KİBİR, TEVAZU VE İSLÂM ŞAHSİYETİ

Süleyman Uğurlu

Kibir

İnsan, yaşadığı ortamdan etkilenme özelliği olan bir varlıktır. Bu bir hakikattir ve bu hakikati esasında her gün, hep birlikte yaşamaktayız. Evet, birey toplumdan etkilenir ve toplum da fikirlerden. İslâm Nizamı’nın hayattan kopartılmasından sonra hayata hâkim olan Kapitalizm, insan fıtratında olan birçok şeyi azdırdı ve İslâm Nizamı’nın bastırdığı bu hasletleri açığa çıkartmakla yetinmeyip hastalık seviyesine taşıdı. İşte konumuz olan kibir, bu hastalıkların başında gelir. İnsan, kendisinde olan bazı hastalıkları gizleyebilir, işlediği bir günahı örtebilir ama kibir müstesna. Zira kibir dışa vurumu kaçınılmaz bir hastalıktır. Hatta o, isyanların da esasını teşkil eder.

Kibrin ne demek olduğunu esasında tüm insanlar bilir, kibir deyince ilk akla gelen kişinin kendisini beğenmesidir. Genel kabul görmüş bu tanım kısmen doğru olmuş olsa da içinin doldurulması gerekir.

Şimdi, konunun daha iyi anlaşılması için kibrin ilk zuhur ettiği vakıayı yakından irdeleyelim. Kur’an’da şöyle geçer: “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” (Bakara 34)

Şeytan la’netullahu aleyh, Âdem Aleyhi’s Selam’a secde emri verildiğinde aklî bir muhakemeye gitti. Toprak ile ateşi yani Âdem ile kendisini kıyasladı ve kendisinin Âdem’den daha üstün olduğu kanaatine vardı. İlk kibirlenmeyi Âdem Aleyhi’s Selam’a karşı yaptı. Ancak bununla yetinmedi sonra Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın emrine karşı geldi yani bu emri, yaptığı aklî muhakeme ile anlamsız buldu ve böylece Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya karşı da kibirlenmiş oldu. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın emrini anlamsız bulması onu kâfir yaptı. Buna göre, yüce Allah’ın emirlerinden yahut onun Rasulü’nün emirlerinden herhangi bir şeyi anlamsız ve basit gören, kibre kapılan herkesin hükmü İblis’in hükmü ile aynı olur. Bu, hakkında ihtilaf edilmeyen hususlardandır.

İşte bu şekildeki bir büyüklenmeyi Allah’ın Rasulü şöylece ifade etmektedir:

“Kalbinde bir hardal tanesi ağırlığı kadar kibir bulunan bir kimse cennete girmeyecektir.” (Müslim)

Bir diğer rivayete göre bir Sahabe Rasulullah’ın bu sözüne binaen şöyle demiş: “Kişi elbisesinin güzel, ayakkabısının güzel olmasını ister.” Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle der:“Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir ise hakka karşı çıkmak ve insanları hakir görmektir.”  (Müslim)

Bu hadis rivayetinde de net bir şekilde anlaşılacağı üzere kibir iki manada değerlendirilebilir;

•       Kişinin Allah’ın hükümlerini beğenmemesi, anlamsız kabul etmesi,

•       Kişinin kendisini üstün, diğer insanları küçük görmesi.

Kişinin Allah’ın hükmünü beğenmemesi ve anlamsız kabul etmesi açıktır. Ancak kişinin diğer insanları küçük görmesi meselesi biraz daha açıklanması gerekir. Zira bir Müslüman’ın bir kâfiri küçük görmesi kibir değildir. Bir Müslüman’ın açık bir şekilde günah işleyen başka bir Müslüman’ı küçük görmesi de kibir değildir. Ancak kibir, rızkın Allah’tan olduğunu unutup fakir Müslümanları küçük görmektir. Kibir, kişinin giydiği kıyafetini beğenmesi değildir ama kibir başka bir Müslüman kardeşini kıyafetinden ötürü hakir görmesidir. Kibir kişinin Müslüman kardeşini bulunduğu konuma yakıştırmayıp onu küçük görüp kendisinin ondan daha üstün olduğunu düşünmesidir.

Allah Subhanehû ve Teâlâ kibrin göstergesini şu şekilde beyan etmiştir;

“Ve insanlardan (kibirlenerek) yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Muhakkak ki Allah, çalımla yürüyenlerin ve çok övünenlerin hiçbirini sevmez.” (Lokman 18)

Kibir öyle bir hastalıktır ki müşriklerin iman etmemelerinin tek sebebi tüm bedenlerini kaplayan kibirleri idi. İslâm’daki eşitlik ve kardeşlik anlayışını sezen Ebu Leheb, “Ben Müslüman olup bu Bilal’le aynı derecede olacağım öyle mi?!” diyerek büyük bir kibir sergilemiştir. Firavun’un da iman etmemesi sırf kibri yüzündendir.

Özetle kibir, insanın kendisinin kul olduğunu unutup efendilik taslaması ve kendisini anlamsız bir şekilde beğenmesidir.

Her şeyin bir karşılığı olduğu gibi kibrin de bir karşılığı vardır elbet. Kibrin ahiretteki karşılığına gelince; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Mütekebbirler kıyamet gününde toz zerrecikleri gibi haşredileceklerdir. Büyüklenmeleri dolayısıyla insanlar onları ayakları ile çiğneyecektir.”

Son olarak kibrin istisna olduğu durumlardan bahsederek tevazu konusuna geçeceğiz. İnşaAllah.

Ebu Hatim Muhammed b. Hibban, Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Gayret (kıskançlık)’ın bazısına aziz ve celil olan Allah buğz eder. Bazısını da Allah sever. Kibrin kimisini yüce Allah sever, kimisine de Allah buğz eder. Allah’ın sevdiği gayret, din hususundaki gayrettir. Allah’ın buğz ettiği gayret ise, din dışı hususlardaki gayrettir. Allah’ın sevdiği büyüklenmek kişinin, savaşırken kendi kendisine büyüklenip böbürlenmesidir, sadaka verirken (halinden memnun olması)dır. Allah’ın buğz ettiği böbürlenmek ise, bâtıldaki böbürlenmedir.”

Tevazu

Tevazu alçakgönüllülük anlamındadır. Yine aynı kökten türeyen mütevazı kelimesi ise tevazu sahibi, alçakgönüllü anlamındadır. Tevazuda esas olan, “ben dilinin” kullanılmasının önüne geçilmesi, nefsin arzularına tâbi olunmamasıdır. Bu haliyle tevazu kibrin zıddıdır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın “Sizin için güzel örnekler vardır” diyerek işaret ettiği Rasulullah’ın hayatında büyük bir sadelik olduğu gibi O’nun davranışlarında da tevazuyu ön planda tuttuğunu görüyoruz. Rasulullah’ın şu sözü tevazu konusuna ne kadar önem verdiğini göstermesi açısından önemlidir:

“Ben Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum.”

Ebu Galib şöyle rivayet etmiştir:

“Rasulullah’ın sözü Kur’an’dı. Rasulullah çok zikreder, hutbeyi kısa okur, namazı uzatırdı. İşlerini bitirinceye kadar yoksul ve düşkünlerle yürümekten çekinmez ve kibirli davranmazdı.”

Enes RadiyAllahu Anh anlatıyor:

“Rasulullah çok zikir yapar, boş söz konuşmazdı. Merkebe biner, yün elbise giyer ve kölelerin davetlerine icabet ederdi. Hayber Günü onu yuları hurma lifinden yapılmış merkebe bindiğinde görmeliydin.”

Tevazunun kibrin zıttı olduğunu söylemiştik. Şimdi tevazunun hayattaki yansımalarına değineceğiz inşaAllah.

Büyüklerin Küçüklere Tevazu Göstermesi

Küçüklere karşı tevazu göstermek gelecek nesillerin yetişmesi açısından büyük önem arz etmektedir. Çünkü çocuklar geleceğimizin teminatıdır. Bunu Rasulullah’ın hayatında da görmek mümkündür. Rasulullah küçüklere daima tevazu göstermiş, onların başını okşamış, dertlerini dinlemiştir. Örneğin, küçük bir çocuğun kuşunun öldüğünü duyan Rasulullah hiç tereddüt etmeden yanına gitmiş ve o küçük çocuğu teselli etmiştir.

Ömer ve Osman RadiyAllahu Anhumâ Mekke’den dönüşlerinde Muarres denilen bir yerde konaklarlar, Medine’ye girişlerinde de arkalarına birer çocuk alırlardı. Bunu diğer hükümdarlar gibi kibirlenmemek için yapıyorlardı.

Aile Bireylerine Tevazu

Toplumun temel taşı olan ailedir. Aileler toplumların teminatıdır. Bu yüzden yetiştirilen nesiller de tevazu bakımından özenle yetiştirilmelidir. Bunu nasihat yolundan daha çok, örnek olma metodu baz alınarak yapmak gerekir. Çünkü çocuk, anne ve babasından ne görürse onu taklit edecek ve hayatına geçirecektir. Aile içi tevazuyu iki kısımda incelemek mümkündür:

1-Eşlere Tevazu

Eşler arasında tevazu aile yaşamı açısından önemlidir. Özellikle burada aile reisine büyük iş düşmektedir. Evin direği olarak nitelendirilen erkekler, tevazu konusunda da elbette ailede rol model olmalıdır. Bunu Rasulullah’ın hayatından örneklerle açıklayalım:

Rasulullah kendi söküğünü kendi dikecek, kendi evini kendi süpürecek kadar tevazu sahibi idi. Bunları yaparken hiçbir şekilde rahatsızlık duymazdı.

Yine Rasulullah, Hz. Aişe ile koşma yarışı yapacak kadar eşini sever, ona mütevazı davranırdı. Aile reisi olması onu hiçbir şekilde kibirliliğe itmezdi.

2-Hizmetkârlara Tevazu

“Hepiniz birer çobansınız ve elinizin altındakilerden sorumlusunuz.” Sorumlu olunan kişilere de tevazu elbette ki elzemdir.

Rasulullah, hizmetinde bulunan Enes ve Zeyd’e kötü davranmaz, onlara hiçbir zaman kaldıramayacakları yükü yüklemezdi. Ayrıca onları evlatlarından da ayrı görmezdi.

Sıcak bir günde Hz. Ömer bir kölenin merkepte olduğunu gördü ve “binebilir miyim” diye sordu. Köle de inmeye yeltendi. Hz. Ömer de onu bundan alıkoyarak “Ben senin terkine binerim.” dedi ve kölenin arkasına binerek şehre girdi. Halk bu manzarayı hayretle seyretti.

Osman RadiyAllahu Anh da geceleyin abdest suyunu kendi hazırlardı. Bunu neden hizmetkârlarına yaptırmadığını soranlara “gece onların dinlenme vaktidir” diye cevap verirdi.

Sosyal Hayatta Tevazu (Komşuluk, Akrabalık, İş Hayatı vb.)

Sosyal bir varlık olan insan elbette ki diğer insanlarla birtakım ilişkiler içerisindedir. Bu ilişkiler çerçevesinde de tevazu büyük önem arz etmektedir. Sahabe’nin hayatında bunun örnekleri fazlaca bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını paylaşalım:

Hz. Ebubekir tüccardı, sabahları alışverişe çıkardı. Akşamları da koyunları otlaktan döndüğünde onları sağardı. Bazen de başkalarının koyunlarını sağardı. Bir gün Halife olacağını duyan bir kız çocuğu “Sen Halife olunca koyunları kim sağacak?” diye üzüntüyle sorunca Ebubekir RadiyAllahu Anh “Üzülme koyunlarınızı yine ben sağacağım, Halife olmam bunlara engel değil dedi.” Sütü sağarken “Köpüklü mü köpüksüz mü sağayım?” diye sormayı da ihmal etmedi.

Hz. Ömer’in bir gün bulamaç yapan kadının yanına uğrar ve kadına bulamaç böyle yapılmaz deyip kadının elinden kepçeyi alır ve ona su kaynamadan unu dökmemesini, unu azar azar dökmesini ve böylece bulamacın topak haline gelmeyeceğini anlatır.

Ali Kerrem Allahu Vechehu RadiyAllahu Anh’ın satıcıların yanından geçerken:

“İşte ahiret yurdu. Onu yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuk yapmayanlara veririz. Güzel sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Kasas 83) ayetini okuyarak “Bu ayet adil ve alçakgönüllü hükümdarlarla halk üzerinde egemenlik ve kudret sahibi kimseler hakkında inmiştir.” dediği rivayet edilir.

Hiyerarşik İlişkilerde Tevazu

Hiyerarşik ilişkilerde astın üste, üstün asta olan tavır ve davranışları davanın devamı ve sürekliliği açısından öneme sahiptir. Hiçbir üst, astından derece bakımından üstün olmadığı gibi hiçbir ast da görev ve sorumluluk bakımından üstten aşağıda değildir.

Rasulullah bir gün ashabıyla yürürken birisi bir bez parçasıyla onu gölgelemek ister ve o da bezin gölgesini görünce bırak der ve bezi koyduktan sonra şöyle seslenir: “Ben de sizin gibi bir insanım.”

Hz. Ömer RadiyAllahu Anh Halifeliği sırasında bir gün hutbede adaletten konuşurken Sahabelerden biri ona kalkar ve der ki: “Sen nasıl adaletten bahsedersin? Bizde yarım elbise var, sende tüm elbise var!” diye çıkışır. Hz. Ömer de oğlum Abdullah kalk der. Abdullah da hakkını babasına verdiğini söyleyince olay tatlıya bağlanır.

Yine Hz. Ömer şöyle demiştir: “Bizi hesaba çekmezseniz sizde hayır kalmamıştır, sizi dinlemezsek bizde hayır kalmamıştır.”

Kendinden Yaşça Küçük Olan Üst Makamda Olana Tevazu

Hiyerarşik ilişkilerde astın üste tevazu göstermesi elzemdir. Her ne kadar üst kademede yer alan kişi yaşça küçük olsa da ona makamından ve sorumluluklarından ötürü saygı gösterilmelidir.

Usame Rasulullah zamanında ordu komutanı idi. Hz. Ömer yaş olarak ondan büyüktü. Rasulullah vefat ettikten sonra Hz. Ömer Usame’ye tevazuda bulunarak iltifat dolu sözler sarf etmiştir.

Yaşça Büyük Ast Makamda Olana Tevazu

Yaşça büyük olan astlara da saygı hiyerarşinin devamlılığı açısından mühimdir. Üst makamlarda bulunanlar yaşça kendinden büyük olan kişilere tevazu gösterilmelidir. Hiçbir makam ya da mevki büyüklere saygısızlığı, onlara aşağılayıcı tavır takınmayı gerektirmez.

Davette Tevazu

İnsanlara davet götürülürken onlara tevazulu davranılmalı, onlar davete ısındırılmalı, onlara davet sevdirilmelidir. Kırıcı ya da karşıdakini hor görücü davranışlardan kaçınılmalıdır. Rasulullah’ın Mekke’nin ileri gelenlerine daveti anlatırken yanına gelen Abdullah ibn Mektum’a yüzünü ekşitmesi sonucunda şu Abese Suresi’ndeki şu ayetler nazil olmuştur:

عَبَسَ وَتَوَلَّى “Kendisine o âmâ geldi diye yüzünü ekşitti ve öteye döndü.”

أَن جَاءهُ الْأَعْمَى “Ne bilirsin, belki de o arınacak.”

وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.”

Buradan anlaşılacağı üzere davet hususunda herkes eşittir ve ileri gelenleri davete ısındırmaya çalışırken diğer insanlar da göz ardı edilmemelidir.

Hz. Ali’nin bir savaşta yüzüne tüküren adamı öldürmemesi de bize davet esnasında tevazunun lüzumunu gösterir. Neden öldürmediğini soran adama Hz. Ali RadiyAllahu Anh şu cevabı verir: “Eğer seni öldürseydim nefsim için öldürmüş olacaktım. Bu yüzden seni öldürmedim.”

İşte her Müslüman’da ve özellikle de davet taşıyan Müslümanlarda bulunması gereken tevazu işte budur.

İslâm Şahsiyeti

İslâm şahsiyeti, bilindiği gibi İslâmî akliyet ve İslâmî nefsiyete sahip olan şahsiyettir. Uzun uzun İslâm şahsiyeti hakkında çok şeyler anlatılabilir. Ama Şeyh Takiyyuddin en Nebhâni’nin şu veciz ifadeleri İslâm şahsiyetinin en güzel ve en net açıklamasıdır:

“Müslüman, İslâmî akliyete ve İslâmî nefsiyete sahip olduğu zaman, kendisinde merhameti ve sertliği, zühdü ve nimetleri bir arada toplayabilen, hayatı doğru bir şekilde anlayan, gerektiği kadar dünyaya yönelen, ahireti kazanmak için bütün gücüyle çalışan, aynı anda hem asker hem de lider olmaya elverişli şahsiyet olur. Ona ne dünyaya tapanların sıfatları, ne Hint çilekeşliği/fakirliği ne de dünyadan elini eteğini çeken kimsenin hali etki edebilir. O, cihadda kahraman iken aynı zamanda mihrabın dostudur. Güçlü olduğunda da mütevazıdır. Liderlik ile fakihliği, ticaret ile siyaseti bir arada barındırır. Onun özelliklerinin en üstünü; onu yoktan yaratan yaratıcısı Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kulu olmasıdır. Bunun için onu; namazında huşuda, boş sözlerden yüz çeviren, zekâtını veren, gözünü haramdan çeviren, kendisine verilen emanetleri muhafaza eden, ahdine vefakâr, verdiği sözü yerine getiren, Allah Subhanehû ve Teâlâ yolunda cihad eden bir kimse olarak bulursun. İşte Müslüman budur. İşte mü’min budur. İnsanı, insanoğlunun en hayırlısı kılan İslâm’ın oluşturduğu İslâm şahsiyeti işte budur.”

Son olarak, İslâm davetini taşıyan Müslümanlar hayatın her alanında örnek teşkil etmelidir.

İslâm davetini taşımakta güzel bir örnek

Anne-baba olarak güzel bir örnek

Evlat olarak güzel bir örnek

Eş olarak güzel bir örnek

Komşu olarak güzel bir örnek

Akraba olarak güzel bir örnek

Yani Müslüman olarak güzel bir örnek.

Allah Subhanehû ve Teâlâ bizlere güzel örnek olmayı nasip etsin.

Bu örneklikle kalplerin İslâm’a ve davete ısınmasını nasip etsin.

Bu örneklikle gönülleri fethetmeyi bizlere nasip etsin.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz