GAZZE SEFERBERLİĞİ İÇİN BEYRUT YOLCULUĞU

Mahmut Kar

Malum olduğu üzere Ramazan ayı içerisinde Yahudi varlığı İsrail yine ve yeniden Gazze’ye saldırmış, binaları, hastaneleri, santralleri, okulları harabeye çevirmiş ve yüzlerce Müslüman kardeşimizi de katletmişti. Küfür dünyası bu katliamı destekleyen ve Yahudi varlığı İsrail’den yana tavır alan bir tutum sergilemişti. İslâm dünyası ise sessizdi. Ama bazı yöneticiler söylediklerini yapmayacak olsalar da seslerini çıkarıp kınama açıklamalarında bulunuyorlardı.

Bugün olduğu gibi Gazze yanıyordu ve İslâm dünyası ya susuyor ya da cılız bir tonla konuşuyordu. Hâlbuki Gazze yardım istiyordu. Yardım çağrısı sadece yangının söndürülmesi için değil, bilakis bu yangını çıkarmayı alışkanlık haline getiren kundakçıyı evden kovmak ve defetmek içindi. Çünkü kundakçı evi sahiplenmiş ve sadece o evin değil tüm şehrin huzurunu kaçırıyordu.

İşte Hizb-ut Tahrir Gazze’deki yangının söndürülmesi ve kundakçı İsrail’in defedilmesi için 15 Ağustos 2014 günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta “Gazze Hatta Tüm Filistin Müslüman Ordularından Yardım İstiyor” başlıklı uluslararası bir medya konferansı düzenleyeceğini duyurdu. Biz de Türkiye’den Köklü Değişim Dergisi yazarı Yusuf Yavuzkan, Milli Gazete İstihbarat şefi Fatih Yedier ile birlikte bu konferans için yola çıktık ve Beyrut yolculuğumuz başladı.

Beyrut deyince ilk aklıma 1870’li yıllarda Osmanlı Hilâfet Devleti’nin parçalanması ve yıkılması için Beyrut merkezli yürütülen sinsi ve kirli emeller geliyor. Hristiyan 5 genç tarafından kurulan “Gizli Cemiyet” adlı bir yapı Osmanlı Hilâfet çatısı altında yaşayan Müslümanlar arasındaki dostluğu ve kardeşliği sağlayan İslâm akidesine darbe vurmayı amaçlıyordu. Bu yapı Arap milliyetçiliğine çağrı yaparak Osmanlı’nın başkentinin İstanbul olmasını kirli emelleri için fırsata çevirip, Türklere (Osmanlı Hilâfeti’ne) karşı milliyetçilik fikri ile adeta savaş açıyordu. Cemiyeti yönetenler Türkiye’yi itham etmekle beraber İslâm’a kin besliyorlar ve Osmanlı’nın halifeliği Araplardan gasp ettiğini söylüyorlardı.

Tabii bizim Beyrut’a gitmek için yola çıktığımız İstanbul’un sicili de çok iyi değil. Paris merkezli kurulan ve İstanbul’da Osmanlı Hilâfet Devleti’ni içerden çökertmeye çalışan Jön Türkler ve İttihatçılar 1900’lü yılların hemen başında İstanbul’u kendilerine mesken tutmuşlardı. Anlayacağınız birinde o ihtişamlı devleti içerden (İstanbul) çökertmek için diğerinde ise dışarıdan (Beyrut) ayrılık ve bağımsızlık fitnesi ile parçalayıp bölmek için çalışan hainler ve ajanlar çalışmışlardı. Bu tarihi bilgi ise bizi kahrediyordu.

Evet, bir Müslüman ülkeden diğer bir Müslüman ülkeye seyahat ediyorduk. Her ikisinin de tarihi geçmişinde hatırlanmayacak kötü yaşanmışlıklar var. Uçağa bindiğimizde bir İslâm beldesi olan Lübnan’a değil de sanki Amerika’ya veya Fransa’ya gidecekmişiz gibi bir resim duruyordu karşımızda. Uçakta Müslümanlardan daha çok Hristiyan Arap,  ABD’li ve Fransız turist vardı. Beyrut havalimanına yaklaştığımızda ön koltukta oturan bir adam Beyrut’un güzelliklerini anlatmaya başladı bize. Lakin bu güzellikler sadece asimile olmuş Arap Müslümanlar ve Beyrut’ta yaşayan gayrimüslimler içinmiş. Zira daha pasaport kontrol noktasına dahi gelemeden biz üç kişi çevrildik ve ayrı bir noktaya götürülerek sorgu ve suale çekilmeye başladık. Beyrut’a niçin geldiniz? Ne iş yapıyorsunuz? Ne kadar paranız var? Biri gidiyor diğeri geliyor. Aynı sorular tekrar tekrar soruluyor. Beyrut havalimanının Lübnan’da bariz bir askerî varlığı olan Hizbullah kontrolünde olduğunu orada öğrendik. Yaklaşık 1,5 saat sonra aynı bizim gibi Beyrut’a alınmayan çoğunluğu Suriyeli yolcuların bulunduğu nezarethaneye götürüldük. Sonra anlaşıldı ki Lübnan hükümeti İran ve Hizbullah’ın Suriye politikası gereği hem Suriyelilere hem de Türkiye’den gelenlere özel bir uygulama yapıyor.

Şaşıracağınız bir şey söyleyeyim. Hangi ülkenin vatandaşı olursanız olun Lübnan Devleti, pasaportunda İsrail giriş çıkış mührü bulunan yolcuları kapıdan geri çeviriyor, yani Lübnan’a almıyor. Aynı uygulamayı bir de Suriye Devleti yapıyormuş. Tabii Filistin diye resmi bir devlet olmadığına göre pasaportunda İsrail mührü olan Filistinli Müslümanlar da Lübnan’a girememiş oluyorlar.

Aynı şekilde Beyrut’a ve Amman’a giden uçaklar İsrail hava sahasını kullanmıyorlar. Güvenlik gereği Suriye hava sahası da kullanılmıyor. Öyle ki, normalde uçak yolculuğunda yarım saat olan Beyrut Amman arası tam iki saat sürüyor. Uçak Beyrut’tan Akdeniz içine giriyor, iyice güneye doğru gidip Mısır üzerinden tekrar geri dönüp Amman’a ulaşabiliyor. Bu aynı İstanbul’dan Bursa’ya gitmek için önce Ankara’ya gidip oradan tekrar geri Bursa’ya gelmeye benziyor.

Tüm bunlar bu bölgede ayrık otu gibi duran, toprağı, denizi ve gökyüzünü rahatsız eden bir varlığın olduğunu ortaya koyuyor. Kâfir İngiliz ve ABD’liler Müslümanların topraklarının tam ortasında öyle bir çıban peydah etmişler ki, sadece çıbanın bulunduğu yer değil vücudun her yeri adeta ağrı ve sızılar içinde inliyor. Nereye dokunsanız acı ve ıstırap çekiyorsunuz.

Bu topraklarda yaşayan Müslümanların Yahudi varlığı İsrail karşısındaki yalnızlığı, çaresizliği sahipsizliği güya İsrail’e düşman gibi duran iki devletin merhametine bırakılmış. Lübnan ve Suriye’nin İsrail ile ilişkilerinde devlet düzeyli bir ilişkinin olmaması, İsrail pasaportlu veya mühürlü yolcuları kendi topraklarına almıyor olmaları onları İsrail’e düşmanmış gibi gösteriyor olsa da, Yahudi varlığı İsrail’in sadık dostu olduklarını gösteren o kadar çok emare var ki. Aslında tüm bu bölgede son 60 yıldır oluşturulan bu olağanüstü derecede güvenlik doktrininin temel sebebi Yahudi varlığı İsrail’in güvenliğinin sağlanmasından başka bir şey değildir. Zira Lübnan devletinin üzerinde de Suriye’nin üzerinde de nüfuz sahibi olanlar kâfir ABD’liler, İngiliz ve Fransızlardır. Zaten bu ayrık otunu 1948’de bu topraklara getirerek fitne ateşini yakanlar da onlar değil miydi?

Velhasıl bir günlük gözaltı sürecinden sonra Türkiye’den Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ve Beyrut Büyükelçiliğinin girişimleri netice verdi. Daha önce Suriye’ye giriş çıkış yapmışlar gibi komik ve asılsız gerekçeye dayandırılarak alıkonulmamız son buldu ve Beyrut’a giriş yasağı kararı kaldırıldı. Ancak diyebilirim ki bu bir günlük gözaltı süreci içinde Suriyeli, Ürdünlü ve Libyalı kardeşler ile çok çok hayırlı tanışıklıklar ve sohbetler gerçekleştirdik. Suriyeli bedevi aileden gelen amca içimizdeki en yaşlısıydı. Şamlı, Halepli, Humuslu gençler vardı. Libyalı Muhammed siyasal bilimler fakültesi mezunu ve siyasi gelişmelere ilgisi en fazla olan kardeşimizdi. Sanki benim Libya’da neler oluyor sorumu bekliyormuş gibi Muhammed konuşmaya bir başladı; hepimiz onu dinliyorduk. Bir ara dışarıda bizi camdan izleyen güvenlik görevlileri şaşkınlıkla dikkatlerini bize yoğunlaştırmaya başladılar. Ne konuşuyorlar diye. Libya’da son 4 yılda yaşananları onun izlenimleri ile bir farklı dinlemiş olduk. Libya’nın şu anki siyasi durumu ve iç karışıklıkları hakkında verdiği malumatları not aldım. İnşaAllah ileride bu konu hakkında uzun bir makale yazmaya çalışacağım. Hülasa nezarethanede bulunan herkesin Beyrut’a gelme sebebi farklıydı. Ama hepimizin orada bulunma sebebi de aynıydı. Lübnan Devletine göre biz tehlikeli insanlardık. Hâlbuki bu toprakları yıllar önce işgal eden, gasp eden Fransızlar ve ABD’liler Beyrut’a çok rahat girip çıkabiliyorlardı. Tehlikeli olanlar onlar değil, bizlerdik. Çünkü bu topraklar artık bizim topraklarımız olmaktan çoktan çıkmış gibiydi. Zor da olsa nihayet Beyrut’a girebilmiştik.

Beyrut yolculuğumuzun asıl sebebi Gazze seferberliğiydi. Gazze’yi kurtarmaya geldik dersek yalan söylemiş oluruz. Ama Gazze’yi ve hatta tüm Filistin’i kurtaracak olan ordulara adeta bir seferberlik çağrısında bulunmak ve mübarek toprakların halkının sesini onlara ulaştırmak için geldik dersek doğru olur.

He ne zaman Filistin topraklarına bir saldırı olsa, her ne zaman Yahudi varlığı bu topraklarda kan dökmeye başlasa Müslümanlar hep birden ayağa kalkıyor. Hatta öyle ki sosyalist gruplar ve üzerinde sosyalizmin kalıntısı hala var olan halkı Müslüman olmayan ülkeler bile… Ama Filistin ve Gazze’nin kurtulması için somut çözümler neler denildiğinde halkı Müslüman olan ülkelerin çoğu ABD ve Batı’nın çözüm önerilerine sarılıyor. Her hâlükârda gasıp Yahudilerin oradaki varlığını kabul edecek aynı zamanda da bir Filistin devletinin kurulmasına izin verecek küfür devletlerinin çözüm planına bu ülkeler razı oluyor ve Filistin halkını buna razı etme görevini utanmadan ve hayâsızca üzerlerine alıyorlar. Müslümanların parti, cemaat ve cemiyetlerine düşen görev ise Filistin ve Gazze’yi yerle bir eden İsrail’in bıraktığı enkazı yeniden inşa ve imar etmek için yardım faaliyetleri ve etkisi en fazla birkaç hafta süren boykot faaliyetleri düzenlemek oluyor.

Müslüman ülkelerin yönetimlerini somut olarak göreve ve orduları harekete çağırma, bu ülkelerin ABD ve Batılılar ile kirli ilişkilerini ifşa ederek ihanetlerini ortaya çıkarma yine Hizb-ut Tahrir’in işi. Hizb-ut Tahrir tam 60 yıldır tüm İslâm dünyası ve özellikle mübarek toprakların küfür işgalinden kurtulmasının reçetesini konuşuyor ve haykırıyor. Gazze ve Filistin topraklarının kurtarılmasının reçetesini de işte bu konferansta yine, bir kez daha açıkladı.

Ürdün, Mısır ve Suriye’den gelen Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu temsilcileri, bizim Osmanlı’nın torunları olan Türkiye ordusunu yardıma çağırdığımız gibi kendi ülkelerinin yönetimlerini ve ordularını Gazze ve hatta tüm Filistin için yardıma çağırdılar.

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi Başkan yardımcısı Hişam el-Baba konferansın açılış konuşmasını yaptı. Daha sonra Filistin topraklarından Filistin Medya Bürosu üyesinin bir video mesajı yayınlandı. Ve tek tek konuşmacılar (Osman Bahaş, Şerif ZAYED, Ahmed el-Kasas, Memduh Ebû Seva) konuşmalarını yaptılar. Tüm konuşmalarda ortak çağrı Müslüman beldelerin ordularının harekete geçirilmesi çağrısıydı. Ahmed el-Kasas’ın Halife Abdulhamid’in Filistin toprakları için söylediği “Bu toprakları para ile satın alamazsınız. Bu topraklar kan ile alındı yine kan ile verilir. Eğer bir gün İslâm Devleti yıkılırsa o gün zaten bu toprakları bedelsiz alırsınız”  sözü ile konuşmasına başlaması Filistin topraklarının nasıl ve ne ile kurtulacağının adeta reçetesini sunuyordu. Son konuşmacı olarak kürsüye çıktığımda Müslüman Türkiye ordusunun Gazze ve Filistin’e yardım etmeye muktedir olduğunu ve öncelikli olarak bu işin bu ordunun omuzlarında olduğunu söyleyip ataları olan Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmalarının önemini vurguladım.

Konferans son bulduğunda Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Medya Bürosu başkanına uluslararası basın ve Lübnan medyasının Konferansa hiç ilgi göstermemiş olmasının sebebini sorduk. Ahmet el-Kasas konferans öncesinde hem uluslararası basın hem de Lübnan basınını Konferansa davet ettiklerini ama gelmediklerini söyledi. Sebebini ise bu kuruluşların kendileri şöyle açıklamışlar: “Lübnan hükümeti bize Hizb-ut Tahrir’in yaptığı bu konferans ve diğer tüm faaliyetlerine katılmamamız ve haber yapmamamız konusunda baskı oluşturdu. Onun için gelmedik.”

Konferans sonrası Beyrut’tan ayrıldık ve Lübnan’ın en güzel şehirlerinden biri olan Trablus Şam’a yola koyulduk. Osmanlı eserleri cami, saat kuleleri ve yapılara daha çok rastladığımız Trablus’un şehir merkezine vardığımızda gördüğüm o ilginç ve anlamlandıramadığım manzara hala hafızalarımda. Şehir meydanında yuvarlak bir kavşak noktasının tam ortasında büyükçe betondan imar edilmiş Allah lafzı… Etrafında ise büyük direklere asılmış siyah rayeler dalgalanıyor. Evet, yanlış okumadınız Kelime-i Tevhid bayrakları dalgalanıyor şehir merkezinde. Lakin her iki siyah rayenin arasında rengi solmuş başka bir bayrak daha var. Bu kimin bayrağı dediğimizde Lübnan resmî bayrağı olduğunu öğrendik.

İkinci gün akşam Hizb-ut Tahrir’in Trablus’taki medya ofis merkezinde bir program tertip edildi. Program’da Hizb-ut Tahrir’in çeşitli ülkelerden gelen Medya Bürosu başkanlarına sorular soruldu. Tabii ki soruların ana temasını Filistin ve Gazze konusu teşkil ediyordu. Ayrıca İslâm ülkelerinde Hilâfet’in yeniden kurulmasının önündeki engeller de konuşuldu. Biri demokrasi diğeri ise sahte Hilâfet’in inşası ile Râşidî Hilâfet’i karalama ve şeytanlaştırma faaliyetleri.

IŞİD ve Hilâfet ilanı konusunda Müslümanlar sanırım bütün topraklarda aynı sorun ve sıkıntıyı yaşıyorlar. Çünkü Lübnan’da yaşayan Müslümanlar IŞİD’in Hilâfet ilanı sonrasında halka davet ve tebliğ çalışmaları yaptıklarında ve Hilâfet dediklerinde “baş kesen, kol kesen Hilâfet mi?” diye sorularla karşılaştıklarını veya “IŞİD Hilâfet kurdu ya siz daha niye uğraşıyorsunuz” gibi tepkiler aldıklarını ifade ettiler. Sanırım IŞİD tam da Batı’nın yılarca yapmaya çalıştığı şeyi başarmış gibi duruyor. Ama inşallah yanılırım ve inşallah İslâm Ümmeti Hilâfet konusunda sahih ve doğru bilgilerle uyanıp kalkınırlar.

Bana Türkiye’de IŞİD’in halk üzerindeki etkisi soruduğunda kısaca şunu söyledim; “Hilâfet’i yeniden ikame etmeye çalışan bizler için Müslüman Türkiye halkı ile kaynaşmamızın önündeki engel IŞİD veya onun Hilâfet’i değildir. İslâmî hayatın başlamasının önündeki en büyük engel Demokrasi ve Muhafazakâr İslâmcılık’tır.”

 

 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz