BÖLÜK PÖRÇÜK GAZZE’Yİ KURTARMAYA YÜRÜYEMİYORUZ?

Mahmut Kar

Bir ramazan ayında daha yine dergilerimizde Filistin’i yazmak zorunda kalıyoruz. Bir ramazan ayında daha yine katil İsrail varlığını tüm Müslümanlar olarak lanetleniyoruz. Bir ramazan ayında daha çaresiz ve umutsuz bakışlarla yöneticileri yardıma çağırıyoruz. Ama nafile… Yine ellerimiz havada kalıyor. Yüzümüz yere düşüyor. Bir ramazan ayında daha yine yokluğunu yüreklerimizde, zayıf ellerimizde ve yere yığılacak kadar fersiz dizlerimizde hissediyoruz.

Yokluğunu hissettiğimiz şey, bir yetimin hissettiklerinden farklı değil. Yokluğunu hissettiğimiz şey bir imam. Yokluğunu hissettiğimiz şey bir koruyucu. Yokluğunu hissettiğimiz şey, sırtımızı rahatça dayayabileceğimiz sağlam bir duvar. Yokluğunu hissettiğimiz şey, ağır darbelere dahi dayanıklı çelik bir çatı. Yokluğunu hissettiğimiz şey, varlığına güvenerek özgürce Allah’a karşı kulluğumuzu yaşayabileceğimiz bir irade. Yokluğunu hissettiğimiz şey, kenetlenmeye çok ihtiyacı olan bu yorgun vücuda bir baş. Yokluğunu hissettiğimiz şey bir Halife… Raşid bir Halife…

İşte O’nun yokluğunda mübarek bir ayda mübarek topraklara yine bomba yağıyor. Hem de bu topraklardan kovulan ve lanetlenen Yahudilerin işgalci varlığı tarafından. Kudüs dediğimizde aklımıza gelen ilk şey O’nun kutsiyetidir. Nitekim Allah Subhanehû ve Teâlâ İsra Suresi’nin ilk ayetinde bu toprakların kutsiyetini İslâm akidesi ile ilişkilendirmiş ve hükmünü ortaya koymuştur.

“Kendi kulunu (Muhammed’i) bir gecede Mescid-i Haram’dan (Kâbe’den) yola çıkararak kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” (İsra 1)

Ayette anlatıldığı gibi Mescid-i Aksa miraç hadisesinin üssü, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in göğe yükselişini gerçekleştirdiği kalkış noktasıydı. Ve sonra İslâmî fetihler Arap Yarımadasını tamamen kuşatınca H.15 M. 636 yılında dönemin Halifesi Ömer RadiyAllahu Anh Kudüs’ün anahtarlarını Patrik Sophronius’dan aldı. Halife Ömer RadiyAllahu Anh Kudüs’ün anahtarlarını teslim aldığında mabetlerini koruma ve Kudüs’ün güvenliğini sağlamak adına halka yazılı bir emanname sundu. Bunun karşılığında bu mübarek topraklarda Yahudilerden hiçbir kimseye oturma izni verilmemesi konusunda halktan söz alıyor. Nasranîler ise cizyelerini ödemek koşulu ile emniyet ve huzur içinde bu topraklarda uzun yıllar yaşıyorlar. Haçlılar bu mübarek topraklarda uzun yıllar kan dökerek hüküm sürseler de Salahuddin Eyyubi gibi cesur komutanlar Hilâfet’in orduları ile mübarek topraklardan haçlı pisliğini temizlemeyi başarmışlardı.

Kudüs, H.15. asırda İslâm toprağı olmuş, İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu bir şehir olmuştu. Güvenliği Müslümanlar tarafından sağlanan, üzerinde yaşayanların İslâm tabiiyetini taşıdıkları ve tarih boyunca Müslümanların canla başla savuna geldikleri bir İslâm diyarı olmuştu. Bundan dolayı Kıyamet saati gelinceye kadar herhangi bir işgal durumunda Kudüs’ün korunması ve savunması bütün Müslümanlar üzerine farzdır. Çünkü bu mübarek toprakları diğer İslâmî beldelerden ayıran şey bu toprağın İslâm’ın ilk kıblesi olan kutsal yer olmasıdır.

Geldiğimiz noktada Filistin sorunu diye adlandırılan şey iki taraf arasında geçen siyasi bir hesaplaşmanın doğurduğu Yahudi varlığı sorunudur. Burada birinci taraf bütün Müslümanlardır. İkinci taraf ise Yahudiler ve onlara destek olan Nasranî dünyasıdır. O halde Filistin bütün Müslümanlar olarak bizim ortak meselemizdir. Bu mesele sadece Araplara ait bir mesele olmadığı gibi, sadece Hamas’ın kısmî olarak yönetimde olduğu Gazze meselesine de hasredilmemelidir. Çünkü bu topraklar topyekûn bütündür ve parçalara ayrılarak değersizleştirilemez.

“Gazze’yi Kurtarmaya Yürüyemiyoruz” dedim. Hiç sordunuz mu niçin Gazze? Niçin Filistin değil? Niçin tüm Kudüs değil de sadece Gazze diye. Evet, öyle parçalandık öyle parçalandık ki, bütünden parçalara öyle bölündük ki, bölünen ve parçalanan sadece topraklarımız olmadı. Düşüncelerimiz de parçalandı. Zihinlerimizdekiler de bölündü. Adeta bir atom parçacığına dönüştük. Ama güçsüz ve etkisiz küçük parçacıklar. Evet, ben dahi meramımı, gündemin ana konusunu (Gazze’yi)  daha somut anlatabilmek için “Gazze’yi Kurtarmaya Yürüyemiyoruz” dedim. Hâlbuki Gazze sadece 1948’de işgal edilen topraklardan sadece bir parça. Kudüs, Batı Şeria, Ramallah, el-Halil… Bunlar işgal altında değil mi? İşgal altında ama Müslümanlar olarak bizim daralan zihinlerimize, küçülen düşüncelerimize artık sadece Gazze sığıyor. Buna rağmen Müslümanlar olarak Gazze’ye bile birlikte yürüyemiyoruz. Gerçi Suriye ve Mısır’a yürüyebildik mi ki Gazze’ye yürüyelim.

Somut bir yürüyüşten bahsetmiyorum. Zaten buradan Gazze’ye, Şam’a, Kahire’ye yürünmez de… Kim hadi kalkın yürüyoruz Gazze’ye diyorsa olmayacak şeye çağırıyordur. Çünkü Gazze’ye, Şam’a ve Kahire’ye ordular yürütülür. Tarihte hep böyle olmuştur. Hiçbir zafer halkın topyekûn sınırlara yürümesi ile kazanılmamıştır. Ben Şam’daki zulme karşı, Kahire’deki zulme karşı ve Gazze’deki zulme karşı yürümeyi kastediyorum. Yürüyoruz ama birlikte yürüyemiyoruz. Haydi, yürüyün ordular dediğimizde ise “olmayacak şeye çağırıyorsunuz” diye eleştiriliyoruz. O şeyin olmayacağını belirleyen şey ise reel politikadan başka bir şey değil. Evet, İslâmî kitleler ve gruplar yaşadıkları ülkelerin yönetimlerinin yürüttüğü siyaseti “reel politikayı” ne zaman sorgulama ve sert bir şekilde muhasebe etmeye başlayabilirlerse o zaman Gazze’ye birlikte yürüyebiliriz. Ama şimdi yürüyemiyoruz.

Nasıl yürüyelim ki, daha dün Suriye’de çocukları katleden, kadınların iffetini şebbihalara teslim eden, âlimleri işkence ile şehit eden, canlı canlı gençleri toprağa gömen, şehirlerde taş üstünde taş bırakmayan ve dahi taş toprak, ağaç, yaprak canlı cansız tüm varlığı yok etmeye çalışan Baas rejimine muhafızları ve milisleri ile destek veren İran’a, sırf mezhebî körlükleri sebebi ile destek verenler vardı. Suriye devrimi sürecinde ABD ile aynı müttefiklik üzerinde Baas’a destek veren bu İran’a, Türkiye’de hâlâ belirli kesimler destek veriyorlar. Ellerindeki argümanları ise şu: “Filistin direniş cephesine Suriye rejimi güya destek veriyormuş. Dolayısıyla eğer Suriye rejimi yıkılırsa direniş zarar görürmüş.” Güler misin? Ağlar mısın?

Şimdi, Amerika ile Suriye devriminin soyunu kurutmaya çalışan bu sözde İslâm Cumhuriyeti İran’ın Suriye’deki katillerini destekleyen Müslüman gruplar, Filistin direnişinin de “yılmaz savunucuları” olmaları hasebi ile haydi Gazze için yürüyoruz deseler, onlarla beraber yürüyebilir misiniz? Ancak İran’ın Irak ve Suriye’de işlediği cürümlerden beri olduklarını ve hata ettiklerini açıklamaları sonrası düşünülebilir…

Şimdi Siz meydanlarda “Ey Müslümanlar; Biz gasıp Yahudi varlığı İsrail’i kınamıyoruz. Biz, bu saldırılara karşı suspus olanları kınıyoruz! Yağmayacağı kesin olan, ama gürlemekten dahi aciz kalanları kınıyoruz! Söz üretip somut adımlar atmayanları kınıyoruz! Ordularını kışlalarda tutarak terörist İsrail’in kalbine korku salamayan korkakları kınıyoruz! Müslüman kanı bulaşmış kâfirlerin kanlı ellerini tutanları kınıyoruz! Mavi Marmara şehitlerini üç kuruş tazminata satanları kınıyoruz. Müslümanların ilk kıblesi ve kutsalı olan Aksa’yı işgal ettiği halde Yahudi ile istihbarat işbirliği antlaşması yapanları kınıyoruz! Askerî ve ekonomik işbirliği içerisinde olanları kınıyoruz! Yahudi varlığı İsrail’in Büyükelçi ve konsoloslarını hâlâ ülkesinde barındıran tüm ülkelerin yöneticilerini kınıyoruz.” dediğinizde, diğerleri kalkıp neredeyse son yirmi yıldır söylenen şarkının “aman Türkiye çok zor bir süreçten geçiyor istikrarı bozacak eylem ve sözlerden uzak durmak gerek” sözlerini tekrarlayıp Türkiye iktidarına toz kondurmamak için var gücü ile çalışıyorsa yürümek doğal olarak zorlaşıyor.

Yine siz meydanlarda kalkıp “Ey Müslümanlar! Biz diyoruz ki; ABD’nin şer planı olan “İki Devletli çözüme Hayır! Filistin için tek çözüm, tek devlet RAŞİDÎ HİLÂFET” dediğinizde, başka biri de “Ey Müslümanlar! Filistin için çözüm, ne olduğu belli olmayan, ayakları yere basmayan projeler değildir. Filistin için çözüm, İhvan, Hamas ve İslâmî harekettir” diyorsa doğal olarak bu halde yürümek zor oluyor maalesef. Ezcümle konuşabiliyorsunuz. Ama konuştuğunuz gibi yürüyemiyorsunuz.

Siz Filistin meselesi başta olmak üzere İslâm beldelerinde son yüzyılda yaşanan tüm sorunların, zulümlerin, katliamların, işgallerin, talanların ve sömürülerin tek sebebinin otoritesizlik olduğunu, İslâm’ın yönetim otoritesinin ise Raşidî Hilâfet olduğunu tüm şer’î delilleri ile ortaya koyup sonra da Ümmetin vahdetini yeniden sağlayacak Hilâfet’in ikamesi için çağrı yaptığınızda; başka biri de ortaya somut hiçbir proje ve çözüm koymadan, ilginç bir önyargı ve yönlendirme ile Ümmetin vahdetinin sağlanması konusunda sizi sırf Hilâfet’e çağrı yaptığınız için taassupçulukla suçluyorsa nasıl birlikte yürüyeceksiniz?

Peki, yürümek için ne yapmanız lazım? Demokratik parlamento seçimlerine katılma, 1948 sınırlarını tanıma, Hain FKÖ ile her türlü müzakere ve uzlaşmaya yanaşma gibi siyasetleri yapsa da “Hamas’a Selam Direnişe Devam” demelisiniz. Irak ve Suriye’de işlediği olanca cinayet ve katilliğine rağmen sırf kendilerinden birkaç füze ve silah desteği aldığı için İran ve Hizbullah hakkında net karar ve tavrını hâlâ daha ortaya koymayan ve aksine “İran ve Hizbullah ile olan ilişkimiz sanılanından daha sıkıdır.” şeklinde açıklama yapan Hamas’ı bu siyasi hatalarına rağmen destekleyeceksiniz ki birlikte yürüyebilesiniz. Hâlbuki mesele birkaç füze veya silah meselesinden öte bir şeydir. Zira eğer mesele silah olsaydı ve Hamas Suriye devrim gruplarına açık ve net desteğini sunup İran ve Hizbullah’a sırtını dönseydi Suriye’den mücahitler Hamas’a İsrail’i iyi hırpalayacak güçte silah yardımını çok rahat yapabilirlerdi.

Ama eğer siz bunları değil de: “Şüphesiz Filistin için çözüm, 1948'de işgal edilen ile 1967'de işgal edilenler arasında bir fark olmaksızın nehirden denize kadar Filistin'in bir bütün olarak ele alınmasıdır. Zira Filistinin küçük bir parçasından taviz veren bir kimsenin daha büyük parçalarından taviz vermesi kolay olur. Aksa'ya yardım etmek, orduları savaş için harekete geçirmeleri çağrısıyla yöneticilerin karşısına dikilmekle olur. Böylece ordu, bir süs eşyası olarak kutlamalar için kışlalara çakılıp kalmaz. Bilakis iki güzellikten birine nail olmak ve iki kıblenin ilkini kurtarmak için harekete geçer.” derseniz o zaman birlikte yürüyemiyorsunuz.

Peki, reel politikadan ne bekliyor Müslümanlar? Reel politika denilen şey Türkiye’nin BM ve BMGK‘ne Filistin için bir çözüm önerisi sunması ve bu çözüm önerisinin belki bir ihtimal kabul edilmesidir. O öneri de nedir? 1967 sınırları üzerinde ortak mutabakat ve Gazze’ye ambargonun kaldırılması…

Biz, Hamas’ın muhlis liderleri böyle sinsi bir oyuna gelmesin, Filistin 1967 sınırları ile İsrail varlığını tanımasın diye didinip duruyoruz. Eğer birlikte yürüyemeyişimizin sebebi bu hassasiyetimiz ise biz hassasiyetlerimizden ve Müslümanların muhlislerine nasihat ederek onları uyarmaktan geri durmayacağız.

Evet, İzzettin el-Kassam tugayları Kudüs direnişinde öncü birliklerdir. Ecirlerini yalnız Allah’tan umarak şahadet yolunda yürüyen erlerdir. Allah onların şehadetlerini kabul etsin. Allah sıkıntılarını gidersin. Şeyh Ahmet Yasin ve Rantisi Filistin topraklarından işgalci Yahudi varlığının kökünden temizlenmesi için Allah yolunda şehit oldular. Şimdi onların takipçileri aynı yolda devam ediyorlar. Bütün bunlar Hamas’ın 2006’da parlamento seçimlerine girerek öncelikle FKÖ, sonra İsrail varlığı ve ABD gibi kâfir devletlerin sinsi planlarının uygulanma zemininde siyaset yapma hatasını örtbas etmemelidir. Hamas’ın muhlis liderlerinin Müslümanların samimi ve cesur muhasebesi olmadan Filistin için doğru istikamette yürümesi zordur.

Her kim Filistin'i, Kudüs'ü ve Aksa'yı seviyorsa! Her kim mübarek el-Mesra ve'l Miraç arzını seviyorsa! Her kimin Yahudilerin Aksa'daki cürümlerinden dolayı saçları dökülüyorsa! Her kimin Yahudilerin Aksa'da itikâfa giren kimselere yönelik vahşi davranışından dolayı damarlarındaki kanı kaynıyorsa! O halde gerçekten mümin ise, bir an evvel yardıma koşsun ve Müslüman ordularını savaş için harekete geçmeye çağırsın. Eğer yöneticiler karşı gelirse onları değiştirip arkasında savaşılan ve kendisiyle korunulan mümin, mücahit Raşid Halife olan bir yöneticiyi getirsin... Zira Yahudilerle savaşmak için orduların harekete geçmesi ve askerlerin onun altında toplanmasından başka bir yol yoktur. Evet, Yahudi varlığını yok etmenin, Kudüs'ü kurtarmanın ve Filistin'i bir bütün olarak İslâm diyarına döndürmenin bundan başka bir yolu yoktur.

Bölük pörçük olduk. Birlikte kol kola yürüyemeyişimizin sebebi biz değiliz. Bizi ulusal bayrakların gölgesinde oyalayanlar, Meydanlarımızı ulusal bayraklar ile süsleyenler birlikte yürümemize engel oluyorlar. Meydanlar Ümmet’e yetecek kadar geniş. İktidarlar meydanları dahi karantina altına almaya kalkışıyorlarsa, bilelim ki biz meydanların hakkını gerçekten veriyoruz.

Müslümanların protestoları, ateşli konuşmaları ve savaş meydanlarında tekbir çığlıkları atmaları işgalin gölgesinde değil, mübarek toprakların kurtuluşu gölgesinde olur İnşaAllah.

"Muhakkak ki Allah, Kaviyy'dir, Aziz'dir." (Hacc 40)

 

 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz