BAYRAMI KARŞILARKEN İSLÂM ÜMMETİ

Abdullah İmamoğlu

Acının, gözyaşının yer bulamadığı günlerdir bayramlar…

Sevincin ve sürurun diğer bir adıdır bayramlar…

Öncelikle bizleri içerisinde bin aydan daha hayırlı bir geceyi barındıran Ramazan ayına ulaştıran, sonrasında salimen oruçlarımızı tutmayı lütfeden, şimdi ise Ramazan Bayramı’na eriştiren Rahman’a hamd-u senalar olsun. Rabbim sıyamlarımızı, kıraatlerimizi ve ibadetlerimizi katında kabul ve karin eylesin. Rabbim idrak etmekte olduğumuz Ramazan Bayramı’nı hayırların keşfine ve şerlerin define, İslâm Ümmeti’nin kurtuluşuna ve Raşidî Hilâfet Devleti’nin ikamesine vesile kılsın.(Amin)

Medine’ye hicretten sonra Allah Azze ve Celle, Müslümanlara kendisiyle sevinecekleri iki bayram hediye etti. Malum bunlar Ramazan Bayramı/Iyd el Fıtr ve Kurban Bayramı/Iyd el Adha’dır. Sevinecekleri dedim, çünkü Allah’ın Ramazan ve Kurban bayramı hediyesinden önce Medinelilerin kutlaya geldikleri ve sevinçle karşıladıkları bayram günleri vardı. İslâm Müslümanların sevinmeleri ve sürura ermeleri için kutlanıla gelen bayram günleri yerine Ramazan ve Kurban bayramlarını haber verdi.  

Rasul Sallahu Aleyhi ve Sellem  şöyle buyurmuştur:

 “Allahu Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı’nı hediye etti.” (Süneni Ebu Davud, Salat, 239)

Rasulullah’tan sadır olan bir diğer rivayet ise aslında bayramların keyfiyetini ve mahiyetini anlatır nitelikte. Bayram nasıl karşılanmalı rivayet anlatsın bize… Şöyle rivayet edilmiştir;

“Hz. Ebu Bekir, kızı Ayşe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Rasulullah’ın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir’e; “Onlara mâni olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir buyurdu.” (Buhari)

Evet, şüphesiz bayramlar Müslümanların sürur günleridir. Ve bittabi bayramlarda gülmeli, olabildiğince neşelenmeliyiz.

AMA… AMA… AMA…

Biliyorsunuz “ama”nın dildeki işlevselliği çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarayan bir söz/kelime olmasıdır. Yani ama kelimesi kendisinden önceki cümleyi tabiri yerindeyse nesh eder.

Ama olmuyor işte. Gülemiyoruz, sevinemiyoruz, eğlenemiyoruz bayramı bayram gibi karşılayamıyoruz. Neden mi? Çünkü bayram günlerinin öznesi olan İslâm Ümmeti kan ağlıyor da ondan. İslâm Ümmeti’nin haleti ruhiyesi sevinç karşılayacak durumda değil de ondan. Cenazenin olduğu ev de davul-zurna çalınmaz da ondan. Velhasıl Ümmet’in malum durumu bayramlarımıza gölge düşürüyor vesselam.

Nasıl düşürmesin ki;

-Bayramı sevinçle karşılamak istiyoruz ama inim inim inleyen mazlum ve mustazaf çocuklar düşüyor gönlümüze sevinçle karşılayamıyoruz.

-Eğlenmek istiyoruz ama kâfirlerin Müslümanların şerefleriyle, bacılarımızın namuslarıyla ve izzetleriyle eğlendiklerine şahit oluyoruz eğlenemiyoruz.

-Çocuklarımızla sürur içerisinde bayramlaşmak istiyoruz ama “ben bundan sonra kime anne-baba diyeceğim” diyen Suriyeli çocuklar düşüyor aklımıza bayramlaşamıyoruz.

-Yavrularımıza çamsakızı çoban armağanı kabilinden bayram hediyesi almak istiyoruz ama Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de ve sair Müslüman beldelerinde çocuklarımızın el bombalarıyla, tanklarla, tüfeklerle oynadıklarını görüyoruz hediye alma isteğimiz kursaklarımıza düğümleniyor.

-Mutluluk içerisinde akrabalarımıza bayramlaşmaya gitmek istiyoruz ama gasıp Yahudilerce evlerine bomba atılarak tarumar edilen ve bütün akrabayı taallukatını, hain saldırıda kaybeden kardeşlerimiz düşüyor yüreğimize gitmek içimizden gelmiyor.

-Coşkuyla tek bir Ümmet olmanın şuuruyla karşılamak istiyoruz bayramı ama 90 yıl önce bir tek devletimizin 50 küsur devletçiğe bölündüğü, parçalandığı aklımıza geliyor coşku hevesimiz de düğümleniyor.

-Bayramlarda Rasullah’ın buyurduğu gibi gülmek istiyoruz ama bir vücudun azaları misali diğer aza(ları)mız, Gazze’miz, Burma’mız, Doğu Türkistan’ımız, Suriye’miz ağlıyor olunca gülemiyoruz.

Çünkü bayramlarda sevinin buyruğunun sahibi Peygamber aynı şekilde Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmeyi de emretti. Bir binanın tuğlaları gibi olmayı emretti. Bir vücudun azaları gibi olmayı emretti.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine sımsıkı sarılmakta müminler bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsızlandığı zaman diğer azalar da ateşlenerek ve uykusuzlukla ona icabet ederler” (Buhari, Edeb 27, Muslim, Birr 66)

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem başka bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

“Kim Müslümanların işlerini, dertlerini önemsemeksizin sabahlarsa bizden değildir.”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yine diğer bir buyruğunda,

“(Parmaklarını birbirine kenetleyerek) Müminler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler.” (Buhari)

Peki Çözüm?

Müslümanların bu perişanlıktan kurtulmaları ve dolaysıyla bayramları bayram gibi ihya edebilmeleri, onların derdiyle dertlenebilecek, aşırılan kuzudan kendisini sorumlu tutma bilinciyle hareket edecek, Müslüman kardeşi zulüm altındayken kendisine yemeyi kerih görecek, İslâm kutsalları işgal altındayken oraları kurtarana kadar kendisine gülmeyi haram kılacak hayırlı yöneticilerin varlığıyla mümkündür.

Saydığım hususlar bana her zaman için iki örneği hatırlatır. Çoklarca defa paylaşmış olmama rağmen faydalı olacağını ümit ederek yeniden paylaşıyorum.

Ömer Radiyallahu Anh döneminde, Ebu Ubeyde bin Cerrah Radiyallahu anh‘ın komutasındaki İslâm ordusu tarafından fethedilen Kudüs daha sonraki asırlarda yapılan Haçlı Savaşları sırasında tekrar Bizanslıların eline geçmişti. Selçuklu komutanı Selahaddin Eyyubi sürekli Kudüs’ü yeniden feth etmeyi düşünüyor ve bunun için hazırlıklar yapıyordu. Bir Cuma hutbesinde gülmeyi, gülümsemeyi tavsiye eden imama aynen şu cevabı veriyordu: “Kudüs haçlıların ayakları altında iken bana nasıl gülmeyi tavsiye edersin?” Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü yeniden fetih etmek için hazırladığı İslâm ordusunun konakladığı yerde geceleyin teftişe çıkar. Askerlerin çadırlarını teker teker dolaşır, kimi çadırlardaki askerlerin Kur’an okumakta olduklarını, kimi çadırlardaki askerlerin namaz kılmakta olduklarını, kiminin de dua ettiklerini görür ve çok memnun olur. Ancak bazı çadırlardaki askerlerin ise uyumakta olduklarını görür. Uyuyan askerlerin bulunduğu çadırlara birer işaret koyar ve sabahleyin orduyu içtima ettiğinde onları çağırarak bütün orduya şunları söyler: “Geceleyin bütün çadırları dolaştım. Kimi çadırlardaki askerlerin Kur’an okumakta olduklarını, kiminin namaz kılmakta olduklarını, kiminin de dua etmekte olduklarını gördüm. Ancak sizler bu esnada uyumakta idiniz. Savaş başladığı zaman samimi ve ihlaslı olanların ordunun ön saflarında yer almalarını isterim. Sizler ordunun arka saflarına geçiniz.”

Diğer örneğim ise çok lezzet aldığı başka bir ifadeyle mesrur olduğu bir işle meşgulken bir Müslüman kardeşinin yardım çığlığıyla sevdiği şeyden vaz geçerek yardım çığlığına koşan Mutasım hakkında olacaktır. Kısaca olay şöyledir; İbnü’l-Imad el-Hanbeli “Şezirat’üz-Zeheb Fi Ahbarin Min Zeheb” adlı kitabında konuyla ilgili şu ilaveleri yapmaktadır: “O kadının haykırışı Hilâfet sarayına ulaştığında  Mutasım Billah çok sevdiği bir içeceği yudumluyordu.  “Va Mutasımah!” diyerek bir kadının kendisinden imdat dilediği haberini alır almaz elindeki kâseyi hizmetkâra verdi ve “O kadını esaretten kurtarmadan, o Rum valisini öldürmeden bana yeme içme yok” dedi. Mutasım Billah Amuriye’yi fethedince şehre girerken şöyle haykırır: “Yetiştim, yetiştim!”. Şehri zapt eden Mutasım Billah Amuriye valisini öldürür, kendisine haykıran kadının elinin bağlarını çözer, onu tutsaklıktan kurtarır ve hizmetkâra şunu söyler: “Şimdi içeceğimi getirin”.  Mutasım Billah içeceği içerken “İşte bunun tadına şimdi doyum olmaz” der.

Vallahi bugün Müslüman beldelerden yükselen yardım nidalarına kulak verecek Mutasımlar, hayırlı komutanlar ve Râşid Halîfeler mevcut değildir. Müslümanlara bayramlarını mesrur bayramlara tebdil edecek hayırlı liderlerimiz yoktur bugün… Hâl böyle olunca; bayramlarımız aslından çok uzak… Asıl hüviyetinden çok uzak… Sadece yapaylıktan öteye gitmeyen bayramlar var bugün…

Belki buruk ama şer’î bayram tahakkuk etmiştir. Bu vesileyle bayramınızı en kalbî duygularımla tebrik ediyor bir daha ki bayrama Raşid Halife’nin sancağı altında girebilmeyi Allahu Teâlâ’dan niyaz ediyorum. En kısa zamanda münadinin tekbir sesleriyle Raşid Halife’nin imametinde bayram namazlarına erişmek duasıyla…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz