FIKHÎ VE SİYASİ AÇIDAN RU’YETU’L HİLÂL

Abdullah İmamoğlu

Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan, bin aydan daha hayırlı bir geceyi -kadir gecesini- bünyesinde barındıran Ramazan ayına bizleri salimen kavuşturan Allah’a hamd olsun.

Her Ramazan Orucunun başlangıcında ve bayram günlerinin ilanında Ru’yetu’l Hilâl konusu bir tartışma konusu olarak karşımızda arz-ı endam etmektedir. Yine bir Ramazan ayı ve yine bildiğimiz tartışmalar.

Ben de bu tartışmalara kaynaklık eden Ru’yetu’l Hilâl konusunu iki zaviyeden ele alıp açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bunlardan birincisi, meselenin fıkhî boyutu iken diğeri ise siyâsî boyutudur. Bunların açılımı şu şekildedir;

Meselenin Fıkhî Boyutu

Allahu Teâlâ, Ramazan ayına ulaşan kullarından bu ayda oruç ibadetini ifa etmeleri talebinde bulunmuş ve bunu şu kavliyle beyan etmiştir:

“İçinizden kim bu aya yetişirse onu oruçla geçirsin.” (Bakara 185)

Oruç ibadetinin yapılış keyfiyetini sınırlandıran ve beyan eden Allah Subhanehû ve Teâlâ, hilâlin görülmesini Ramazan orucunun başlangıcı ve bayram gününün ilanı için şer’î sebep olarak vaz etmiştir/belirlemiştir. Söylediğim bu fıkhî ibarenin açılımı şudur aslında; “Ramazan orucuna başlayabilmenin ve bayram gününü belirleyebilmenin yolu/keyfiyeti hilâlin görülmesidir.” Bunun delili konuyla alâkalı olarak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet olunun hadislerin varlığıdır. Birden fazla varyantla gelen hadislerden bir tanesinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadırlar:

 “(Ramazan) hilâlini gördüğünüzde orucu tutun ve (Şevval) hilâlini gördüğünüzde de iftar (bayram) edin! Eğer (hava) size kapalı (bulutlu) olursa, Şaban’ın sayısını otuza tamamlayın.” (Muttefekun Aleyh)

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi konuyu ziyadesiyle izah eder niteliktedir. Altını ısrarla çizmek istediğim bir gerçek vardır ki o da Ru’yetu’l Hilâl konusu şer’î hükümler bağlamında değerlendirilmesi gereken bir konudur. Ayrıca şer’î hükümler bağlamında değerlendirilen konularda aklî argümanlara ve yaklaşımlara yer yoktur.

Bugün orucun başlangıcı ve bayramın ilanı için hilâlin görülmesi gerçeğinin yanında astronomik hesaplamalara itibar edilebileceğini iddia eden kardeşlerimizin varlığına şahit oluyoruz.  Bu ihtilaf çok basite alınacak bir ihtilaf değildir aslında... Çünkü bu ihtilaf namazda el bağlama ya da abdesti bozan hususlardaki ihtilaf gibi değildir ve bunu da bu şekilde değerlendirmek meseleyi önemsememek manasına gelir. Çünkü makalenin ilerleyen kısmında da değineceğim üzere oruç, bayram ve hac gibi ibadetler İslâm Ümmeti’nin vahdâniyet şiarlarındandır. Onun için bu konulardaki ihtilaf parçalanmışlıktır. Yoksa sıradan yani salt bir fıkhî ihtilaf değildir.

Her ne kadar günümüzde astronomik hesaplamanın oruç ve bayram günlerinin ilanı için bir yöntem olduğunu söyleyenler ve bunu da geçerli bir delille desteklediklerini iddia edenler olsa da bu kardeşlerimizin görüşleri ve istidlal etme yöntemleri zayıftır. 

Kardeşlerimizin “astronomik hesaplamalara itibar edilir” söylemlerine destek buldukları ve meseleye istidlal ettikleri hadis şudur:

 “Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz, ay şu kadar ve şu kadardır.” (Buhari)

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinin mefhumundan yola çıkarak İslâm Ümmeti’nin ümmî olduğunu ve bundan dolayı da okuma yazma-kitabet ve hesap bilmediğini, bu yüzden de ayın hesaplamasını yapamadıklarını beyan etmektedir. Kısacası bu hadisin mefhum olarak şöyle bir manayı barındırdığı doğrudur. Nedir o; “Bizler bugün ümmî bir ümmet olmaktan çıktık yani okuma yazma bilen dolaysıyla hesap yapabilen bir Ümmet olabildiysek ayın hangi ay olduğunun belirlenmesinde hesaba itibar edebiliriz.” Mefhum olarak bu mana anlaşılabilir. Yani hesap yapabiliyorsak o zaman ayı astronomik hesaplamalarla tayin edebiliriz… Dediğim gibi bu, mefhum olarak doğrudur. Lakin hadisin mefhumuyla amel edilebilir mi? Hadisin mefhumundan hareketle oruç ve bayramların tayini için hilâlin görülmesi yerine astronomik hesaplamaya itibar edilebilir mi?

Kardeşlerimiz zımnen şunu demek istiyorlar; “bizler bugün okuma-yazma biliyor ve hesap yapabiliyorsak o zaman oruçların ve bayramların başlangıcını astrolojik yöntemlerle belirleyebiliriz.” Tabii ki tartışmaya ve ihtilafa kaynaklık eden hadisi ve hadisin mefhumuyla amel edilip edilemeyeceği konusunun izahı elzem olmuştur.

Usulü Fıkıh’ta kaide şöyledir; “Eğer ki bir nassın mefhumuyla amel etmeyi ihmal eden başka bir nass mevcutsa o mefhumla amel edilemez.”  Konunun daha iyi anlaşılması adına başka bir örnek vermek istiyorum.

Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsra 31)

Ayetin mefhumundan hareketle haram olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten dolayı öldürürse helal olur denilemez! Bilakis öldürme, ister fakirlikten isterse zenginlikten dolayı olsun her iki durumda da haramdır. Yani ayetin mefhumuyla amel etmeyi başka bir nass ihmal etmiştir. Şu ayette olduğu gibi:

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, cehennemdir.” (Nisa 93)

Bu yüzden bu mefhum, ihmal edilir. Dolayısıyla haram olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten dolayı öldürürse helal olur denilemez! Bilakis öldürme, ister fakirlikten isterse zenginlikten dolayı olsun her iki durumda da haramdır.

Nasıl ki Nisa Suresi’ndeki ayeti kerime İsra Suresi’ndeki ayetin mefhumuyla amel etmeyi ihmal ettiyse,

“Eğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” (Buhari) hadisi de hesap yapmanın olabilirliğine hamledilen hadisin mefhumuyla amel etmeyi ihmal etmiştir.  Zaten hadis hiçbir kayıt koşmadan şer’î hükmü beyan etmiştir. Ki o havanın kapalı olması halinde otuza tamamlanmasıdır.

Makalemin başında söylediklerimin faydalı olacağına inanarak tekrar etmek istiyorum. Oruç ibadeti bütün yönleriyle birlikte şer’î meseledir. Hepimizce de malumdur ki şer’î hükümler kapsamında olan konularda akla ve aklın ürettiği argümanlara yer yoktur.

Bu konuya ilave olarak bir de “ihtilafı metali” konusu tartışılmaktadır. İhtilafı metali doğuştaki farklılık, ayın doğduğu yerin farklı olması demektir. Bu fıkhî ibarenin açılımı şudur; A şehrinde görülen Ramazan hilâlinin B şehrini de bağlayıcı olup olmadığı tartışması fıkıh kitaplarında ihtilaf konusu olarak yer bulmuştur kendisine… Zaten bu konuda Şafiî mezhebi dışında cumhurun da ittifakı söz konusudur. Cumhurun üzerinde ittifak ettiği görüş, A şehrinde görülen ve B şehrinde görülmemesine rağmen görüldüğüne dair haberin iletilmesi halinde haberin B şehrini de bağlayıcı olduğudur.

Meselenin Siyasi Boyutu

Dikkatlerinizi çekmek istediğim bir husus var. Müslümanlar Hilâfet Devleti’nin ilgasına kadar hiçbir farklı günde ne oruca başlamışlardır ne de bayram yapmışlardır. Ayrıca Müslümanlar nezdinde Ru’yetu’l Hilâl konusu hiçbir vakit polemik ve tartışma konusu olmamıştır. Mevcut ihtilafın kaynağı olan astronomik hesaplamalara (orucun ve bayramların ilanı için) önceleri hiç ama hiç itibar edilmemiştir. Hatta tam yeri gelmişken, hesaba itibar edilmeyeceği konusunda birkaç âlimin sözlerine yer vermek istiyorum.

İbn Hacer oruç, bayram, hac gibi takvime müteallik işlerde hesaba değil, ru'yete itibar edilmesi gerektiğini, hadislerin zahirlerinden bunun anlaşıldığını belirtir. Ve: "Oruç hakkındaki bu hüküm, -sonradan hesabı bilenler çıkmış olsa bile- devam etmiştir" der.

Hanefilerin bu husustaki genel görüşleri ise şöyledir: Astronomi âlimlerinin ayın hareketlerini esas alarak yaptıkları hesaplara itibar edilerek Ramazan ayının girdiği ilan edilemez. İbn Abidin şöyle der: “Muvakkitlerin (zamanı hesaplayan uzmanların) sözüne itibar yoktur. Yani halka orucun farz olması için, onların sözü delil olmaz. Müneccimlerin (astronomi uzmanları) hesabı ile amel etmek caiz değildir. Muvakkitlerin, filan gecede hilâl gökyüzünde şöyle görülecektir demeleri ile oruç tutulmaz.” “Hilâl meselesinde müneccimlerin haberlerine müracaat edilmeyeceği gibi; geçerli olan görüşe göre, onların sözleri de kabul edilemez.” (Fetavay-ı Hindiyye I, 197).

Her ne kadar geçmişte Müslümanlar nazarında Ru’yetu’l Hilâl konusu ihtilaf konusu olmadıysa da günümüzde ihtilaf konusu haline gelmiştir. Müslümanların bu konudaki ihtilafları üzücüdür. Hele hele Ümmet’in vahdâniyet şiarlarından olan bayram ve oruç gibi meselelerde ihtilaf ise ziyadesiyle üzücüdür.

Hâlbuki Allah Celle Celâlehû bizlere birlik olmayı emretmiş, tefrikayı haram kılmıştır. Şöyle buyurmaktadır:

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz.” (Ali İmran 103)

Allah bizlere birlik olmayı, bir vücut gibi olmamızı emretmiştir. Ama olamıyoruz neden? Bizler niçin bir Ümmet olmanın gereği aynı gün oruca başlayamıyoruz? Niçin hep birlikte bir Ümmet olmanın gereği, aynı gün bayram yapamıyoruz? Asıl nedenin ve niçinin cevabına geçmezden evvel bir gerçeğin altını ısrarla çizmek istiyorum. O da birçok konuda olduğu gibi astronomik hesaplara itibar konusunda Batı’nın aslında hiç de masum olmadığı gerçeğidir.

Ümmet’i tefrikanın derinliklerine daha fazla düşürebilmek ve bir vücut misali olması gereken Ümmet’i olabildiğince parçalayabilmek için astronomik hesaplamalar meselesinin Batı tarafından her zaman körüklendiğini Allah rızası için göz ardı etmeyelim.

Aynı gün oruca ve bayrama başlayamıyor olmamız tek bir nedene, ihtilafları ortadan kaldıracak, bizleri Kelime-i Tevhit sancağı altında toplayacak bir Halife’nin olmamasındandır.

Mademki bizlerin aynı gün oruca başlayabilmesi ve bayram ilan edebilmesi bir Halîfe’nin varlığına bağlıdır, öyleyse ihtiyacımız olan şey ihtilafları ortadan kaldıracak bir Halîfe’nin ikamesi değil midir?

Zaten Sahabe’nin İcması’ndan istinbat edilmiş şer’î kaide de bir Halîfe’nin gerekliliğine vurgu yapılmaktadır: “İmam’ın hükmü/kararı ihtilafları ortadan kaldırır.” Ve bunun en güzel pratiğe yansımış örneği Ahmed b. Hanbel’in tahriç ettiği şu rivayettir:

“Dediler ki: Şevval hilâlini (hava koşulları nedeni ile) göremedik. Böylelikle sabaha oruçlu olarak başladık. Başka bir yönden bir kafile geldi. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e dün hilâli gördüklerine dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Rasulullah onlara oruçlarını bozmalarını, daha sonra da ertesi gün bayramları için çıkmalarını emretti.” (Ahmed b. Hanbel Basriyyin 19675)

İşte Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem var olan bir belirsizliği ortadan kaldırarak Müslümanların vahdâniyet içerisinde ibadet yapmalarını sağladı.

Onun için vahdâniyet duygusu içerisinde Ramazan ve bayramları ihya edebilmek ihtilafları ortadan kaldıracak bir Halîfe’nin varlığına bağlıdır. Bu yüzden hilâl tartışmalarının siyasî yönüne her zaman ısrarla vurgu yapmak gerekir.

Maalesef günümüzde Ramazan ayı sahur, yemek daveti, teravih üçgeninin dışına çıkmaz oldu. Ramazan ayı kâfirlerin boyunduruğu altında atalet ayı olarak karşılanır oldu…

Hâlbuki şanlı İslâm tarihinde Ramazan ayının diğer bir ismi de “Zafer ve Nusret ayı” idi. Evet câlib-i dikkattir ki zillet ve sıkıntı ayı değil. Tam aksine “Zafer ve Nusret ayı”. Bunun ispatı İslâm tarihine bakmakla kolayca mümkündür. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın hükümleriyle yönetilen zaman dilimlerinde Müslümanlar, Ramazan ayını kâfirler ordusuna karşı elde ettikleri zaferlerle karşılıyorlardı. Nice İslâmî fetihler ve zaferler bu ayda gerçekleşmiştir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in komutasında gerçekleşen Bedir Savaşı ve elde edilen zaferde olduğu gibi. Müslümanlar her ne kadar potansiyel ve savaş teçhizatı yönünden zayıf olsalar da Allahu Teâlâ katından nusretle Müslümanlara zafer ikram etmiştir. Bunu Allah Subhanehû ve Teâlâ şu kavliyle ifade ediyor:

 “Gerçekten Allah size Bedir'de nusret verdi. Oysa sizler, oldukça zayıf idiniz. O halde Allah'a ittikâ edin, umulur ki şükredersiniz.” (Ali İmran 123)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemve Hulefâ-i Râşidîn Rıdvânullahi Aleyhim sonrasında da asırlarca varlığını sürdüren İslâm Hilâfet Devleti, nice zorlu düşmanlara karşı Ramazan ayında büyük zaferlere ulaştı.  Selâhaddin Eyyûbi haçlıların elinden Kudüs’ü Ramazan ayında kurtarmıştır. Aynı şekilde Endülüs Fatih’i Tarık b. Ziyad’ın fethi bu mübarek ayda gerçekleşmiştir. Görüldüğü gibi İslâmî fetihler ve zaferler Ramazan aylarını süsleyen destanlar olmuşlardır. Yani Ramazan ayı tarih boyunca Müslümanların izzet ve zafer ayı, İslâm düşmanları kâfirler için zillet ve mağlubiyet ayı olmuştur.

Madem ki bugün önceki Ramazan aylarında olduğu gibi, fetihlerden fetihlere koşacak, İslâm’ın hayrını ve bereketini insanlığa taşıyacak bir Halife’miz yok. Öyleyse gelin kardeşlerim şu mubarek ayda azimlerimizi Hilâfet Devleti’nin ikamesi için bileyleyelim.

Bilelim ki kardeşlerim, Hilâfet’in ikamesi için ihtiyacımız olan cehd ve azim Ramazan ayının bereketinde saklıdır.  Nice Ramazanlara ve bayramlara münadinin; Allahu Ekber, Allahu Ekber nidalarıyla bir Halîfe’nin sancağı altında girebilmek duasıyla…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz