DAVET BAĞLAMINDA ECEL VE RIZIK

Mustafa Küçük

Kişinin insan, hayat ve kâinat hakkında ortaya koyduğu fikir ona bir kimlik kazandırır. Davranışları hal ve hareketleri, yaşam tarzı ortaya koyduğu fikre uyumlu bir seyir izlediğinde de bir şahsiyet sahibi olur. Bu haliyle o artık doğru yolu bulmuştur. Ulaştığı bu doğru düşünceyi ve ondan fışkıran hayat nizamını diğer insanlara ulaştırması ve neticede söz konusu düşüncenin egemen olduğu bir dünyanın kurulmasının sağlanması da artık onun kuşandığı şahsiyetinin doğal bir sonucudur.

İşte Allah ve Rasulüne iman etmiş her erkek ve kadının durumu budur. Erkek ve kadın her Müslüman fert bir fikir, bir şahsiyet ve bir dava sahibidir.

Kaldı ki bu dünya; hak ve bâtılın, nur ve zulmetin, aydınlık ve karanlığın mücadele sahasıdır. Bu mücadele Kıyamet’e kadar kesintisiz sürüp gidecek bir mücadeledir. Böyle bir mücadelenin farkında olmayan gafildir. Böyle bir mücadelenin olmadığını savunanlar ise iblisin aldattığı şeytanın dostlarıdır. Kişi şuurlu olarak iman ettiğinde kendini böylesi çetin bir mücadelenin içinde bulur. Öyle ki bu mücadele kişinin takvası oranında şiddetli geçer.  Bu bağlamda İslâm’a davet,  marufu emretmek ve münkere engel olmak tarzında her halükârda serapa devam eder.

Hayatı belirleyen siyasi tasarruflar olduğundan, İslâm’a davetin en makbulü siyasi icraatlara yönelik davettir. Zira siyasi icraatlar sair hayat alanlarını belirleyen icraatlardır. Bu bağlamda İslâm’ın hâkim olduğu zamanlarda marufta yöneticiye yardımcı olmak ve münker olan işlerde ise onu muhasebe etmek şeklinde kendini gösterir.

İslâm’ın egemen olmadığı durumlarda ise İslâm’a davet; İslâm’ı nübüvvet metodu üzere egemen konuma getirmek için meşru amellerle çalışmaya çağırmaktır. İslâmî bir yönetim kurarak İslâm ile yönetecek bir veliyyü’l emri nasbetmeye davet etmektir. Daha yaygın ifadesiyle hayatın bütün alanlarında İslâmî hükümlerle yöneten bir halifeyi belirlemek için çağrıda bulunmaktır. Yani risalet metodu üzere yine yeniden Râşidî Hilâfet’i ikameye davet etmektir.

İşte bugün küfür gemi azıya almış, hüküm sürüp gitmektedir. Müslümanlar ehven-i şer peşinden koşarken büyük küfür devletleri ve onların gayrimeşru çocuğu İsrail eş zamanlı olarak İslâm âlemini kasıp kavuruyor. Buna engel olmanın şer’î ve dahi aklî tek bir yolu vardır; o da İslâm’ı dünya siyasetinde belirleyici bir konuma getirmektir.

Her şeye rağmen, bugün dünya Müslümanlarını nübüvvet metodu üzere, siyasi birliktelik olan Râşidî Hilâfet Sancağı altında toplamaktan başka bir çıkar yol yoktur. İşte İslâm davetçisinin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Ne var ki; onurlu, şerefli, sahibini en üst seviyede Allah’ın rızasına mazhar kılan bu kutsal ilahi görev maddi ve manevi risklerle doludur. Kurulu düzen sahipleri iblis ile işbirliği halinde biri rızık endişesi diğeri ölüm korkusu olan iki konuyu olduğundan farklı göstererek İslâm davetçisini tehdit edebilmektedirler. Hâlbuki Allah Celle Celâlehû mümin kulunu bu iki can alıcı konuda düşmanın eline bırakmamıştır. Her İslâm davetçisinin bu iki meseleyi tefekkürle vakıaya indirgeyerek kendinde mefhum haline getirmesi, davetin amacına ulaşması ve sürekliliği için olmazsa olmazlardandır.

Nitekim öncelikle:

“Her nefis, ölümü tadacaktır.” (Ali İmran 185) diye buyrularak Allah’tan başka hiç kimsenin baki kalmayacağı, ölümün doğal bir olgu olduğu vurgulanmıştır. Diğer taraftan Allah Celle Celâlehû, mümine müjde, kâfire de tehdit sadedinde şöyle buyurmuştur: 

“Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.” (Vakıa 60)   Bunun gibi ölüm anının Allah Celle Celâlehû tarafından belirlenmiş olduğunu ve bu anın asla değişmeyeceği şu ifadelerle bildirilmiştir:

Allah, bir kimseyi eceli geldiği zaman asla ertelemez.  (Münafikun 11) Dahası hayattan önce ölümü yaratan Allah Azîmü’ş Şan:

“Nerede olursanız olun, sarp ve sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşır.” (Nisa 78) diye buyurarak ölümden kaçışın beyhudeliğini ortaya koymuştur.

Ecelin değişmeyeceğini Ashabına ders veren Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e kulak verelim! Sahabelerden RadiyAllahu Anhum birinin günlük ihtiyaçlarını gidermekten aciz olan yaşlı bir anne ve babası vardı. Kendini onların hizmetine adamış ve herkesin takdirini kazanmıştı. Birgün bu Sahabe RadiyAllahu Anh namaza gelmedi. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem söz konusu Sahabe’yi sordu. O’nun vefat ettiğini kendisine bildirdiler. Bunun üzerine Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek ağzından ecelin hakikatini beyan eden şu tarihi sözler dökülüverdi:

“Eğer Allah bir kulunun ecelini değiştirseydi yaşlı olan ebeveyninin hatırı için bu kardeşinizin ecelini uzatırdı.”

Rızık meselesi de bundan farklı değildir. Tıpkı ecel gibi Allah Celle Celâlehû rızık konusunda da kulunu İslâm düşmanlarının eline bırakmamıştır. Onu da kendine ait kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: 

Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah’ın üzerinedir.” (Hud 6)

Başka bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:

Allah; sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı? O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.” (Rum 40)

Diğer taraftan:

Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.(İsra 30) diye buyrularak rızkın miktarını belirleyenin de Allah Celle Celâlehû olduğu kesin bir şekilde vurgulanmaktadır.

 Rızık endişesiyle mükellefiyetlerinden geri durmanın veya harama tenezzül etmenin ne denli ahmakça bir davranış olduğu ortadadır. Nitekim Hz. Ali’nin yaşadığı bir olay bunu güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Şöyle ki; Hz. Ali bir gün atlı olduğu halde iki rekât namaz kılmak üzere mescide yönelir. Vardığında oralarda bulunun birine namazı eda edene kadar atına nezaret etmesini ister. Namazı eda edip geri döndüğünde atı teslim ettiği kişinin atın başından yuları sıyırıp alıp götürmüş olduğunu görür. Başka birine iki dinar vererek gidip pazardan kendisi için bir takım yular almasını ister. Adam gider pazardan tanımadığı hırsızın elinden aynı yuları satın alıp gelir. Hz. Ali yuların kendi yuları olduğunu gördüğünde şu ibret dolu sözleri sarf eder:

“SubhanAllah! Ben de namazdan sonra atıma nezaret ettiği için o adama tam iki dinar verecektim. Adam önceden kendisine takdir edilen iki dinarı haram yoldan kazanma tercihinde bulunmuştur. Harama tenezzül ederek rızkının miktarını değiştirememiştir.” 

Bu demektir ki rızık ve ecel endişesiyle İslâm’a davetten geri durmanın bir anlamı yoktur. Davetçiyi rızık bağlamında mağdur etmekle veya ölümle tehdit eden kurulu düzen sahiplerinin beyhude bir iddia peşinde oldukları açıktır.

 Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ahir zamanda inananların kalbinde onları değersiz kılacak olan vehnden söz etmektedir. Vehnin ne olduğu sorulduğunda ise “Vehn dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmektir” diye buyurmaktadır.  Dikkat edilirse Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem meseleyi en veciz bir şekilde beyan etmiştir.

Bütün bu gerçekler ışığında çağımızın vebası olan bu vehni kalbimizin derinliklerinden söküp atarak sömürgeci büyük küfür devletleri ve yerli uşaklarının uykularını kaçıran Râşidî Hilâfet Devleti’ni bir an önce kurmak için bir fikrî mücadele olarak İslâm’a daveti yüklenmeliyiz. İslâm Ümmeti’ni kendilerine hayat veren şeye en gür bir seda ile çağırmalıyız.

“Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah’a ve Rasulüne icabet edin.” (Enfal 24)

 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz