İMANIN VAKIASI VE HAYATLA İLİŞKİSİ

Mustafa Küçük

“Asra, zamana andolsun ki, Gerçekten insan, hüsrandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Suresi)

Büyük düğüm! Evet bütün sorun büyük düğüm mefhumunun ne olduğunda yatmaktadır. Büyük düğüm; insanın, hayatın, kâinatın tanımı ve bunların öncesi ve sonrası ile ilişkisinin kurulması meselesidir.

Bugün altında ezildiğimiz hayatın değişik alanlarıyla ilgili bireysel ve toplumsal ağır sorunların kaynağında büyük düğümün çözümsüzlüğü yatmaktadır.

Zira toplum içinde gayesiz ve hedefsiz, serseri mayın gibi dolaşan kişilerin büyük düğümü aklı ikna eden ve kalbe güven veren bir fikirle çözemedikleri, bir türlü demirleyecekleri limanı bulamayan, pusulasız gemiler misali açık denizlerde helake doğru başıboş dolaştıkları ortadadır. Aynı şekilde toplumların sosyal sözleşmesini büyük düğümün aklî ve fıtrî çözümüne dayandırmadığında da kuşku yoktur.

İstisnasız Müslüman halkların durumu da bundan farksız değildir. Görünen odur ki Müslüman halklar, içine düştükleri fikrî inhitatın doğal bir sonucu olarak, ecdadından tevarüs ettikleri büyük düğümün aklî ve fıtrî çözümünü kavramaktan acze düşmüşlerdir. O hayat bahşeden arı-duru akide bugün felsefî mülahazaların, çağdaş cahiliye düşüncelerinin bâtıl inanç ve hurafelerin kuşatması altında işlevsiz hale gelmiştir. Çağdaş küfür rejimlerinin hayata egemen olabilmesi ve dünyayı kasıp kavurması bundandır.

Bu nedenle büyük düğümün aklî ve fıtrî yegâne çözümü olan imanın vakıasını bugün yeniden etüt etmek durumundayız.

Zira bugün felsefî, mistik, fantezi bir imana değil işlevsel imana, uyuşturan bir imana değil aksiyoner bir imana ihtiyacımız vardır. Liberalleştiren bir imana değil, sosyal sorumluluk yükleyen ve paylaşan bir imana muhtacız. Atıl bırakan bir imana değil, yürüten bir imana, durumdan vazife çıkarma sorumluluğunu yükleyen bir imana olan ihtiyacımız yaşamsal bir boyut kazanmıştır.

Kaldı ki sosyal bir bilinç aşılayan, durumdan vazife çıkarmaya sevk eden, yürüten işlevsel ve aksiyoner bir imana sahip olmanın başta gelen şartı imanın vakıasını kavramaktır. İmanın vakıasını tahlil etmek onun esaslarını/şartlarını saymak demek değildir. Zira bu içerik ve amaç açısından farklı bir faaliyettir. İman edecek olanın insan olması itibarıyla onun yapısal özelliklerini göz önüne alarak iman denen olguyu anlamaya çalışmaktır.

Maturidi ve Eşari RadiyAllahu Anhumâ başta olmak üzere İslâm akidesini içerik ve ispat bağlamında ele alan pek çok muhtelif İslâm uleması olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Lakin İslâm düşünce tarihinde imanı vakıası açısından ele alan ilk ve hâlâ tek mütefekkir kuşkusuz Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî rahimehullahdır. Zamanla İslâm itikadına dahil olan bâtıl inanç ve hurafeleri ayıklama ihtiyacı, imanı vakıası açısından analiz etmeyi zorunlu kılmıştır.

İman kavramının İslâm literatüründeki anlamı, kesin tasdiktir. Buna kalben tasdik de denmiştir. Kaldı ki naslarda kalp kelimesinin akıl anlamında kullanıldığına şahit olmaktayız. Nitekim لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا “Onların kalpleri vardır, lakin onunla anlayamazlar.” (Araf 179) diye buyrularak kalp, anlamanın meydana geldiği mahal olarak nitelendirilmiştir ki bu da akla karşılık gelmektedir. Ayrıca naslarda geçen akıl kelimesinin isim olarak değil de istisnasız her defasında fiil olarak kullanılmış olması, kendisiyle beyin vb. herhangi bir organın kastedilmediği, bilakis bir anlama faaliyetinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bir anlama faaliyeti için tek başına beyin/dimağ kelimesinin yeterli olmadığı, onunla birlikte duyu organları, hissedilebilir vakıa ve öncül bilginin de mevcut olması gerektiği bir vakıadır. Bu unsurlardan dimağ mevcut olmadığında hiçbir anlama faaliyetinin meydana gelmeyeceği açıktır. Diğer unsurlardan bir veya bir kaçı mevcut olmadığında ise dimağın anlama teşebbüslerinin, olsa olsa ancak gerçek hayatta karşılığı olmayan, vehimden öte bir şey olmayacağı da bir gerçektir.

