DİNDAR NESLİN YÜREK DEVLETİ’NDEN EVDEKİ HİLÂFET’E YOLCULUĞU

Mahmut Kar

1990’lı yıllar Türkiye’nin siyasal İslâm düşüncesinin en revaçta olduğu yıllarıdır. İstanbul Fatih o dönemler siyasal İslâm düşüncesinin merkezi durumunda. Siyasal İslâm deyince aklınıza bugünün iktidarının elde ettiği siyasi vizyon gelmesin. Yine o yıllarda gerçek İslâmî siyasi bir çalışmanın varlığının olduğunu da söyleyemeyiz. Ancak o yıllarda duyarlılığı yüksek olan İslâmî kesim ile İslâmî argüman ve düşünceye sahip olmayan, laik siyasi kesimler arasında oluşmuş doğal bir düşmanlık ve çatışma söz konusuydu. Bu çatışma sistemin kendi meşru zemininde yapılıyordu. Bu meşru zeminde Müslümanların temsilini Adil Düzen sloganı ile yürüten Refah Partisi yapıyor ve çok keskin söylemler kullanarak Müslümanları bir tarafta toplayabiliyordu. Adeta şeriat ile şeriat düşmanlarının kamplaşması söz konusuydu. Bir tarafta şapkalı Süleyman Demirel’in DYP’si, İnönü’den kalan CHP ve SHP, diğer tarafta merkezde duran ANAP ve Milli Görüş gömleğini giyip yola çıkmış Erbakan…

Afgan Rus savaşı, Filistin intifadası ve Bosna’nın Sırplar tarafından yağmalanıp tarumar edilmesinin oluşturduğu cihâdi atmosfer ise; bu siyasal havanın sıcak ve stabil kalmasını sağlayan destekleyici ve dengeleyici birer faktörü olarak kullanılıyordu. Öyle ki o yıllarda Irak’a karşı yürütülen Körfez Savaşı’nda bile Saddam Türkiye’de siyasal İslâmî havanın objesi olabilmişti.

Ben o yıllarda Fatih’te eğitimimi devam ettirdiğim için müşahede ettiğimi söyleyeyim: Neredeyse her mahallede bir lokal vardı ve bu lokallerde biz Şevki Yılmaz, Hasan Damar, Hasan Hüseyin Ceylan sohbetleri dinleyerek beklerdik İslâm Devleti kuruldu kurulacak diye… Öyle ki tasavvufi geleneğe sahip İsmailağa Kur’an Kursu’nda okurken Afganistan’dan Türkiye’ye âlim ve liderler gelip konuşmalar yaparlardı. 1500 öğrencinin karşısında Afganistan cihadını anlatan Rabbani, mücahitlerin Ruslara karşı elde ettiği başarılardan bahsederdi. Sanırım bugün Başbakan Erdoğan’ın her zaman karşısına getirilen Hikmetyar ile çekilmiş o fotoğrafı işte o yıllara, belki biraz daha eskiye aitti. Tabii olarak bu sıcak hava Müslümanların genelinde gerçekten bir İslâm Devleti beklentisini oluşturuyordu. Refah Partisi iktidar olunca sistem değişecek, düzen ve kanunlar değişecek, şer’î kanunlar gelecek ve gâvur Batı ile tüm ilişkiler toptan kesilecekti… Beklenti buydu.

Müslümanların bu çalışmasının metodolojik olarak İslâmî Devlet’e ulaştıran doğru bir yol olup olmadığı, parlamento çatısı altında yürütülecek bu çalışmanın demokratik normları kabul etmek olacağından Sünnetullah’a aykırı olup olmayacağı konuları apayrı konulardır. Ben bu makalede bu konulara detaylıca girmeyeceğim. Zira bu konu çok konuşuldu ve yazıldı. Aslında son 60 yıllık İslâm dünyasındaki siyasi tecrübe de laik sistemlere göre meşru olan zeminde siyasi bir talep ile çalışma yapmanın ne kadar değersiz ve neticesiz olduğunu göstermiş oldu.

Asıl benim üzerinde durmaya çalışacağım konu, o yıllarda Müslümanlarda beklenti olarak da olsa, duygu ve hayallerde oluşan İslâmî Devlet olgusunu bugün değersizleştiren söylemlerin büyüyen nesillerde oluşturduğu zihin bulanıklığı yolculuğudur. Bu söylemlerden bir tanesi, İslâm Devleti’nin önce yüreklerde kurulması gerektiğine vurgu yapan “Yürek Devleti” söylemiydi.

Şöyle diyordu yazar: “Bilelim ki Medine önce yüreklerde kuruldu, ona Mekke’de hamile kalmıştı mü’minler. Göğüslerinde bir muştu gibi besleyip büyüttükleri bu nur topu çocuğun adıdır Medine Devleti. İçimizdeki devletten habersiz yaşayan bizlerin, dahası, yürek devletini olumsuz davranışlarla kıyasıya tarumar eden bizlerin, devletten söz etmesi şov yapmaktır.”

Okuyunca insan etkileniyor. Doğruyu söylemek gerekirse bu edebî cümleleri o yıllarda okuduğumda ben de etkilenmiştim. Bu cümleleri okuyan herkes şöyle bir nefis muhasebesine başvurmak zorunda kalmıştı belki de. “Nerede hata ettim. Niye kendimi, nefsimi, yüreğimi, sevgimi, kalbimi değiştirmeden, dönüştürmeden ve orada bir devlet kurmadan İslâm Devleti kurmayı istemiştim ki? Niye yüreğimde bir fetih gerçekleştirmeden başka yüreklerin ve diyarların fethini hayal etmiştim ki?” Sorular sorular sorular…  Cevap mı “Ben bir Sahabe gibi olmadıkça İslâm Devleti kurulmaz, kurulmayacak. O halde önce işgal altında olan yüreğimi bu işgalden kurtarmalıyım ve yüreğimde devlet kurmalıyım. Kendi yürek fethimi gerçekleştirmeliyim.”

Diğer taraftan Sahabeler gibi olmanın mümkün olamayacağına ilişkin Sahabeler’e yönelik methiyeler diziliyordu. Bir Müslüman nasıl Sahabeler gibi olabilecek ki? Sahabeler gökteki yıldızlar gibidir. Tabii ki onların birer yıldız olması gelecek nesiller olarak bizlere ışık tutmaları olarak değerlendirilip algılatılmıyor, onlar yıldızlarsa eğer onlara ulaşılamaz, onlar gibi olunamazdı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hakeza aynı.

Lakin hiç Rasulullah’ın fikir ve metoduna değinilmiyordu. Medine’ye kadar Mekke’de devam eden o siyasi mücadelenin muhtevasına hiç değinilmiyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in küfür otoritesini yıkmak için Mekke otoritesine meydan okuyuşuna hiç değinilmiyordu. Siyasi davet çalışmasının yürütülmesi için Erkam’ın evinde oluşturduğu hizbÎ kitleleşmeye hiç vurgu yapılmıyordu. Nusret talep etmek için Mekke ahalisinin ileri gelenlerinin kapılarını çaldığı siyer kitaplarında sanki hiç yazmıyormuş gibi davranılıyordu. Taif seferi imani atmosferi ortaya koyan dramatik bir sahne gibi anlatılırdı hep. Hâlbuki Taif nusret talep etmek yani devletin kurulmasına güç bulabilmek için gidilen bir beldeydi. Hem Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, yüreklerinde devleti kurdular mı yoksa kurmadılar mı diye sormuş muydu Medine yoluna koyulmuş Sahabe’ye? Akabe Tepesi’nde kendilerinden biat aldığı Medineli Müslümanlardan yüreklerinde bir devlet kurmalarını istemiş miydi? Mekke’yi fethetmeye yola çıkarken yüreklerde fethi gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini öğrenmek için Sahabe’nin kalplerini açıp dinlemiş miydi?

Müslümanların davet çalışmasında metodolojik bir hata içinde oldukları hiç anlatılmıyor ve gündeme getirilmiyordu. 30 küsur yıllık gayret ve fedakârlıkların yok olmasının ve fiyaskoyla sonuçlanmasının asıl sebebi hiç dillendirilmiyordu. Samimi duygular ile liderlerinin peşinden ayrılmayan, onlara öylesine sevgi ile bakan ve uzunca yıllar madden, bedenen ve manen Adil Düzen gelecek diye koşturan Müslümanların bu mücadeleleri bir kitaba yazılacak edebî iki cümle ile adeta değersizleştiriliyor ve “yüreklerinizde devlet kurmadan İslâm Devleti mi istiyorsunuz?” deniliyordu.

Bu söylem sadece bir yazarın herhangi bir kitabında yazıldığı hâli ile etki bulmadı toplumda. Toplumun her kesiminde benzer söylemler üzerinden bir diz çöktürme operasyonu yürütüldü. Sufi kesimde “daha cebinde Rasulullah’ın misvakını bulundurmayanlar Rasulullah’ın İslâm Devletini mi kuracakmış” denilerek değersizleştirildi İslâm Devleti. Tevhîdi camia tercüme eserleri okuyarak geçirdikleri 10 yıllık dönem sonrasında “sorun akide ve tevhid sorunudur. Müslümanların akidesi bozuk, bu hallolduğu zaman İslâm Devleti zaten kendiliğinden kurulmuş olacak” diyerek ayrı bir basitleştirme ve itibarsızlaştırma oluşturdu İslâm Devleti hakkında.

Yani başarısızlığın faturası yine Müslüman bireylere çıkartılmıştı. Başarısızlığın sebebi; kalplerde (yüreklerde) İslâmî Devlet’i kurmadan, fiiliyatta yani normal hayatın içinde, sokakta bir İslâmî Devlet kurmaya meyletmek olarak tespit edildi.

Necmettin Erbakan ve Refah Partisi’nin başarısızlığa uğratılması sonrasında ise Müslüman bireylerin kalplerindeki muhasebeyi depreştirmek için hareketin liderlerinin yürekleri sorgulandı. Aslında onlar da yüreklerinde bir devlet kurmadıkları için başarısız olmuşlardı. Nefsine, az ya da çok dünya metasına meylettiği için kirlenmiş ve katılaşmış yüreklerle karşılaşılınca evet sorun yüreklerdeymiş denildi.

Son aşamada ise Müslümanların uzun yıllar boyunca sürdürdükleri bu çalışmanın nihai faturası, Necmettin Erbakan’ın kullandığı sivri dil ve keskin üsluba çıkarıldı. Erbakan hoca en son söylenecek sözü ilk önce söyleyen, şartları ve durumları hesaba katmayan bir liderdi onlara göre. Bu tespiti yapanlar ve halktan kendisine oy verenlerin çok büyük bir çoğunluğunun Erbakan hocaya yönelttiği eleştiri böyleydi. Aynı çevreye göre hocanın talebesi R. Tayyip Erdoğan, boynuz kulağı geçer misali daha uyanık ve stratejik üsluba sahipti. Uyuyan yılanı uyandırmayacak, tavizler vererek nihai anlamda Müslümanları iktidar yapacaktı. Dikkat edilirse yine büyük bir aldatmaca ile hareketlerin misyon, hedef ve metotları üzerinden bir değerlendirme ve yargılama yapılmıyor, aksine liderlerin kullandıkları üsluplar üzerinden bir kıyaslama ile kararlar veriliyordu. Hâlbuki asıl sorun liderlerin üslupları değildi. Asıl sorun partilerin ve hareketlerin yol sorunuydu. O yol sorunu bugün daha karmaşıklaşmış bir hal almış durumdadır. Eğer gerçekten sorun liderlerin üslup sorunu olmuş olsaydı, o gün Erbakan’ın sert, çatışmacı ve keskin üslubunun hata olduğunu söyleyen halk, bugün daha sert ve çatışmacı bir üslup kullanan Erdoğan’dan niçin etkileniyor olsun ki. Evet, mesele algıyı yönetmek ile ilgiliydi. O gün 30 küsur yıllık çalışma başarısızlıkla neticelenince, bunun bir suçlusu bulunmalıydı. O da keskin üslubundan dolayı Erbakan oldu. Sorunun sistem ve takip edilen yolda olduğunun üstü örtüldü ki Müslümanlar o aynı yol üzerinde daha güzel ve “stratejik” üsluplar kullananların peşinden gitmeye devam etsinler. Yoksa başka arayışlara koyulabilirlerdi. Bu tespit bugün için de geçerlidir. Başbakan Erdoğan’ın son gezi olaylarından bugüne demokratik normları çiğnemiş olmasının maliyetini demokrasiye değil de Başbakan’a kesenler aynı hassasiyet ve korku ile hareket ediyorlar aslında. Yani sorun demokraside değil Erdoğan’da… 28 Şubat ile de sistemin sorgulanması istenmediği için maliyet Erbakan’a çıkarılmıştı.

Nihai anlamda Erbakan ve taifesinin 30 küsur yıllık mücadelesi ve bu reel siyasetin bazen içinde bazen kenarında bazen de kendini karantinaya alarak dışında kalmış olan Tevhîdi camianın 1990’lı yıllardaki mücadelesi İslâmî Devlet’e ulaşamadı. Tabii olarak bu bir başarısızlıktı. Ancak bu başarısızlığın sebebi hedef-metod sistematiği çerçevesinde sorgulanmadığı için doğru tespit edilemedi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu başarısızlığın faturası, devleti önce yüreklerinde inşa etmeden siyasetin içinde inşa etmeye kalkışmalarından dolayı Müslüman bireylere çıkarıldı.

Adil Düzen isteyen dindar nesil laik Kemalist nesil karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. On yılda on beş milyon genç yetiştirdiğini söyleyen Kemalist oligarşi, bürokrasiye hâkimdi ve vesayeti elinden bırakmamıştı. 2000’li yıllar artık İslâm Devleti’ni yüreklere hapsedip bürokratik vesayete gününü gösterecek dindar neslin yetiştirilmeye karar verildiği yıllardı.

Dindar nesil deyince makalenin başlığına kısa bir gönderme yaparak devam etmek isterim. “Dindar Neslin Yürek Devleti’nden Evdeki Hilâfet’e Yolculuğu” başlığını görünce, “Yürek Devleti’ni anladık da Evdeki Hilâfet nedir?” diye soranlarınız muhakkak olacaktır. 5. Türkiye Dergi Günleri çerçevesinde Sirkeci Garı’nda gerçekleştirilen Dergi Fuarı’nın Köklü Değişim Dergisi standında gelen misafirler ile sohbet ediyorduk. Tesettürlü bir ablamız standı ziyaret ettiler. Stantta Hilâfet ile ilgili kitap ve dergi kapak konularını müşahede edince dikkatini çekmiş olmalı ki “Hilâfet mi istiyorsunuz?” diye sordu. Sonra sosyal medyada Hilâfet istiyorum diye paylaşımlarda bulunan birçok heyecanlı genç ile tanıştığını ve onlara bir âlimin (Timur Taş) “Hilâfet’i önce evinizde kurmalısınız” sözü ile nasihat ettiğini söyledi. Evde Hilâfet’i kurmadan Hilâfet’in kurulamayacağını söyleyen ablamız Hilâfet isteyenleri ise heyecanlı gençler olarak gördüğünü söyledi. Bu ablamız bu kısa konuşmasını yapınca benim zihnimde bir anda 1990’lı yıllarda İslâm Devleti’ni önce yüreklerde kurmalısınız diyen yazar geldi. Anladım ki o günden bu güne değişen hiçbir şey yoktu. Sonra düşündüm ve Yürek Devleti’nden Evdeki Hilâfet’e yolculuk yapan dindar nesli kaleme almaya karar verdim. Hemen bir hafta sonra sosyal medyada üniversite öğrencilerinin düzenlediği bir eğlence etkinliğinde türbanlı bir bayanın bir erkek öğrencinin omuzlarındaki resmi yayınlandı. Tabii ki standımızı ziyaret eden tesettürlü ablamız ile bu bayan öğrenciyi aynı çerçeve ve düzeyde değerlendirmeye koymuyorum. Ancak bu iki durum şunu gösteriyor: Zihinsel karmaşıklık, yok oluş ve yaşamsal yozlaşma ile karşı karşıyayız. İşte bu makaleyi yazmaya beni sevk eden öykünün özeti aslında böyle…

Dindar nesil yetişiyor deniliyor öyle değil mi? Kemalist ideolojinin yetiştirdiği nesilden başka yepyeni bir nesil… Kemalist ideolojinin yetiştirdiği nesil yaşlı olduğu için artık zaten iş göremez konumda. Şimdi iş gören yeni nesil dindar nesil… Dindar Cumhurbaşkanı ve eşi, dindar Başbakan ve eşi, dindar bakanlar, müsteşarlar, müşavirler, müdürler… Dindar rektörler, dekanlar, profesörler, doktorlar, öğretmen ve öğrenciler… Dindar emniyet müdürleri, komiser ve polisler… Ve hatta dindar general ve askerler… Bunun en alt düzeydekileri dindar memurlar olarak söylenilebilir. Tabii bir de dindar fabrikatörler, bankacılar, finansörler, işadamı ve tüccarlar var.

Aslında sorun bu kavramın kendisinde değil mi? Mesela niçin hiç dindar müftü, dindar ilahiyatçı, dindar cemaat lideri, dindar imam-müezzin tabirlerini duymayız. Bunlar dindar olamazlar mı? Yoksa zaten din bu saydıklarımızın işi olduğu için mi onların vasıflarının başına dindar kavramı konulmaz? Evet din hayattan öyle ayrıştırıldı ve uzaklaştırıldı ki bizatihi hayatın içinde olup muayyen dini ibadet ve ritüelleri yerine getirenlere dindar deniliyor, bu dini bir ilahiyat çalışması olarak yapanlar ise zaten kendilerini hayatın içinden arındırıyorlardı.

Müslümanlar son 50-60 yılda öyle bir yolculuğa sürüklendiler ki, önce 1960’lı yıllarda Kemalist laik ideolojinin düşman algısına tepkileri, meşru sistemde hak aramaya yönlendirilerek bastırılmış ve sübvanse edilmiş oldu. Sonra sistem, en az 30 küsur yıl bu meşru zeminde iktidar olmak için Müslümanların İslâmî söylemlerine müsamaha etti ve alan açtı. Bu yıllarda Müslümanlar Demokrasi ve Laiklik kavramlarına fikrî olarak net bakamıyor olsalar da duygusal anlamda Demokrasi ve Laikliğin İslâm karşıtı sistem ve düşünceler olduğuna inanıyorlardı. Bugüne geldiğimizde durum gerçekten şaşırtıcı bir hâl almış durumda. O yıllarda fikrî anlamda olmasa da duygusal bazda Demokrasi ve Laiklik karşıtlığı ile büyüyen veya büyütülen nesil, bugün Demokrasi’nin konuşulduğu toplantı ve konferansları hınca hınç dolduruyor. Mesela bugün çoğulculuk ve Demokrasi’nin konuşulduğu konferans organizasyonlarını tesettürlü bayanlar ve belirli İslâmî gelenekte yetişmiş erkekler oluşturuyor.       

Öyle ki, 1990 öncesinde dergicilik ve vakıf/dernek çalışmaları yürüten İslâmî kesim genel anlamda tevhîdi bir mücadele verirken, şimdilerde STK olmuş olmanın getirdiği yaptırım ve baskılarla çevreden merkeze doğru yavaş bir ilerleme yaşıyor. Yani Müslümanların iktidar olmasının bu kesimlerde oluşturduğu “öz güven” ve aynı zamanda iktidarı kaybetme korkusu, sistemsel anlamda demokratik teamüllere aykırı hareket etmiş olsa da, iktidarı (Erdoğan’ı) korumaya ve devletin yanında olmaya (çevreden merkeze doğru kaymaya) itmişti. Özcümle Müslümanlar demokrat olmayı bile başaramamışlardı. Demokrasiyi ayaklar altına alan iktidarı korumak, büyüyen dindar nesil için ölüm kalım meselesi hâlini aldı.

Dindar nesil için asıl ölüm kalım meselesi olması gereken İslâm Devleti ve Hilâfet ne ifade ediyor peki?

Heyecanlı gençlerin peşinden koştukları bir hayal…

Önce evde inşa edilmesi gereken mânâ devleti…

Bugünden yarına hemen kurulmayacak, yavaş yavaş dönüşüm ile kendiliğinden oluşup kurulacak olan müphem bir devlet. Eğer böyle kurulmuş bir devlet örneği dünya tarihinde varsa!…

Meclis salonlarında, statlarda ve miting meydanlarında adeta amigoluk yaparak iktidarlara alkış tutan yeni nesil mi heyecanlı, yoksa tüm Batılı siyasetçilerin sistemlerini tehdit etmesinden dolayı yükselişinden endişe ile bahsettikleri Hilâfet için çalışan cesur yürekler mi heyecanlı? Bu sorunun cevabını sizlere bırakıyorum. 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz