kendini tehlikeye atmak’ şeklinde algılamaktadırlar. Yani fayda ve zararı ölçü kabul etme yaklaşımı… Ya da demokrasiyi destekleyenleri örnek verecek olursak şöyle bir argümanla karşılaşırız genelde; “aslında demokrasi bir araçtır, amaç değil” “oyumuzu Müslümanlara atmayalım da diğer hainler mi geçsin başa?” “sorumluluğumuzu bilip oyumuzu atmamız lazım, atılmayan her oy hainlere gitmektedir...” vs. Bu argümanların hepsi aklîdir ve pragmatiktir. Hiçbir şer’î dayanağı yoktur.

Bu konuda delillerin malum olması nedeniyle sadece fayda ve zararın amellerde ölçü olmayacağını tam aksine Şâri’nin ölçü olacağını beyan eden iki ayeti kerimeyi paylaşmak istiyorum. Şöyle buyurmaktadır:

“Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih görürsünüz hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen de bir şeyi seversiniz, hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.” (Bakara 216)

Başka bir ayette şöyle buyrulur:


“Allah ve Rasulü, bir iş için hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzap 36)

Amellerin tayininde aklın hiç ama hiçbir rolü yoktur. Aklın alanı bellidir. Aklın hakem olacağı alan sınırlıdır ve bu alan akidedir. Amellerde ölçünün akıl olmayacağını belki ciltlerce kitap değerinde Hz. Ali Kerrem Allahu Vechehu’nun şu veciz ve etkin sözü ile desteklemek istiyorum:

Eğer ki amellerin tayininde akıl hakem/belirleyici olsaydı biz ayaklarımızı mesh ederken üstünü değil altını mesh ederdik.” Var mı başka söze hacet? Bence yok…

Menfaat ve zararın amelin tayininde ölçü olmadığını saadet asrından, Medine’de İslâm Devleti’nin ikamesinde kamuoyunun mimarı Musab bin Umeyr RadiyAllahu anh’dan örnek vermek istiyorum. Bildiğiniz gibi Musab RadiyAllahu anh Mekke’nin en zengin kimselerinden idi. Rasullah’ın Mekke’de davet çalışmasıyla birlikte Müslüman oldu. Ama şurayı belirtmeden geçemeyeceğim. Hani zengindi dedim ya. Nasıl bir zenginlik ben söyleyeyim siz tasavvur edin. Giydiği bir elbiseyi bir daha giymeyecek kadar bir zenginlik… Çok zengin bir ailenin çocuğuydu genç Musab. Ama İslâm’la tanışmasıyla birlikte annesinin Musab’a olan baskıları ve zulümleri de artmıştı. Ve bu baskılar da fayda vermeyince annesi Musab’ı Allah’ın dinini ve Rasulü’nün getirdiklerini terk etmemesi halinde mirastan faydalanamayacağıyla tehdit etmiştir. Yani eğer ki Musab RadiyAllahu anh annesinin dediklerini dinlemez ve Allah’a ve Rasulü’ne kulak verirse zenginlikten nasibi olmayacaktır. Ve bu aşamada Musab bir karar vermeli.

Ne yapmalı acaba?

Takiyye mi?

Yoksa şimdilik zenginliği tercih edip tedrici uygulamayla ilerde İslâm’dan olduğunu izhar etmek mi?

Ya da Müslüman akıllı olmalıdır argümanından hareketle ilerde İslâm için bu zenginliği kullanabilmek adına bir tercih mi yapmalı?

Yoksa ne olursa olsun isterse menfaatlerin âlâsıyla çatışsın Allah’ın razı olacağı şeyi mi tercih etmeli? Musab RadiyAllahu anh bir tercih yapmalıydı. Hem de çok önemli bir tercih. Peki, Musab ne yaptı? Hiçbir menfaat gözetmeden, aklî argümanlar ileri sürmeden Rabbinin rızasını tercih etti. Ve öyle bir tercih yaptı ki kardeşlerim, vallahi Uhud’da şehit düştüğünde; eskiden giydiği bir elbiseyi bir daha giymeyen Musab’ın üzerindeki elbiseyle baş tarafını örtseler ayakları açık kalıyor, ayaklarını örtseler baş tarafı açık kalıyor. SubhanAllah bu nasıl bir tercih? Bu nasıl bir seçim? Allah bizlere de Musab gibi hiçbir menfaat gözetmeden ve aklî argümanlara teslim olmadan tercih yapabilmeyi nasip etsin (amin).

Kardeşlerim!

Evet, eğer ki derdimiz Allah’ın rızasını kazanmaksa bu ancak Allah’ın razı olduğu amelleri yerine getirmekle gerçekleşir. Ve bu da bir tercih meselesidir. Yani seçmek lazım gelir. Neyi? Ya Allah’ın razı olduğu amelleri ya da tam tersi gadablandığı amelleri. Ama işin en nihayet vardığı nokta bir tercih meselesidir. Ya rıza-i İlahi ya da değil.

İşin hakikati ameller konusunda şer’î hükmün ölçü kabul edilmiyor olması bizleri gerçekten ciddi manada üzmektedir. Samimiyetime inanın bu konu ben denizi kederlendirmektedir. Amellerde ölçünün şer’î hüküm olduğunu anlatırken kardeşlerimizde “amaların” çoğaldığına şahit oluyoruz. Hadi “ama” dedin bari delil getir. Öyle değil mi?

Ama her ne kadar kederlensek de, gözlerimizden bu gerçekleri anlatırken yaşlar aksa da, kalplerimiz mahzun olsa da şu hadis bizim şiarımızdır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

“Gözler ağlar, kalp üzülür. Biz Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime bile söylemeyiz.”

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz