İSLÂM'A VE MÜSLÜMANA BU KİN VE NEFRET NİYE?

Mustafa Küçük

“Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Maide 8)

İnsanoğlunun varlık sahasına çıktığı günden beri başlayan hak ve batıl mücadelesi din gününe kadar sürüp gidecek bir mücadeledir. Bu mücadelede hakkın hep tek ve aynı kalmasına karşılık bâtıl değişik suretlerde tezahür edip durmaktadır.

“Allah iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar.” (Bakara 257) diye buyrulmuş olması bundandır.

Son iki asırdır Avrupa, güya evrensel bir bilim dini icat, ihdas ve inşa etmek için uğraş vermektedir. Bu çabasını Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ihdas ederek sonuçlandırdı. Muharref Yahudilik ve Nasraniliğin bu saldırıya karşı koymaları bir yana, böyle bir çabanın ortaya çıkmasına bizatihi zemin hazırlamışlardır. Reformlardan sonra Avrupa’da din; kul ile yaratıcı arasında sübjektif bir ilişkiye indirgendi. Buna göre; insanlığın bireysel, ailevi ve içtimai, siyasi iktisadi ve sosyal hayata dair bil umum sorunları, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi esas alınarak, beşer iradesi ile çözüme kavuşacaktı. Protestan akıl, insanı baştan çıkaracak kapitalist düzeni bir kez icat etmişti. Pandoranın kutusu bir kez açılmış, şeytan şişeden çıkmıştı. Artık hiçbir kuvvet iblisi tekrar şişeye sokamazdı.

Ancak bir sorun vardı, İslâm! O günden bu yana Avrupa kendine yeni bir misyon belirledi; “İslâm’ı Batı standartlarına uygun bir din haline sokmak.” Böylece fikrî, siyasi, ekonomik ve askerî yöntemler kullanarak var gücüyle İslâm’ı Protestanlaştırıp kapitalizme ve onun siyasi hakimiyet tarzı olan demokrasiye uyumlu bir hale getirmeye yoğunlaştı. Yedi düvelin işbirliğiyle Osmanlı Hilâfet Devleti ortadan kaldırıldı. Müslüman ülkeler işgal edildi. Ardından işbirlikçilerin eliyle Hilâfet ilga edildi. Her bir ülkenin başına cebren ve hile ile İslâm dışı laik rejimler geçirilip kukla yöneticiler atanarak sömürgeleştirildi. Siyasi, kültürel ve iktisadi emperyalizm ile sömürülmeleri sürekli hale getirildi.  

Lakin her şeye rağmen ümmetin bağrından çıkan peygamber varisi mücahit âlimler, mürşidi kâmiller, mütefekkirler, münevverler, rehberler, önderler boy gösterdi. Şeyh Saidler, Hasan el Bennalar, Abdulkadir Udehler, Seyyid Kutublar (Allah şehadetlerini mübarek kılsın) ortaya çıkarak çağdaş küfür kavram ve fikirlerini teşhis edip içyüzlerini ümmete gösterdiler. Bu suret değiştirmiş çağdaş şirk amentülerine, laikliğe, cumhuriyete ve demokrasiye karşı ümmetin uyanık olmasını sağladılar. Bu kahraman mücahit âlimler arasında daha fazlasını yapan başka bir âlim daha vardı. Takiyyuddin en Nebhani Rahimehullah. İlga edilmesiyle İslâm ahkâmının yürürlükten kalkmasına neden olan, yokluğuyla ümmeti başsız ve kalkansız bırakan Hilâfet’in yeniden ikame edilmesi için örgütlü fikrî- siyasi bir yapı kurdu. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’den başlayarak Medine’de İslâm Devleti’nin kurulmasıyla taçlanan yürüyüşünü esas alarak, söz konusu siyasi örgütsel yapının önüne somut bir metot koydu. Öyle ki; bu metot her türlü cebir ve şiddetten uzak fikrî bir davet metoduydu. Filistin’den çakan bu kıvılcım, yarım asır zarfında deyim yerindeyse sindire sindire ümmetin dikkatini üzerine çekti. Hizb-ut Tahrir olarak şöhret kazanan bu siyasi partiyi bugün ümmet bağrına basmış, gönlünü ve fikrini ona açmıştır. Bugün onun hedef gösterdiği Raşîdî Hilâfet’in ikame edilmesi meselesini ümmet kendine ölüm kalım meselesi yapmıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti üzere Râşidî Hilâfet ikame etmeye bugün her zamankinden daha yakındır.

İşte bu nedenledir ki; İslâm’ı tahrif etmeye azmetmiş ve bir daha hayata dönmemesi için fikrî, siyasi ve askerî tüm tedbirleri almayı ihmal etmemiş ABD ve Avrupa’nın büyük küfür devletleri ve onların yerli uşakları, İslâm’a ve onu bir bütün olarak taşıyan Müslüman’a kin kusmaktadırlar. Ülkeleri işgal edilmiş Müslümanların, işgal kuvvetlerine karşı gösterdikleri her türlü mukavemeti terörizm diye yaftalayarak üzerlerine ateş yağdırmaktadırlar. Akideleriyle yönetilmek için kendi öz yurtlarında başlattıkları her fikrî-siyasi hamleyi yerli uşaklarının elleriyle engellemektedirler. Buna karşılık Batı patentli siyasi partileri dönemsel olarak kendilerine panter olarak seçip onlarla siyasi, iktisadi, askerî ve istihbarat içerikli iş tutmaya devam etmektedirler. Müslüman halklar, Hilâfet’in ilga edilmesinden beri başlarına musallat edilen diktatörlerden kurtulmak için çırpındıkları bu günlerde zalim despot uşaklarına arka çıkmaktadırlar.

“Onlardan intikam almalarının nedeni, o müminlerin, kudreti her şeye üstün olan ve her türlü övgüye lâyık bulunan Allah'a iman etmelerinden başka bir şey değildi.” (Buruc 8)

Geçek şu ki; bütün bunlar anlaşılacak şeylerdir. Zira düşman düşmanlığını yapacaktır. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Asıl şaşılacak şey Türkiye yargısının İslâm düşmanı büyük sömürgeci güçlerin planları doğrultusunda bu coğrafyadaki halkların umudu olan bir siyasi partiyi yasalara rağmen mahkûm etmesidir. Bu topraklarda binlerce yıl hüküm sürmüş, Müslümanından tut gayrimüslimine kadar hiçbir etnik ayrım yapmadan herkese rahmet olmuş, eşsiz bir medeniyet kurmuş bir akidenin tekrar hayata dönmesi için örgütlü fikrî-siyasi çalışmanın yürütülmesi derdi, adalet kurumunu neden rahatsız etsin. Türküyle, Kürdüyle ve Arabıyla bu coğrafyada yaşayan onlarca çeşit halkları asırlarca güvene ve huzura kavuşturan evrensel ilahi bir düşüncenin siyasi faaliyetler icra etmek üzere örgütlenip asırlarca yönettiği halkları yeniden yönetmeye talip olmasından daha doğal ne olabilir. Açıktır ki, kayda değer bir düşüncenin örgütlü bir çalışma içine girmeden toplumu yönetmeye talip olması abesle iştigaldir. Kaldı ki; Hizb-ut Tahrir gibi temel akidesi, ilkeleri, amacı, hedefi, metodu açıkça deklere edilmiş bir siyasi partinin nesinden korkulur? Anlamak gerçekten çok güç! Zira cebir ve şiddeti reddeden, fikrî ve siyasi icraatları kendine çalışma alanı olarak belirleyen Hizb-ut Tahrir gibi bir siyasi parti, bu toplum için olsa olsa bir rahmet ve umut kaynağı olabilir. Hele siyasetin yozlaştığı ve sıradanlaştığı, seviye kaybettiği ve iktidar ve muhalefetin hemen hemen aynı şeyleri tekrarlayıp durdukları bir zamanda böyle bir siyasi partiyle ancak kıvanç duyulur. Nitekim bu coğrafyanın halkları huzura ve güvene kavuşturma konusunda iddialı olan, çok güçlü kuşatıcı İslâmî siyasi fikirler ve çözümler gösterebilmiştir. Dahası Kitap ve Sünnet’ten süzüp çıkardığı bir anayasa taslağı ortaya koymuştur. Bin üç yüz yıl boyunca bu coğrafyayı çekip çevirmiş olan Hilâfet nizamını Müslüman halklara hatırlatarak özgüvenlerini pekiştirmiştir. Bu coğrafyanın kadim halklarına geçmişteki birlikteliklerini, izzetli ve şerefli günlerini hatırlatan Râşidî Hilâfet’i, düşünsel ve siyasi faaliyetlerle yeniden kurmayı hedef göstermiştir.   

Kaldı ki; dünyanın içine girdiği bu baş döndürücü hızdaki değişim süreci ABD ve Avrupa’nın ezberini bozmuştur. Tam bir asırdır siyasi, askerî ve iktisadi olarak egemen oldukları İslâm dünyası artık bildikleri o eski dünya değildir. İşte İslâm coğrafyası ortada... ABD ve Avrupa eskisi gibi kolayca kontrol altında tutabiliyor mu? Hayır! Çünkü İslâmî uyanış başlamış ve sürüyor. Her taraf kan ve gözyaşı… Olsun! Bu halin küfür hükümleri ile yönetilip dünya izzetinden ve ahret nimetinden mahrum olmaktan daha kötü olduğunu kim söyleyebilir? Suriyeli bir Kürt kardeşimizin bana dediği şu ifadeyi unutamıyorum: “Evet vallahi zor bir durumla karşı karşıyayız. Ancak her şeye rağmen durumumuz Beşşar Esed’in zulmü altında yaşamaktan daha iyidir.” Gerçek şu ki; bir bütün olarak İslâm ümmeti çığlık çığlığa adeta şunu haykırmaktadır: “Ölmekse ölelim yaşamaksa yaşayalım İslâmca!”

Görünen o ki; bu çalkantılı günler bir hayra gebedir. O hayır da özelde İslâm ümmetini genelde bütün insanlığı huzura ve güvene ulaştıracak olan Râşidî Hilâfet olacak gibi görünmektedir.

Bütün bunları göz önüne aldığımızda doğru olan medeni dünya gibi Hizb-ut Tahrir’i fikrî ve siyasi faaliyetleriyle baş başa bırakmaktır. Bırakın kendi fikir ve çözümlerini mevcut siyasi partiler gibi halka arz etsinler. Kim bilir belki halk onları bağrına basar da onlar İslâm dünyasını sahili selamete çıkarırlar.

Yıllardır etnik bir hareket olarak silahlı mücadele yürüten bir örgüt, iktidar ve muhalefet ve sayılı devlet erkânı tarafından, silah bırakarak dağdan inip ovada siyaset yapmaya davet edildiği şu ortamda, yasalara rağmen Hizb-ut Tahrir’in mahkûm edilmesi ve terör örgütü muamelesine maruz kalması tarihin affedeceği bir cürüm değildir. Darbe teşebbüsü sanıklarının azad edilmesine karşılık düşünsel ve siyasal faaliyetlerle halkı kazanmaya yönelmiş bir partinin mensuplarına eli silahlı katil muamelesi yapmak adaletin kaldıracağı bir durum değildir. Siyasi mülahazalarla verilen ve adalet duygusunun sarsılmasına neden olan bu nevi düşmanımsı yargı kararları, mevcut rejimin bir asır sonra bile hala halkta makes/karşılık bulamadığını göstermekten başka bir işe yaramayacağını kabul etmek gerekir.  

Özellikle bir hareketin terör örgütü sayılması için cebir ve şiddete başvurmuş olma şartının getirilmiş olmasına rağmen, göz göre göre Hizb-ut Tahrir mensuplarına verilen bu cezaların İslâm düşmanlığı olarak algılanma ihtimali göz ardı edilemez. Söz konusu cezaların korkutma, yıldırma ve yaygınlaşmasına engel olma maksadıyla dış güçlerin direktifleri doğrultusunda verildiğine dair bir kanaatin pekişmesi işten bile değildir.

Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42) 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz