İSLÂMÎ HAREKETİN ENTELEKTÜEL AÇMAZI

Bekir Kurtuluş

Bu konuyu gündeme getirmedeki amacım kimseyi hedef almak veya herhangi bir kesimi itham etmek onları zan altında bırakmak değil kesinlikle. Kendimizi de içinde gördüğümüz; eskiden İslâmcı/şeriatçı denilen ve son zamanlarda “İslâmî hareket” şeklinde tanımı değişen kesimle ilgili bazı tespitlerde bulunacağım. Birçok farklı kesim için kullanılan bu tabirin kapsadığı grupların/hizblerin bir kısmında çizgi değişimi, bir kısmında da gömlek değişimi meydana gelmeye başladı. Maksadım bazı yanlış eğilimlere dikkat çekmek ve bunu kayıt altına almak. Böylece biz de günün birinde tenkit ettiğimiz bu hâle maruz kalırsak insanlar bu yazımızı karşımıza çıkartıp “sende mi?” diyebilsinler. Kimse kendi grubunu fırka-ı naciye/kurtuluşa ermiş/işi garantilemiş grup olarak göremez. Doğru yol üzerinde olduğunu galebe-i zan ile zanneder ve fedakârlığı ölçüsünde bu yol üzerinde yürür veya koşar. Bu yolun usûlünde/aslında değil de füruunda/cüzlerinde içtihadi çeşitlilik olursa bu rahmet kapsamındadır. Şibhi de olsa delile dayalı ise bu, makbul olan çeşitlilik olur. Tıpkı Allah’ın günümüze kadar yaşattığı Hanefi, Şafiî, Hanbeli ve Malikî mezhepleri gibi birer zenginlik olur. Lakin farklılık/ihtilaf usûlde olursa işte o felâket olur. Hedefini İslâm akidesinden alıp da metodunu gayri İslâmî akidelerin ürünlerinden seçmek tıpkı hacca gitmeye niyet getirip Paris uçağına binmeye benzer. Aynı süre yolculuk yaparsınız fakat indiğiniz yer tasarladığınız yer olmaz. İhtilafında rahmet olan gruplaşmadan/hizbleşmeden kastettiğimiz fırkalar meşhur hadisi şerifte bahsi geçen 73 milletten biri değildir. Zira hadiste “biri hariç hepsi cehennemdedir” yani diğerleri akidede ihtilafa düşen dalâlet içerisindeki sapkın fırkalardır. Bunlara günümüzde Hz. Ali’yi ilahlaştıran ve Sahabe-i Kiram’a lanet okuyan Gulat Şia fırkaları, Bâtınîlik, Dürzîlik, Nusayrilik, Rafiziyye gibi fırkalar tekabül eder. Hariciyye fırkası çeşitlerinden Ezârika, Mahakime, İbadiyye’yi de bunlara dahil edebiliriz. Kast ettiğim ise bunlar değil cehennemde kurtulan o bir fırka içindeki çeşitliliktir.

Hakim Kimdir?

Fıkıh usulünün birinci konusu “hakim kimdir” mevzusudur. Bu babda hüküm koyma yetkisinin kimde olduğu ve hüküm vermenin sınırları netleştirilir. Ardından kubuh-hasen konuları gelir. İnsan aklının sadece özünü idrak edebildiği madde/eşya hakkında hasen/güzel veya kabih/çirkin hükmünü verebileceği izah edilir. Fiillere gelince onların hakikatini akıl idrak edemeyeceği için onlar hakkındaki hükmün tamamen Allah’tan/şeriattan alınmasının zorunlu olduğu açıklanır. Buradan “eşyada asıl olan mübahlıktır” ve “fiillerde asıl olan şer’î hükme tâbi olmaktır” şer’î kaideleri çıkarılmıştır.

Konumuz “İslâmî hareket” ise hareket noktamız şer’î hükümler ve şer’î kaideler olmak zorundadır. Kitlesel bir farziyet olan, devlete ve topluma nasihat görevini yerine getirirken de Müslüman şeriat ile sınırlıdır. Eşya olmayıp amel olan ve amellerin en hayırlısı olan “iyiliği emretme ve münkerden sakındırmak” vazifesi; uğrunda nefesimizden bile fedakârlık etmemizi gerektirecek bir “dava”dır. Müslüman’ın hedefini şeriattan alırken o hedefe ulaşma pratiği olan metodu İslâmî hükümlerden farklı bir kaynaktan, hele de İslâm dışı kaynaklardan alması kesinlikle caiz değildir. İslâm’da her bir hükmün ve vazifenin bazı rükünleri vardır ve bir de bunları uygulama metodu, pratiğe geçirme yolu/yöntemi/minhacı vardır.

“Her biriniz için bir şeriat ve bir minhac/metot kıldık.” (Maide 48)

Yani minhac/metot da şeriat gibi uymakla mükellef olduğumuz tekliflerdendir ve şer’î hükümlerden ayrılmaz birer parçadır. Doğru bir fikri yanlış bir metotla uygulamak hem sonuç vermez (belki çarpık sonuçlar verir), hem de hedeften uzaklaştırır. Örneğin kıyamı ve rükuyu Kâbe’den farklı bir yöne yapmak, haccın rükünlerinden birini “ağlama duvarında” eda etmek veya daha çok zekat verebilmek/hasenat yapmak iyi niyetiyle paramızı faizle işletmek gibi reel politik ve tedricilik gibi bahanelerle ibadetlerin bazı rükünlerini bazı şartlarını terk etmek, tehir etmek o ameli yok eder bâtıl kılar. İslâm’ı hâkim kılma davasını/ibadetini yerine getirirken onun gerektirdiği şartları terk etmek, tehir etmek de davayı bâtıla doğru sürükler.

Müslümanların günümüzdeki en büyük problemleri olan tefrika, vahdet olamama, siyasi temsil yoksunluğu gibi sorunlara çözüm ararken hareket noktası ve kaynak vakıa olmamalı. Ümmet’i kalkındırma gibi hayati ve kutsal bir görev için başvurmamız gereken tek kaynak Kur’an ve Sünnet yani fıkıh olmalıdır. Bu konuda hakim kesinlikle “akıl” değil Allah yani O’nun gönderdiği “şeriat” olmalı. “nebevi hareket metodunu” terk etmeye ne reel politik ne de başka bir vakıacı bahane mazeret olamaz. Nübüvvet minhacı üzere Râşidi Hilâfet istiyorsak (ki şeriatın/İslâm hukukunun başka yönetim nizamı yoktur) ona giden yolu başka yerde aramak gaflettir. Köklü Değişim yayınlarından geçen yıl yeni baskısı yapılabilen “İslâmî Devlet” kitabı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hareket metodunu siyer tadında açıklıyor. Burada detayına girmeyeceğim ve tek fıkhî metot budur demiyorum ama bunun dışında bir yol vaaz edeneler usûl ve hassasiyetle bir metot ortaya koymalılar. İçtihada mesağ/müsaade olan sahadaki farklılıktan kaynaklanan çeşitli kitleleşmelerin bulunması rahmettir sahada kaldıkları sürece… Ondan çıkmaları durumunda ise istenmeyen/memnu olan ihtilaf meydana gelir.

Sınırlandırılmış bir hedefe, sınırlandırılmış, hudutları belirlenmiş bir çalışmayla gitmeyen ve genel olarak İslâm’a, güzel ahlaka davet eden bazı hareketler vardır ki bunlar kural vaaz etmemekle kendilerini güvenceye almış sayıyorlar. Bu sayede hem ileride rota değiştirmeye hem de sıkışınca “zaten inecektim” diyebilmek için açık kapı bırakmış oluyorlar.

Bazı vakıf, dernek, STK ve siyasi hareketler ise takiye kabilinden kâğıt üzerinde farklı, pratikte farklı uygulamalar sergilemektedirler. Bunlar kamuoyuna farklı mesajlar verirken, tabanlarına farklı mesajlar verirler. Hangisine takiye yaptıkları ise zamanla anlaşılmaz hale gelir. Bunları seyretmek, yanlış dublaj yapılmış ve aksiyon sahnesinde romantik sözlerin söylendiği bir filmi seyretmeye benziyor. Ses başka, görüntü başka… hangisi gerçek belli değil!...

Bir de tatlı su İslâmcıları var ki sığ derelerde yüzer, asla risk alıp derin ve akıntılı, çalkantılı sulara girmeyi göze almazlar. İş bedel ödemeye gelince sular ısınınca termostatın ayarını yapar, atmosfer serinleyince tekrar su yüzüne çıkar. Başta söylediğim gibi bu tenkitlerimin hiçbiriyle belli bir kesimi hedef almış değilim. Hiç kimse, hiçbir hareket hatadan beri/münezzeh değildir. Tamamen hatalara dikkat çekip kendim de bu hallere düşersem birisi benim elimden tutup kurtarsın diye yazıyorum.

Entelektüel Problem

Entelektüel problem derken kastettiğim şey Müslümanların/İslâmî hareketin entelektüellerden yoksun olması değil. Entelektüeller ihtiyacımız olmadığını da kastetmiyorum. Bilakis İslâmî hareketin her şeyden çok aydın/kültürlü anlamında entelektüellere ihtiyacı var. Bu entelektüel/aydın bakış açısını tabana yayıp bilinçli davetçiler yetiştirmek İslâm davasının olmazsa olmazıdır. Problem olarak gördüğüm şey; davetini sırf entelektüel seviyeye münhasır kılan, bunun dışına çıkmayanlardır. Seçkinci, kategorik bir bakış açısına sahip olan bu kesim sadece akademik veya entelektüel teşhis ve tespitlerde bulunur. Siyasi mücadele içerisinde yer almazlar, hatta siyasi mücadeleyi toptan reaksiyoner/tepkisel/provakatif olarak kategorize eder, sakıncalı ya da riskli en temel mevzulara bile pek dokundurmazlar. Ya da öyle diplomatik/akademik bir dil kullanırlar ki söyledikleri sadra şifa olmaz. Niyetimiz ve işimiz Ümmet’i kalkındırmaksa;  Kur’an’ı Kerim’in yaptığı gibi hitap ettiğimiz insanın dilinden konuşmamız gerekir. Kur’an’ın yedi kıraat/şive üzere indirilmiş olmasının hikmet-i sebebini;

“Her peygamberi kavminin diliyle açıkça beyan etsin diye gönderdik” (İbrahim 4)

“Anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 2) ayetleriyle Kur’an kendisi açılıyor. Muhatap olduğumuz ve kalkındırmakla mesul olduğumuz halkın diline yabancı bir dil ve aksanda konuşursak onun zihnine ve kalbine nüfuz edemeyiz. Elbette bunu söylerken kastettiğim avam dili ya da sokak dili seviyesinde konuşmak değil. İnsanlara yüksek fikirleri sindirecekleri lokmalar şeklinde vermek gerekir. Kur’an’ı Kerim de insanlara yeni kavramlar öğretti.

“İnsanlara bilmediği şeyleri öğretti” (Alak 5) Lakin bunu yudum yudum içirdi insanlara. Biz de Ümmet’e seslenirken yanlış hitap üslubundan sakınmalıyız.

Entelektüel sahaya kaymak suretiyle sahayı terk eden kesimi buna sürükleyen şeylerden biri de “yeterince bedel ödedik, o kadar çabanın mahsulünü toplamadan göçmeyelim” düşüncesidir. Bu kesim iktidara yakınlığın sağladığı imkânlarla belli makamlara gelme ve kalabalıkları toplayabilme “nimetini” kazanç olarak görmeye başladı. Acı olan geçmişte “ötekiler” ayrım yapmadan hepimizi toptan “marjinal” derken; şimdi taviz vermeden yolunda devam edenlere “berikiler” marjinal ve katı deme noktasına gelmişlerdir. Artık onlar için azim, mücadele, sebat, tavizsizlik, uzun vadeli hedefler gibi kavramlar uzakta kaldı; hayatın gerçekleri, reel politik, konjonktür gibi kavramlar ön plana çıktı.

Entelektüel çaba her zaman takdir alır alkışlanır, kısmen fayda da sağlar; fakat Allah’ın zaferi ve nusreti davetin gerektirdiği vecibeleri tam olarak yerine getirenlerin olacaktır. Davetin rükünlerinden birkaçını veya birini dahi ihmal edenler onu hiç yerine getirmiyor sayılır. Müslümanın üzerine düşen, koruduğu suğrayı/siperi, açılan gediği sıkı tutmak, oradan sızıntı meydana gelmesini engellemektir. Barajda bir tek gedik bile açılsa bu gedik, barajı yıkılmaya kadar götürür.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’de entelektüel, akademik bir çalışma yapmadı. Akideyi, hayat görüşünü/ideolojiyi ortaya koydu. İslâm Devleti’nin tohumu olan siyasi çalışmayı başlattı. İslâm Devleti’nin rahmi olan Musab RadiyAllahu Anh’ın Medinesi’nde de atmosfer asla entelektüel bir atmosfer değildi. Bir sene içinde Musab RadiyAllahu Anh bilgi patlaması meydana getirmedi fakat bilinç seli meydana getirdi. Zaten verecek çok fazla bilgi de yoktu. Zira Kur’an’ın tamamı inzal bile olmamıştı. Musab RadiyAllahu Anh’ın yaptığı bakışları yükseklere dikmek, ufuk genişletmekti. Hicretle beraber tohum adresiyle buluştu ve İslâm Devleti doğdu, tam 14 asır dünyaya hükmetmek üzere…

İbni Teymiyye ve İmam Gazali iki güzide âlimdi/entelektüeldi. İkisinin de öğrencileri ve takipçileri vardı. İkisi de çağlarındaki gayri İslâmî akımlara karşı mücadele verip davet çalışması yaptılar. Aralarındaki fark İbni Teymiyye’nin bir yandan tedrisatla iştigal ederken bir yandan atına binip, arkasına cemaatini alarak zalim Moğol Sultanı’nın karşısına dikilmek ve hakkı yüzüne cesurca haykırmak şeklinde mücadele vermesiydi. İmam Gazali ise medresesinde müderrislikle meşgul olup bozuk fikrî akımları çürütmek şeklinde fikrî bir mücadele vermekteydi.

Birincisi tercih edilmesi gereken olmakla beraber ikincisinin de görevini eksik yaptığı söylenemez. İmam Gazali; Abbasi Hilâfetine biat ve akrabalık bağıyla bağlı olan ve İslâmî hükümlerin uygulandığı, cihadın sürdüğü Büyük Selçuklu Devleti’nin otoritesi altında yaşıyordu. Bu durumda Gazali’nin;

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ

“Bir kısmınız dinde fıkıh sahibi olmak ve geri döndüklerinde kavmini uyarmak için geri kalmalı.” (Tevbe 122) emrine icabet babında medreseden çıkmayıp meydanlara inmemesi makul karşılanabilir. Günümüzde bırakın İslâm Devleti eliyle cihad ve fetihlerin yapılmasını, İslâm’ın tatbik edilmediği, Müslüman kanının her şeyden daha ucuza harcandığı, Müslümanların işkence ve tecavüzlere maruz kaldığı, hürriyetler kılıfında İslâm’ın her türlü kutsalının ayaklar altına alındığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu devirde fikrî ve siyasi mücadeleden geri durup “yerinde mıhlanıp kalanlarla” beraber kalmak asla caiz olmaz.

İslâmî hareketlerin hepsini eleştirip çözümsüz gösterdikten sonra “başka çare yok, demokrasi dışı/sistem dışı bir yolla mesafe kat edemeyiz, bir şey elde edemeyiz” noktasına gelmek ve diğer hareketleri demotive etme pozisyonuna düşmek ilim ehline yakışmıyor. Kâğıt üzerine yazıp çizdiklerini er meydanında zalim sultana karşı haykırmaktan neden erinir, çekinir, geri kalırlar? Kendi yapamadığı ya da yapmadığı şeyleri yapanları tekdir değil takdir ve teşvik makamında olmaları gerekirken, gidişatları oturdukları yerden “neden değişim isteyip duruyor bu insanlar?” demeye doğru gidiyor. Bu da yeni bir statükodur. Fikrimizle fiilimizin kaynağı arasında insicam olmazsa takiyeci güruhtan ne farkımız kalır? Bir zamanlar sisteme karşı bir tek konuda bile taviz vermenin nasıl vahim bir sapmaya yol açacağı konusunda çok hassas ve duyarlı olan bir kesimin an itibarı ile sistem dışı bir çözümü mümkün bile göremeyecek kadar savrulduğunu görmek insanı çok üzüyor. Hani “Allah’ın ipine” sımsıkı sarılıp tefrikaya düşmeyecektik!...

Hilâfet nizamı istemeyi ve bunu kurma metodunu 1400 yıl öncesinde aramayı “anakronik” bulanlar acaba günümüzde muamelat ile ilgili içtimai ve ticari ilişkilerini 1400 yıl önceki kaynak dışında bir referansa göre mi yürütmektedirler? Cevap “hayır” ise kendi mantıkları ile anakronik/gerici olma pozisyonuna düşmüş olmuyorlar mı? “evet” cevabını zaten aklımdan bile geçirmiyorum.

Demokrasi İlleti

İllet derken kastettiğim şer’î naslarda aranan illet değil elbette. Kastım hastalık ya da arıza anlamındaki illettir. İslâmî hareketin hareket noktası/ekseni eğer konjonktür, reel politik gibi İslâmî nasların dışında bir adres ise yaygın bir şekilde şahit olduğumuz gibi demokrasi illetinin bulaşmaması neredeyse imkânsızdır. Bu öyle bir illettir ki bulaştığı zaman, teşbihte hata olmaz; ısınan sudaki kurbağa misali olursunuz. Rehavet kaslarınızı o derece gevşetir ki su kaynamaya ve yakmaya başlayınca kaçmak, kurtulmak istersiniz ama donanımınız reflekslerinize cevap vermez olur. Gücünüzün ve zindeliğinizin kaynağı olan kaslarınızın tükenmişlik sendromu yaşar ve tamiri zor arızalara sebebiyet verir.

Demokrasiyi sadece nötr bir araç gibi görecek, gösterecek kadar masumlaştırmak hatasına düşenler demokrasi treninin yolunun İslâm Ülkesi’nin yakınına asla yaklaşmayacak bir rayda durduğunun farkında değiller midir? Hadi biz kendi akidemizden çözümler üretemeyecek kadar demokrasi cazibesiyle efsunlandık; düşmanımız da mı bizim halimizde ki bize Suriye’de, Mısır’da, Libya’da demokrasiyi hararetle tavsiye ediyor/dayatıyor. Demokratikleşirsek bizden razı olacaklarını, rahat bırakıp yardım bile edeceklerini söyleyen bu kâfir sömürgeci beşlisinin fıtratını bize haber veren el-Habir:

“Sen onların milletlerine tâbi olmadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut ve razı olmayacaklar.” (Bakara 120) dedi. Onların genetik kodlarını bize öğreten Rabbimiz asla yanılmaz… Onlar da fıtratlarının güdüsüyle Hilâfet’siz bir dünyada rahatça at koşturabilmek için Müslümanlara Demokrasi öğütlemekten geri kalamazlar. Kendileriyle ittifak kuracak yerli müttefikler sayesinde ömürlerini biraz daha uzatmaya çalışıyorlar. Demokrasiden kendiler ne hayır gördü ki bize faydası dokunsun. Batı dünyasını çürütüp en meşhur fizikçilerine benzeten demokrasi zehridir. Hani şu tekerlekli sandalyeye mahkûm, etrafına saçma teoriler ve tavsiyeler sunmaktan, satmaktan başka bir şeye takati kalmamış Stephan. Demokrasi, Cumhuriyet ve kurumları Kapitalizm ve Laikliğin maşaları ve kıskaçlarıdır. Onlarla beslenir, onlarla sömürür ve ülkeleri yer, yutar. Kapitalizm’i Demokrasi ile beraber yok edecek tek alternatif ise ikinci Râşidi Hilâfet Devleti’dir. Bu tertemiz alternatifi kendi elimizle bâtıl, küfür nizamı olan Demokrasi ile bulayıp saklamayalım.

“Hak ile bâtılı karıştırıp bile bile hakkı saklamayın” (Bakara 42)

Dünyayı ekonomik ve ahlaki çöküntüye batıran batı hadaratına karşı, zulme maruz kalanlardan, mustazaflardan, fikrî ve fiili katliama uğrayanlardan yana; İslâmî hareketin bize “yabancı” olan demokrasiden başka “yerli” bir çözüm önerisi yok mu? Yerli derken milli veya ulusal olanı kastetmiyorum elbette. İslâm evrensel bir vizyona sahiptir ve kâfir kolonyalistlerin çizdiği suni sınırları, etnik, dilsel, coğrafi sınırları kabul etmeyen bir akidedir. Yerliden kastım fikren yerli olan yani İslâmî olanlardır.

Demokrasiyi seçime, istişareye ve temsile indirgeyip şirin göstermeye çalışanlar fena halde yanılıyorlar. Zira demokrasi devlet ve ideoloji gibi nötr/tarafsız bir kavram değildir. Demokrasi şirki hürriyetten sayar. İslâmî Devlet olur, İslâm ideolojisi olur, ama “İslâmî Demokrasiden” söz edilemez. Bu “İslâmî şirk” kadar abes bir ifade olur. Demokrasi teknoloji gibi medeniyet ve eşyanın şekli ile ilgili bir kavram da değildir. Batı hadaratının, hayat görüşünün ürünüdür ve bundan dolayı münkerdir/merduttur. Demokrasi’nin hammaddesi seçim ve istişare değil, hürriyetlerdir. Demokrasi 4 kutsal hürriyet üzerine kuruludur. İslâm’ın 5 şartından bir tanesi dahi Demokrasi ve tüm beşerî düzenleri reddetmek için yeterlidir. Kelime-i şehadet... Allah’ı tek İlah, Rab, kanun koyucu olarak tanımlamadıkça, Hz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yoluna, metoduna yürünecek tek yol olarak teslim olmadıkça İslâm olamayız.

“İslâm’da asıl olan adalet, istişare, hakkaniyet ve eminliktir” deyip İslâm dışı nizamların en adil ve emin şekilde uygulanmasına ruhsat verenler akidelerine dönüp tekrar onunla yüzleşmelidirler. Bunu yapmazlarsa vebal altında kalırlar.

Tedricilik Hastalığı

Demokrasi illeti ile tedrici yani aşamalı olarak İslâmî bir yönetime ulaşacağını vehmetmek, insanı vahim sonuçlara sürükler. Bir benzetmeyle düşünelim; diyelim ki önceden cami olan bir bina kiliseye çevrilmiş olsun ve biz de bunu aslına çevirme mücadelesine girişmiş olalım. Diyelim ki bu temiz ve saf niyetle işe koyulup kilisede bulunan görevlilerin arasına karıştık. Temizlik hizmetçiliğinden başladık, sonra yükseldik. Sırf içeride kalıp amacımıza ulaşabilmek için “biz buradaki düzeni bozmayacağız” diye yeminler edip sistemin içinde bir konum elde ettik. Bu esnada konumumuzu korumak için onların ritüellerinden olan yılda beş vakit huzura çıkıp sunaktaki heykellerine methiyeler ve düzenlerine bağlılık sözleri yazdık. İşin “raconu” gereği kıyama durup yarı rükular da yaptık. İç-dış çeşitli kesimlerin de yardımıyla yerimizi sağlamlaştırınca yıllar sonra içeriye başörtülü girme hakkını elde ettik. “Yakında içeride namaz kılacağız” diye insanları yıllarca oyaladık ama hâlâ bir rekât namaz kıldıramadık. Tam tekbir getirdik “ya Allah bismillah” diye… çanlar/sirenler çaldı, araya onların rükusunu/ritüellerini ekledik.

Bu şekilde “dönüşüm” olmaz, bu şekilde namaz ikame edilemeyeceği gibi arkamızda saf bağlayanların da namazı ifsat olur. Zira İslâm’da her emir ve ibadet için bir şeriat ve şartlar; bir de minhac/metot vaaz edilmiştir. Şartlar yerine getirilmezse, rükünleri eksik eda edilirse o ibadet bâtıl, yok hükmünü alır. Aynı şekilde emredildiği minhac dışında bir yöntemle uygulanırsa da bâtıl olur.

Bu yapılanları Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de içinde putlar olduğu halde namazını kılmasını göstererek savunanlara ise söylenecek tek şey var;

“Onların Mescidi Haram’da namazları/salatları ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.” (Enfal 35)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kâbe’de “namazı” kâmilen kıldı, ibadetine asla “ıslık” ve “el çırpma” ritüellerini karıştırmadı. Namazı ikame etmenin bir metodu olduğu gibi İslâm’ı ve Hilâfet’i de ikame etmenin metodu vardır, o da Nebevî metottur. O SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodunun hiçbir yerinde “darun nedve” meclisine girmek yoktur. Hele onların meclislerine “mabedimiz” demek SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in aklından bile geçmemiştir. (İmkânsız/muhal olmaktan kinaye)

Düşmanla İttifak

Tedriciliğin, reel politiğin sizi sindirmek zorunda bıraktığı başka işler de vardır ki en vahim olanı ittifak etmek ve onlarla müttefik olmaktır. İslâm hukukunda düşmanla ittifak hiçbir şart altında caiz değildir. Sadece ateşkes anlaşmaları yapılabilir. O da asla fiilî işgal durumunda olan ve Müslüman katliamı yapan bir devlet ile yapılamaz. İslâm beldelerini fiilen işgal etmiş ve işkencelerle vahşice saldırılarda bulunan ABD, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci, kolonyalist ülkelerle kalıcı antlaşmalar yapmak, hele ortak operasyonlar yapmak kesinlikle caiz değildir. NATO ile ittifakımızın gereği Libya işgaline kolon olmamızın hesabını nasıl vereceğiz? Hangi teamüllere göre “ABD ve müttefikleri ile ortak kalmaya devam edeceğiz” sözüne tahammül edebiliyoruz? Yeni Türkiye’nin en “derin stratejisi” bu mu? Entelektüel, aydın olmak bunları insanlara göstermeyi mi gerektirir, yoksa az bir menfaat, imkân uğruna susmayı mı?

Düşmanla ittifak kurmak;

“Başımıza bir felâketin dönmesinden korkuyoruz! diyerek onların içine koşup duruyorlar” (Maide 52) ayetinde zikredilenlere benzemektir. Bunu da Kelile ve Dimnevari bir masal ile temsil edebiliriz. Bizden çok güçlü diyerek timsahla anlaşma yapanın hali; şartlarına uyup timsahın ağzına başını koyan kişinin haline benzer. Timsahın fıtratındandır avını ağzına alınca gözyaşı döker. Bu haliyle size sempatik görünür; ama acıktığı zaman, içgüdüsü, iç kamuoyu, stratejisi gerektirdiği zaman ağzını kapatıverebileceğini bilir. Vakti gelene kadar ağzını açık tutup keyiflenmek daha çok işine geldiği için ağzında diğer varlıkların dolaşmasına müsaade eder. Çünkü o her an ağzında birileri varken çenesini kapatıverebilme ihtimalini sever…

 


Yorumlar

  1. Rabia Göker

    Allah razı olsun kardeşim çok faydalı bir yazı kaleme aldığn için Herkese tavsiye ediyorum muhakkak okuyun

Yorum Yaz