ZAN, GIYBET VE TECESSÜS

Murat Savaş

Sevgili okurlar, malumunuz insan içgüdü ve uzvi ihtiyaç sahibi akledebilen bir varlıktır. İnsan bu içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını doyurmak için çeşitli ameller yapar. Yani insanın yapmış olduğu fiillerin arkasında ya bir içgüdü ya da bir uzvi ihtiyaç vardır. Ayrıca insan çeşitli sorulara cevap bulmak için akli ameliye gerçekleştirir. Fakat insandan sadır olan bütün fiiller beraberinde sorunları da getirir. Zira dinamik enerji yalnızca doyum arzulayıp bu doyum keyfiyetinin nasıl olacağı hususunda herhangi bir fikir vermez, hangi doyumun kendisi için daha iyi olduğunu belirleyemez. O halde insan davranışları “çözümlemeye muhtaç bir sorunlar yumağıdır” dersek yanılmış olmayız. Bu insanın ferdî davranışlarıyla alâkalı bir değerlendirmedir. Bir de insanın başka insanlar, yani toplum ile birlikte yaşadığını düşündüğümüzde insanın hayatı başlı başına bir sorunlar yumağıdır. Böylece insan bu davranışları gerçekleştirirken aynı zamanda davranışlarından kaynaklanan sorunları çözümleyen bir nizama muhtaçtır.

İşte Allah Celle Celâlehû, Rasulü Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla gönderdiği İslâm dini sayesinde insanın bütün problemlerini çözmüştür. Yine O’nu kıyamete kadar insanlığa hidayet ve nur olarak değişmeyen bir nizam olarak da seçip beğenmiştir. İslâm dini insanın tüm problemlerini çözmektedir. Zira İslâm; insanın Rabbi ile, insanın kendi nefsi ile ve insanoğlundan diğerleri ile arasındaki ilişkileri düzenleyen semavi bir dindir. Kısacası İslâm tüm hayatı kuşatan ve tüm hayat sorunlarına kıyamete kadar çözümler üreten bir dindir.

Dolayısıyla İslâm elimiz, ayağımız vb. uzuvlarımızla yaptığımız fiillere şer’î hitapla bir rahmet olarak hükümler getirdiği gibi dilimiz, gözümüz ve bir kimse hakkında ortaya koyduğumuz düşünce fiiline dair de hükümler getirmiştir. Zira amel yalnızca yemek-içmek, oturmak-kalkmak, ibadet etmek, koşmak-yürümek değil, bunlarla birlikte göz, dil ve beyin gibi her bir organımızdan kaynaklanan bütün davranışlardır. Dolayısıyla insandan yeme-içme şeklinde somut ameller sadır olabileceği gibi, düşünme ve tasavvur şeklinde soyut ameller de sadır olmaktadır.

Kerim kardeşlerim altını çizmek istediğim nokta şu ki; İslâm bizim yalnızca somut amellerimizi çözümlemiyor, ayrıca soyut amellerimizi de çözümlüyor. Böyle anlaşılmadığı takdirde insanı iyi anlamadığımız gibi İslâm’ı da yarım anlamış ve yarım almış durumda oluruz Allah korusun. Bu kısa mukaddimeden sonra konumuz çerçevesinde bu makalemizde insanın dili, gözü ve düşüncesiyle işleyeceği fiillerden olan zan, gıybet ve tecessüs ameli hakkında şer’î hükmü anlamaya çalışacağız inşaAllah…

Zan;

Allah Azze ve Celle yüce lisanı Kur’an’ı Kerim’de zan hakkında şöyle buyurmaktadır;

“Onların çoğu zandan başka bir şeye tâbi olmaz. Şüphesiz zan haktan bir şey ifade etmez…” (Yunus 36)

Bunun gibi Kur’an’da birçok yerde geçen zanna uymakla alakalı hususların bizim konumuz olan zan hususunda olmadığını belirtmek isterim. Zira bu ayetlerdeki zan konusu akide hakkında olup bu hususta zaten zanna uymak ister iyi zan olsun ister kötü mutlak olarak haramdır. Zira akide ancak yakinden alınır. Bu hususta gerek haleften gerek seleften fakihler arasında ihtilaf yoktur. Daha kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyenler köklü değişim yayıncılığın yayınladığı Haber’ul Vâhid adlı kitaba ya da İslâmî Şahsiyet kitabına başvurulabilir.

Zan hususundaki konumuza bir Müslümanın bir kardeşi hakkındaki iyi veya kötü düşüncesiyle yani fıkhi manadaki zanla sınırlandırarak başlamak gerekmektedir. Öncelikle zan; bir şey veya bir konu hakkında delil olmadığı halde o şeyin sana öyle gelmesidir. Sana öyle gelen şey ister iyi olsun ister kötü olsun delil yoksa ya da açıktan yapılmamışsa bu zandan başka bir şey değildir. Sana öyle gelen şey şüpheden daha kuvvetli ise bu zandır ve galebe-i zanna kadar yükselebilir. Fakat galebe-i zan da ancak bazı emareler sonucunda oluşabilir. Aksi takdirde yalnızca zan olarak kalır. Yine zan kelimesini günümüz Türkçesine varsayım olarak da çevirirsek hata etmiş olmayız. İşte bizim konumuz da bir Müslümanın başka bir Müslüman kardeşi hakkında zanda bulunması olacaktır inşallah.

Bu konuyu ulema hüsnü zan (pozitif varsayım) ve sui zan (negatif varsayım) olarak yani iyi zan ve kötü zan olarak ikiye ayırmışlardır. Hüsnü zanna gelince; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur;

“Mü’min erkek ve kadın, onu (iftirayı) işittiklerinde keşke vicdanları ile hüsnü zanda bulunsalardı ve “bu apaçık bir iftiradır” deselerdi.” (Nur12)

Kerim kardeşlerim açıktan bir günah işlediği görülmemiş, salih-saliha kimseler hakkında hüsnü zanda bulunmak vacip olmasa da hasen ahlaktan sayılmış ve Müslüman’ın vasıflanması gereken bir vasıf olarak görülmüştür ki bu ayrıca menduptur.

Müslüman hakkında sui zanda bulunmaya gelince; muhakkak ki bu haramdır. Zira Allah Subhanehû ve Teâlâ Hucurat Suresi’nde şöyle buyurmuştur;

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü bazı zan günahtır…” Usule göre bir Müslüman ya bir farzı terk etmesinden ya da bir haramı işlemesinden dolayı günahkâr olabilir. Sünnet’in terkinden veya mekruhun işlenmesinden dolayı kimse günahkâr olmaz. Bu ayette ise Allah Azze ve Celle bizden fiilin terkini talep etmiştir ve bu talep kesin bir taleptir. Bu talebin kesin olup olmadığını anlamak için başka hiçbir karineye de ihtiyaç yoktur. Zira işlenmesinden dolayı insanı günahkâr kılan tek fiil haram olan fiildir. Ayet de ise insanın bu fiil yüzünden günahkâr olacağı açıkça bildirilmiştir. Konuyla alâkalı olarak rahmetli Seyyit Kutub bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir;

“…mademki yasak; zanların birçoğundadır ve kaide olarak bazı zanlar günahtır. Şu halde ayeti kerime kötü zandan tamamen kaçınmayı ima etmektedir. Zira kişi hangi zanların günah olacağını bilemez. Böylece vicdanlar temizlenmekte ve kötü zanlara bulaşarak günaha girilmesi önlenmektedir. Her türlü şüphe ve zanlardan uzak olarak tertemiz bırakılmaktadır. Kardeşlerine karşı kötü zannın yıpratacağı hiçbir husus bulunmaksızın sevgi beslenmesi sağlanmaktadır…

Ama İslâm meseleyi vicdanları ve kalpleri temizleyerek bu temiz noktada olduğu gibi bırakmaz. Bilakis bu hüküm bir teamül olarak yerleşir. İnsanların yaşadıkları temiz toplum içerisinde konulan hukuk prensipleri arasında bir çit olur. Kimse zanlara göre muaheze edilmez. Şüpheye göre hüküm verilmez. Ve mahkemede zan bir esas olmaz. İnsanlar hakkında karar vermek için zanlarla hareket edilmez. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyurur ki: ‘‘Zannettiğin zaman tahkik etme.’’ Yani insanlar toplum içinde temiz olarak kalmalıdır. Hak ve hürriyetleri korunmalı saygı görmelidirler. Yaptıkları şeyin gerçek olup olmadığı tam olarak vuzuh buluncaya kadar hiçbir şekilde muhakeme edilmemelidirler. Etraflarında dönüp dolaşan zanlara göre araştırma ve takibat mevzuu olmamalıdırlar.’’

Seyyit Kutub’un da işaret ettiği gibi mesele İslâm’ın ortaya koyduğu yüksek hedeflerden olan insani kerametle (haysiyet, onur) alâkalı olup ciddi bir meseledir. Allah Rasulü Aleyhi’s Salatu ve’s Selam bu hususta şöyle buyurmuştur:

‘‘Zandan uzak durun! Çünkü zan sözün en yalanıdır. Başkalarının gizli konuştuklarını yaymayın! Tecessüs etmeyin! Gereksiz yere rekabete girmeyin! Birbirinizi kıskanmayın! Birbirinize kin tutmayın! Birbirinize sırt çevirmeyin! Ey Allah’ın kulları, Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun!” (Ebu Hureyre-Buhari)

Ve bir kimse sırf zannına dayanarak bir kimseden davacı olursa iddiasını ispat etmekle mükellef olur aksi takdirde kendisine ceza-i müeyyide uygulanır.

“İffetli kadınlara zina suçu atıp ta sonrada dört şahit getiremeyenlere de seksen değnek vurun ve ebedi olarak bunların şahitliğini kabul etmeyin. Bunlar öyle fasık kimselerdir.” (Nur 4)

Zahiren, görünüşte hayırlı ve salih-saliha olan mü’minler hakkında sui zanda bulunmak caiz değildir, bilakis böyle kimseler hakkında hüsnü zanda bulunmak menduptur. Zahiren, görünüşte çirkin ve şüpheli olan Müslüman’a gelince; ona sui zanda bulunmak Buhari’nin rivayet ettiği Aişe RadiyAllahu Anhâ hadisinden dolayı caizdir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Falan ve filan kimsenin dinimizden bir şey bildiklerini zannetmiyorum”

Tecessüs;

Tecessüs zan konusunu bir ileri boyuta taşır yani bir kimse kardeşi hakkında zannettiği şeyi ortaya çıkarmak ve konunun iç yüzünü öğrenmek adına araştırırsa bu sefer kardeşi hakkında tecessüs yapmış olur. Tecessüs, herhangi bir şeyin iç yüzünü, gizli tarafını, kusurunu araştırma, araştırma merakı, merak gibi anlamlara gelir. Tecessüs kelimesi ‘cesse’ fiilinin ‘tefa’ale’ babının mastarıdır. Casus kelimesi de aynı kökten türetilmiştir. Tecessüs kelimesi daha çok kötülükleri, kusurları araştırmada kullanılan bir tabirdir. Tahassüs kelimesi ise daha çok hayırlı şeyleri araştırmada kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ Yakup Aleyhi’s Selam’ın oğullarına şöyle dediğini haber vermektedir;“Ey oğullarım gidin Yusuf’u ve kardeşini iyice (tehassus edin) araştırın” (Yusuf 87)

Ancak her iki kelime de kötülük ve kusurları araştırmada da kullanılabilir. Evzai tecessüsün herhangi bir şeyi araştırma anlamına, tahassüsün de bir topluluğun konuşmalarını onlar istemediği halde dinlemek veya kapıları dinlemek anlamına geldiğini söylemektedir. (İbn Kesir Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim İstanbul 1985. 7/358.)

Birçok hadislerde yapılması yasaklanan tecessüs Kur’an’ı Kerim’de sadece Hucurat Suresi 12. ayette geçmiştir. وَلَا تَجَسَّسُوا “…Tecessüs etmeyin…’’ Zan hususunda hemfikir olan aynı fakihler kardeşinin gizli hallerini araştırmanın da haram olduğunu söylemişlerdir. Zira ayeti kerimede Allah Subhanehû ve Teâlâ fiilin terkini talep etmiş, talebin kesin talep olduğuna bazı hadisler karine olmuştur. Rasül SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu;

“Ey dili ile inanıp, iman kalbine işlemeyenler topluluğu, Müslümanları gıybet etmeyiniz. Onların ayıplarını araştırmayınız. Kim onların ayıplarını araştırırsa Allah da onların ayıplarını araştırır. Allah kimin ayıbını araştırırsa onun evinin içinde dahi ayıbını açar, perişan eder.” (Ebu Davud Edeb 40-Tirmizi Birr 84)

Bir adam İbn Mes’ud’a gelerek ‘‘Falancanın sakalından içki damlıyor’’ dedi. İbn Mes’ud ise ona şu şekilde cevap verdi: ‘‘Biz tecessüs etmekten nehy olunduk. Ancak açığa vurduğu zaman onu yakalayabiliriz.’’ Mücahit de ‘‘Birbirinizin kusurunu araştırmayın’’ ayetinden maksat “Açığa çıkanı alın, gizli kalanı bırakın demektir” diye bu hususta açıklamada bulunmuştur. (Seyyit Kutub Fi Zilâli’l-Kur’an)

Bir kimsenin gizli hallerini araştırmak ister gözü ile takip ederek, ister kapı dinleme şeklinde olsun isterse de teknolojik şekilde telefon dinleyerek, gizli kamara yerleştirerek veya dinleme cihazı yerleştirerek olsun mutlak olarak haramdır. Bu hususta bir kimsenin birinin gizli halini araştırmasıyla devletin vatandaşlarının gizli hallerini araştırması arasında da bir fark yoktur. Günümüzde devletin vatandaşlarını bu şekilde araştırarak mahkemelerde delil olarak kullanması meşru olmuştur. Ancak İslâm Hilâfet Devleti’nde bu tür uygulamalar mutlak olarak yasaklanır. Meseleye günahı ifşa olanın cezalandırılması, gizli kalanın ise yaptığının yanına kâr kalması şeklinde bakmak büyük hatadır. Zira hayat yalnızca dünya hayatı değil işin sonunda bir de ahiret vardır. Üstelik günahının cezasını bu dünyada çekenler cezası ahirete kalanlardan daha kârlıdır. Çünkü dünyada verilen şer’î cezalar ahiretteki cezayı kaldırır. Hem gizli işlenen günahlar hiçbir şekilde topluma zarar vermez, ancak açıktan yapılan günahlar toplumu olumsuz etkileyebilir. Fakat böyle kimselerin cezalandırılması toplumun olumsuz etkilenmesinin önüne geçtiği gibi bir de ibret teşkil eder. Bundan dolayı İslâm insanların gizli hallerini araştırmayı yasaklamıştır.

Bu yasaklama genel bir yasaklamadır ve tahsis edici bir delil varit olmadıkça genelliği üzere kalır. Aynı şekilde bu genellik hem Müslüman hem de zımmîleri de kapsamaktadır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem el Mikdâd ve Ebi Umâme’den rivayet edilen bir hadiste;

“Emir (yönetici) insanlar arasında şüphe peşine düşerse onları ifsat eder” buyurmaktadır. Hakkında tecessüs yapmanın caizliğine işaret eden delillerin olduğu konular bundan istisnadır. Bu çerçevede devletin fiili harbi durumda olan devletler hakkında tecessüs yapması vacip olduğu gibi hükmen harbi durumda olan devletlerin durumlarını, onların ülkemizdeki elçi ve konsolosluk çalışanlarının araştırılması da caizdir. Ancak onların zararından korkulursa bu vaciptir. Ayrıca kendi vatandaşımızdan olsa bile fiili veya hükmen harbi devletler ve onların elçi ve benzeri çalışanlarıyla sıkı ilişkileri olanların tecessüs edilmesi caizdir. Ancak bunun olabilmesi için iki şart vardır.

Birincisi: İster Müslüman ister zımmi olsun fiili veya hükmen muharip olan devletlerin yetkilisi kişilerle içeride veya dışarıda normal olmayan ilişkilerinin ilgili daireler tarafından tespit edilmesi.

İkincisi: Yapılan bu tespitin Muhtesip Kâdısı’na iletilip, Kâdı’nın bu konuda Müslümanlar aleyhine bir zarar olduğu görüşünde olması gereklidir. Bu çerçevede yapılan tecessüslerin cevazını gösteren deliller de mevcuttur ancak konuyu uzatmamak için buraya almıyorum.

Gıybet;

İslâm bunun gibi insanın diliyle işlediği fiillerden olan gıybet etmeyi de haram kılmıştır. Zira gıybet de insan şerefini zedeleyen hususlardandır. Gıybet genelde “bir kimseye yüzüne söylemenden hoşlanmayacağı şeyi arkasından söylemek’’ olarak tarif edilmiştir. Fakat daha doğru olan, kardeşini hoşlanmadığı, kerih gördüğü bir şeyle anmandır. Bu hususta toplumda bir yanlış algılama söz konusu olmuştur ve sanki gıybetini ettiğin şahısta o vasıf varsa bu gıybet olmuyormuş gibi anlaşılmıştır. Hâlbuki bahsettiğin vasıf o kimsede mevcut ise işte bu gıybetin ta kendisidir. Aksi takdirde yani mevzusunu ettiğin o haslet o kimsede bulunmuyorsa bu bir iftiradır. Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor:

“Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam buyurdular ki; ‘‘Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?’’ ‘‘Allah ve Rasulü daha iyi bilir.’’ dediler. Bunun üzerine: ‘‘Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!’’ açıklamasını yaptı. Orada bulunanlardan biri ‘‘Ya benim söylediğim onda varsa.’’ dedi. Aleyhi’s Salatu ve’s Selam; ‘‘Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir.” (Ebu Davud-Tirmizi-Müslim)

Görüldüğü gibi dedikodusunu yaptığın husus kardeşinde mevcut ise dahi bu gıybettir ve hem gıybet hem de iftira haramdır.

“…kimse kimseyi gıybet etmesin. Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır, işte bundan tiksindiniz değil mi?”

Allah Azze ve Celle Enam Suresi 145. ayette domuz etini haram kılmakla kalmayıp رِجْسٌ ‘ricsun’ kelimesiyle bizi tiksindirmiştir. Aynı şekilde gıybeti de ölü kardeşinin etini yemeye benzeterek ondan da tiksindirmektedir. Müstevrid RadiyAllahu Anh anlatıyor:

“Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam buyurdular ki; Kim bir Müslüman’ı gıybet ve şerefini payimal etmek suretiyle tek lokma dahi yese, Allah ona mutlaka onun mislini cehennemde tattıracaktır. Kim de (malı, makamı olan büyüklerden) bir adam sebebiyle bir makam elde eder (orada salâh ve takva sahibi bilinerek para ve makama konmak için riyakârlıklara girer)se Allah Teâlâ hazretleri Kıyamet Günü onu mürailer makamına oturtarak rezil eder ve mürailere münasip azapla azaplandırır.” (Ebu Davud Edeb)

Birinin sözünü başka birine taşımakta gıybet çerçevesinde değerlendirilir ve bu da haramdır. Huzeyfe RadiyAllahu Anh’ın rivayet ettiği bir hadiste Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem;

“Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir” buyuruyor. Müslim’in rivayetinde ise

Nemmam cennete girmeyecektir” şeklinde geçmektedir. (Buhari Edeb-Müslim İman-Ebu Davud Edeb-Tirmizi Birr)

Kerim kardeşlerim gıybet etmek haram olduğu gibi gıybet işitmek de haramdır. Bizler zannediyoruz ki ben gıybet yapmadığım zaman bu günahtan beri olurum. Bunun günahı gıybeti yapanadır. Hâlbuki durum hiç de öyle değildir. Zira gıybetçiye bu fırsatı veren ve sükût edip onu dinleyen kendisidir. Dolayısıyla gıybet dinlemek, buna imkân vermek ve o konuda sabit kalmak haramdır. Bu hususta Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

“Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler” (Mü’minun 3) Bu tür bir fiille karşılaşan kimse ise gıybetçiye karşı kardeşini korumalı ve buna gücü yetmiyorsa onu dinlememelidir. Gıybetçi ısrar ederek söz taşıma ve gıybete devam ediyorsa selam deyip oradan ayrılmalıdır. Muaz İbnu Esed el-Cüheni RadiyAllahu Anh anlatıyor:

“Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam buyurdular ki: Kim bir mü’mini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse, Allah da onun için Kıyamet Günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de Müslüman’a kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu Kıyamet Günü, Cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder.” (Ebu Davud Edeb)

İlgili ayet ve hadisler bu üç konuyu yani zan, tecessüs ve gıybet konusunu aynı anda hep birlikte zikretmiş ve üçünü birden haram kılmıştır.

“Ey iman edenler, zannın birçoğundan sakının. Çünkü bazı zan günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kimse kimseyi gıybet etmesin. Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır, işte bundan tiksindiniz değil mi? Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah Tevvab’dır, Rahim’dir.” (Hucurat 12)

Bütün Müslümanların bu tür hatalara düşmekten sakınması gerektiği gibi, bir dava taşıyıcısının öncelikli olarak bu haramlardan uzak durması gerekmektedir. Zira o herhangi bir Müslüman değil, sözüyle ve fiilleriyle diğer Müslümanlara örnek olma özelliğine sahip, boş sözlerle uğraşmayan, hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağıran eden bir davetçidir. Bizler akidemizden çıkan çözümleri ilk önce pratik hayatta uygulayan ve uygulanır bir nizam olduğunu tüm insanlığa gösterenler olmak zorundayız. Şunu da unutmayalım ki yukardaki zan, gıybet ve tecessüsü haram kılan ayet; إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Mü’minler ancak kardeştirler…” (Hucurat 10) ayetinden sonra gelerek kardeşin kardeşe zaten bu tür işleri yapmaması gerektiği mesajını vermektedir. Unutmayalım ki kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamayız. Hiç kimse kendisinin arkasından bu tür işler çevrilmesinden hoşlanmaz.

Bununla birlikte bu makaleden bütün fısk ve günahları örtmeliyiz gibi bir anlam da çıkartmamalıyız. Çünkü bazı günahlar bilerek işleniyorsa veya açıktan yapılıyorsa bunları ilgili kişilere veya başkalarına taşımak ne zandır, ne tecessüstür ne de gıybettir. Zira ulema altı sebepten dolayı gıybeti mubah görmüşlerdir ki bunlar; zulüm görmek, münkeri değiştirmek için yardım istemek, fetva sormak, Müslümanları şerden sakındırmak, açıktan açığa günah işleyeni fıskı ve bid’atı ile anmak ve tanıtmaktır. En-Nevevi, el-Ezkâr’da şöyle demiştir; Bu sebeplerin ekseriyetinde gıybetin caizliği üzerine icma hasıl olmuştur.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Ne fasık ne de mücahir (günahı açıktan işleyen) için söylenen gıybet sayılmaz. Mücahir olan hariç bütün Ümmetim affa mazhar olmuştur.” (Buhari) Ayrıca ibn Mes’ud’un sözünden de bu anlaşılmaktadır. Bir adam ibn Mes’ud’a gelerek; “Falancanın sakalından içki damlıyor” dedi. İbn Mes’ud; “Biz tecessüs etmekten nehy olunduk. Ancak açığa vurduğu zaman onu yakalayabiliriz” dedi. Mücahit de “Birbirinizin kusurunu araştırmayın.” ayetinden maksat ‘‘açığa çıkanı alın, gizli kalanı bırakın’’ demektir şeklinde açıklama yaptı.

Burada neyin gıybet olduğunu anlamanın yolu, bir kardeşinden bir hata zahir olduğu zaman önce ona nasihat etmelisin ki o şeyi hata ile yapmışsa bir daha yapmayacaktır. Fakat aynı hatayı yapmaya devam ediyorsa o zaman o günahı bilerek ve kasıtlı yapıyor demektir. Bu durumda o şeyi başkalarına söylemende bir beis yoktur. Hatta bazı durumlarda fasık kimsenin fasıklığını duyurmak gerekir ki onun şahitliği kabul edilmesin veya başka kimseleri aldatmasının önü kesilsin.

Hülasa bazı kimselerin açıktan işlediği günahları idareci ve ilgili kişilere bildirmekte bir sakınca yoktur ki bu gerekli bir şeydir. Allah hepimizi bu tür günahlara düşmekten beri eylesin. Söylediklerimiz ve işittiklerimizle âmil olmayı nasip etsin. Dava arkadaşlarımızı bizleri nasihatıyla düzelten hayırlı kimselerden eylesin. Bizi bütün Müslümanlara ve muttakilere önder kılsın.


Yorumlar

  1. Tuba SİVREN

    Allah razı olsun çok faydalı bir yazı olmuş, sorulara ve sorunlara çözüm niteliğinde...

  2. Ahmet Sivren

    Allah razı olsun Üstad. Faydalı, arsivlik bir makale olmuş.

Yorum Yaz