Diğer taraftan iman kavramını inanış, inanç, düşünce, fikir, görüş ve bunlara benzer içeriği bir birine yakın olan sair kavramlardan ayıran esas unsur kesin tasdiktir.  “İman ile güman/şüphe bir arada durmaz” özdeyişinde olduğu gibi, kesin tasdik imanın olmazsa olmazıdır.  Kaldı ki insan gerçeğini göz önüne aldığımızda kesin tasdikin oluşması için iki unsurun bir arada bulunması kaçınılmazdır. Bunlardan biri kesin delile dayanması, diğeri ise Allah tarafından vazedilmiş bizi kuşatan hayatın ve kâinatın kanunlarına uygun düşmesidir.

Kesin delile dayanmayan bir bilgiye iman edildiği iddia edilse bile gerçekte bir mana ifade etmez. Zira milyonda bir oranında bir şüphenin bulunduğu bir inanca iman denemeyeceği gibi sahibini de mü’min yapmaz. Nitekim böyle bir inanç sahibinde lüzumu gereğince etki göstermesi olası değildir.

İmana konu olan şeyin veya olgunun yaşadığımız hayatın ve kâinatın gerçeklerine uygun olması da kaçınılmazdır. Bizi kuşatan hayatın ve içinde yaşadığımız kâinatın gerçeklerine aykırı kabul edişler, inançlar, hurafeler iman konusu olamaz.

Bütün bu gerçekleri önümüze koyarak iman vakıasının bir tarifini yaparsak şöyle bir cümle ile özetlemek mümkün olacaktır. İman; insan, hayat ve kâinatın vakıasına uygun kesin delile dayanan kesin tasdiktir.

İnsan, hayat ve kâinat realitesi böyle bir tarifi zorunlu kılmaktadır. İşte her şeyden önce gelen iman meselesine, niteliğine ve önemine uygun böyle bir metotla hareket edildiğinde elde edilecek iman, her türlü bidat ve hurafeden, yanlış bilgi ve vehimden vareste, arı-duru bir iman olacaktır. Böylelikle yanlış kader, rızık ve tevekkül anlayışlarının bertaraf edilmesini sağlayarak, İslâmî şahsiyetle mücehhez bireylerden oluşmuş bir toplumun inşasını mümkün kılacaktır.   

Kuşkusuz böyle bir yaklaşım, İslâm amentüsünün sair amentülere olan üstünlüğünü, sair akidelerin bâtıl oluşunu, aklî ve fıtrî tek akidenin İslâm akidesi olduğunu ortaya koyacaktır. Materyalizm düşüncesinin, Sosyalizm ve Kapitalizm vb. seküler ideolojilerin ve onlara siyasi, sosyal ve kültürel hâkimiyet kazandıran Demokrasi anlayışının nasıl akıl ve fıtrata aykırı olduğunu ortaya serecektir. Aynı şekilde Yahudilik ve Nasranilik gibi muharref dinlerin akidelerinin de akla zıt ve fıtrata muhalif olduğunu ayan beyan gösterecektir.    

Böylesi arı-duru bir iman, sahibine hayat bahşedecek ve onu yürütecektir. İmanın vakıası kavrandığında onu atıl ve işlevsiz bırakan ağırlıklarından, özüne ait olmayan dış kabuk ve kışırlardan arınmış olacağından, canlı dinamik hayat bahşeden bir karaktere bürüneceğinden, sahibini şuur kavrayış ve basiret sahibi kılacağından kuşku yoktur. Bu imanın insan, hayat ve kâinata dair her meseleyi aydınlatan bir nur olacağı, hayata dair bilumum sorunlara sahih çözümler ortaya koyacağı ve bu çözümleri uygulayacak güç ve kudreti elde etmenin sahih yollarını göstereceği muhakkaktır.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Sahabesine böylesi bir imanı ders verdi. Büyük düğümü ders verdiği bu imanla çözdü. Akıllarını ikna edip kalplerine güven gönüllerine şifa verdi. Sahabesi ile birlikte o iman temeli üzerinde bütün boyutlarıyla yeni bir hayatı inşa etti. Bu iman başta Sahabe, Tabiin, Tabeuttabin dönemleri olmak üzere uzun süre böylesine canlı dinamik aktif ve belirleyici konumunu sürdürdü.

Gerçek şu ki hayata sıkı sıkıya bağlı işlevsel ve aksiyoner iman, felsefî fantezilerle değil insan hayat ve kâinat gerçeğinden yola çıkarak elde edilir. Nitekim insan hayat ve kâinatın yaratılmış olduğu akla ve vakıaya uygun bir hükümdür. Buna bağlı olarak her şeyden müstağni doğurmamış ve doğurulmamış ahad ve samed olan yüce Allah’ın mevcudiyeti de akla ve vakıaya uygun olarak kesin bir şekilde tasdik edilmiş olur. Mahlûk olan insan, hayat ve kâinatın öncesinde ezelî ve ebedî olan Allah Celle Celâlehû’nun var olduğu tasdik edilmesi zaruri bir vakıadır.

Diğer taraftan büyük düğümün muhatabı ve hayatın merkezinde yer alan insan gerçeği irdelendiğinde, yüce yaratıcı tarafından içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla donatılmış bir varlık olduğu görülecektir. Sevki ilahi diye de addedilen; dindarlık/tapınma içgüdüsü, sosyal içgüdü ve beka içgüdüleriyle mücehhez olan insan, iç içe geçmiş bireysel, ailevi ve sosyal boyutlarıyla medenî toplumsal kozmopolit bir hayatı yaşamak durumundadır. İçgüdülerini ve organik ihtiyaçlarını sahih bir düzen dahilinde doyuma ulaştırmaya muhtaçtır.  İşte bu özelliklerle donatılmış insan ve bireysel, ailevi ve toplumsal boyutlarıyla hayat ve hayatın zorunlu kıldığı nizam, bir nizam koyucunun varlığını zaruri kılmaktadır. Nizam koyma salahiyeti ya bir insana ya bir sınıfa veya çoğunluğa veya da insan hayat ve kâinatı yoktan halk eden yüce yaratıcıya verilecektir. Ne tek başına bir insan ne bir sınıf ve ne de çoğunluğun insanlık için genel geçer fıtrî bir nizam koyması vakıaya/gerçeğe ve akla uygun değildir. Zira bir bütün olarak insanı ve hayatı kuşatacak yaratıcıdan başka bir merci yoktur. Dahası hayat hakkında nizam koymak değerler dünyasına ait bir meseledir. Kaldı ki beşerin elinde değer yargılarını devşireceği bir bilim dalı mevcut değildir. Bu realite münkirleri son tahlilde çoğunluğun vereceği hükme mecbur etmiştir ki; inkârcı aklın değer yargıları konusunda içine düştüğü aciziyetin bir itirafıdır. Diğer bir ifadeyle laisizme göre iyi ve kötünün mutlak bir ölçüsü yoktur. İyi ve kötü yargıları izafidir. Öyle ise çoğunluğun vereceği karara göre hareket edilmelidir. Evet, seküler aklın değer hükmü konusunda söyleyeceği son söz budur. Bu ise gerçek manada bir iflastır. İşte vakıa budur. Bu vakıa beşeriyeti, vahyin kapısını çalmaya mecbur bırakmıştır. İşte mü’mini faal ve sorun çözücü imana sevk eden bu düşünme faaliyetidir. Yoksa laiklerin dediği gibi mü’min aklı ermediği bir doğmaya mahkûm olmamıştır. Tam tersine laikler ispat edemedikleri bir doğmanın içinde boğulmuşlardır.

Bu hakikati bütün kuşatıcılığıyla bilen Allah Celle Celâlehû nübüvvet müessesesiyle aciz kulunun imdadına ulaşmıştır. Sahip oldukları içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını sahih yoldan doyuma kavuşturmayı sağlayacak nizamı Rasullerine vahiy ile inzal buyurmuştur. Rasuller de aldıkları vahyi tebliğ, beyan ve tatbik ederek hayata dair bilumum sorunları vakıaya ve fıtrata uygun olarak çözüme kavuşturmuş, beşeriyete dünya ve ahret saadetini bahşetmişlerdir.

Buna rağmen Müslümanların yönetim nizamı, dış siyaset, iktisadi nizam, ceza hukuku, medeni hukuk, eğitim politikası vb. tümüyle değerler dünyasının konusu olan hususlarda çoğunluğa veya çoğulculuğa pirim vermeleri, insan ve hayat gerçeğine ve imanın vakıasına aykırı düşen bir dalâlete işaret etmektedir.

Yukarda denildiği gibi bir hükmü iman boyutuna taşıyan kesin delil ve vakıaya ve fıtrata uygunluk idi. Kesin delil ya aklî olur ya da naklî olur. Aklen sabit olan şey aksi ispat edilmedikçe doğru olarak itibar edilir ve uyulur. Naklî delilden maksat, ayet ve hadis ifadeleridir. Ancak bunların kesinlik ifade etmesi için hem sübutu hem de manaya delaleti kati olması zaruridir. Bunlardan biri zannî ise o zaman kesin delil olma seviyesine erişmez. Zira zan ifade etmiş olur. Nitekim bütün Kur’an ayetlerinin sabitliği katidir. Ancak farklı anlaşılmaya elverişli ayetlerin tercih ettiğimiz her manası zan ifade edeceğinden kesin delil mertebesine çıkmaz. Tercih ettiğimiz manası itibarıyla onu iman boyutuna taşıyamayız. Tevatürle gelen hadis ifadelerinin sabitliği katidir. Ancak ahad haberlerin sabitliği zannîdir. Yani milyonda bir de olsa ahad haberlerin Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ait olmama ihtimali vardır. Bu nedenle inanç türünden şeyler ifade eden ahad haberler mutlak değil mücerred manada tasdik edilir. İmanın vakıası kesin delilden başkasına uygun olmadığından iman boyutuna erişmez.

Kaldı ki amel noktasında ifade ettikleri her içerik ile amel edilir. Zira ahad haberle amel etmek makbuldür. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında Sahabe ahad haberle amel etmiştir.

Bugün hadislere yaklaşım hususunda bir karışıklık olduğuna üzülerek şahit olmaktayız. Bazı kesimlerin iyi niyetinden şüphe etmek mümkündür. Ancak ahad haberlerin itikat boyutuna taşınması, iyi niyetli kesimlerin de zihnini karıştırmıştır. Hâlbuki imanın vakıası gereği ahad haberlerin inanca dair ifadeleri itikat boyutuna taşınmadan mücerred tastik ile yetinilse, mesele halledilmiş olacaktır. Ancak amel noktasında hadislere karşı tavır almanın iyi niyet ile bir ilişkisi olamaz. Zira Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kur’an’daki konumu bellidir. Hadislere, sadece Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ait olup olmaması açısından bakılır. Haber tevatüren O’na ulaşıyor ise hem itikat hem de amel açısından esastır. Ancak ahad haber ise yalnızca amel ifade eden kısmına uyulur. İnanca dair ifadeleri iman boyutuna taşınmadan mücerred tasdik ile yetinilir. Hadislere yaklaşım meselesinde vakıaya ve İslâm’ın ruhuna en uygun çözümün bu olduğu kanısındayız. Hadislerin kaynak olması konusunda kasıtlı olmayan muhtelif görüş sahiplerini ilzam edecek en kuvvetli yaklaşımın bu olduğunu düşünmekteyiz. 

İşte Şeyh Takiyuddin en Nebhani rahimehullah’ın imanın vakıasını analiz etmekle, İslâm’a ve Ümmet’e ne kadar büyük bir hizmette bulunduğu da ortaya çıkmış olmaktadır. Böylesi hayati bir ihtilafın bertaraf edilmesinde İslâm’ın ruhuna en uygun yolu göstermiş olması takdire şayandır.

İmanın vakıasının analiz edilmesiyle, iman ve amel ilişkisi, kader, ecel, rızık, tevekkül, mucize, keramet vb. meselelerde nasıl aklı ikna eden ve kalbe güven veren çözümler elde edildiğini de gelecek yazımıza bırakıyoruz.

Biz gerçek gündemimize, bir an önce kurulmasını arzu ettiğimiz Râşidî Hilâfet Devleti’nin amentüsünü tahkim etmeye bakalım.   Umulur ki böylece sahte gündemlerle Ümmet’in zihnini ve mesaisini, servetini ve hatta hayatını çalan halk ve Hak düşmanlarından tam intikam almış oluruz. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz