NEBEVÎ METODUN SON HAMLESİ “HİCRET”

Abdullah İmamoğlu

“Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Bakara 218)

Yeni Hicrî yılın İslâm Ümmeti’nin kurtuluşuna, karanlıklardan aydınlıklara çıkmasına vesile olmasını âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’den niyaz ediyorum.

Müslümanların nazarında Hicrî yılbaşının önemi aşikârdır. Her sene farklı platformlarda, ortamlarda ve farklı vesilelerle hatta Cuma hutbelerinde Hicrî yılbaşı başlı başına bir konu olarak ele alınır. Müslümanlara Hicrî yılbaşının ehemmiyeti anlatılmaya çalışılır. Bittabi ehemmiyetlidir de… Lakin Müslümanlar açısından Hicrî yılbaşını ehemmiyetli kılan husus nedir? Hicrî yılbaşını değerli kılan hususun Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’den Medine’ye gerçekleştirmiş olduğu “hicret” olduğu noktasında mutabakat söz konusudur. Yani şunu ifade etmeye çalışıyorum, kime sorarsanız sorun Hicrî yılbaşını değerli kılan faktörün Rasulullah’ın hicreti olduğu cevabını alırsınız. Her ne kadar Hicrî yılbaşını anlamlı kılan faktörün Rasulullah’ın Hicreti olduğu noktasında mutabakat varsa da nedenselliği noktasında ihtilaf söz konusudur.

Konunun detaylanmasına katkı sağlayacak şu soruyu soralım o zaman. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’den Medine’ye niçin hicret etmiştir? Hicretin nedeni nedir?

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret nedenini “zulümlerden kaçış” olarak lanse edenler olduğu gibi, “daha müreffeh bir hayat tercihi” olarak lanse edenler de olmuştur. Yahut bunlardan çok farklı olarak Hicret üzerinde bir kavram operasyonu yaparak asıl manasından ve mecrasından saptıranların varlığı da inkâr edilmez. Evet, aslında bu son söylediğim cümleyi fazlasıyla önemsiyorum. Çünkü Müslümanlara musallat olmuş en büyük hastalıklardan bir tanesi de kavram tahrifatıdır. Malum Müslümanların Kur’an ve Sünnet menşeili kavram kılavuzları vardır. Batılı kâfirler kavram taramaları sırasında bize ait olan kılavuzlara müracaatlarımızı engellemek maksadıyla kendilerinin ürettiği kavram kılavuzlarını piyasaya sürmüşlerdir. Maalesef günümüzde kavramların anlaşılması sırasında başvurduğumuz kılavuzlar bize ait değildir. 

En son söyleyeceğimi şimdi söyleyecek olursam, hicret iddia edilenlerin aksine ne bir kaçıştır, ne de bir başkası. Bilakis Hicret Allah’ın hükümlerinin hayat bulması için yapılan kutlu bir yürüyüştür. Bu yürüyüşe kadar olan sürecin dakik anlaşılması bizlere Hicret’in asıl maksadının anlaşılmasını sağlayacaktır. Hicret’e kadar olan sürecin yanlış yorumlanması yanlış sonuçlar çıkartacaktır. Malum yanlış bakan yanlış görür. Gerçekten de öyledir. Bugün Hicret etrafında öbekleşen ne kadar doğru olmayan yaklaşımlar varsa bunun başlıca nedeni doğru yerden bakılmıyor olmasıdır. Bununla ilgili akıllarda kalıcı olması için başımdan geçen bir olayı paylaşmak istiyorum. Birkaç sene önce hakkın rahmetine kavuşmuş Halil İbrahim amcam vardı. Yaşı epeyce ilerlemişti. Ölümüne yakın bir zaman diliminde bir gün oturma odasında otururken birden şöyle bir reaksiyon gösterdi: “Rengârenk olmuş duvarlar. Bu evin duvar kâğıtlarını benim haberim olmadan ne zaman değiştirdiniz?” Hâlbuki değişen hiçbir şey yoktu. O duvar kâğıtları aylardır vardı. Değişen sadece rahmetli amcamın mercekleriydi. Çünkü amcam katarakt ameliyatı olmuş ve bu sayede daha net bir görüşe kavuşmuştu. Doğru baktı ve aylardır görmediği duvardaki canlılığı gördü. Allah ona Rahmet etsin (amin).

Onun için Hicret’i doğru yorumlayabilmek Rasulullah’ın Mekke dönemine dakik ve doğru bakmakla gerçekleşir. O değil midir her konuda bizlere usve-i hasene olan? Yine O değil midir amellerimizin keyfiyetinin tayininde kaynaklık eden? Bakınız Allah Azze ve Celle nasıl buyuruyor:

And olsun ki; Rasulullah sizin için Allah'a ve Ahiret Günü’ne kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab 21)

Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âli İmran 33)

Konunun anlaşılmasında Rasulullah’ın referans alınması gerektiği gerçeğini ayetlerle hatırlattıktan sonra Mekke dönemini ana hatlarıyla ele alıp Hicret’in niçin yapıldığını anlamaya çalışalım. Yalnız önce Hicretle alakalı Hz Aişe’nin çok derin manalar içeren şu sözüne bakmaya ne dersiniz?

“İslâm’ın ilk doğan çocuğu Abdullah ibn Zübeyr’dir.” İnanın bu ifade bile başlı başına Hicret’in temelinde yatan nedeni anlatmaya yeter. Ben bu rivayetle ilk karşılaştığımda sorduğum soruyu sizlerle de paylaşayım. Acaba Mekke döneminde Rasulullah’ın bisetinden sonra hiç çocuk dünyaya gelmemiş miydi? Pek tabii ki evet. Ama bu ifade İslâm’ın Hicretle birlikte Medine’de hayat bulduğunu bizlere gösteriyor. Neyse…

Makalemizin başlığı şöyleydi “Nebevî Metodun Son Hamlesi Hicret.” Bu sözün ispatı mahiyetinde Rasulullah’ın Mekke sürecini incelemek gerekecektir. Bisetle başlayıp hicrete kadar olan dönemin üç aşamadan müteşekkil olduğunu görüyoruz. Şöyle ki;

1-İslâm Akidesi Bünyesinde Kültürlendirme Dönemi:

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bisetle görevlendirilir görevlendirilmez Mekke’de İslâmî daveti Allah Teâlâ’nın şu kavliyle taşımaya başladı;

“Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar!” (Muddessir 1-2)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem evleri ziyarete gidiyor, bilinçli manevralarla daveti şahıslara ulaştırmaya çalışıyordu. Mekke’de insanları İslâm’a açıktan açığa davet ediyor ve onları bu dinin esaslarına bağlı olarak kitleleştirip örgütlüyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem müminleri kitleleştirmek için Erkam’ın evini merkez edinmiş, Erkam’ın evini bu yeni davetin medresesi haline getirmişti. Çünkü orada onlara Kur’an okuyor onu anlayıp kavramalarına yardımcı oluyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kitlesini gizli tutmakla beraber İslâmî Daveti Mekke’de açıktan yürütüyordu.

Rasulullah’ın en başından beri davetsel manada verdiği mücadelenin neyi ihtiva ettiğini aşağıda paylaşacağım rivayet gayet sarih bir şekilde beyan edecek. Bu rivayetten Rasulullah’ın siyasi bir otorite ikame etmenin derdinde olduğunu anlamak hiç de zor değil. Tabii kimler için? Objektif bakma kabiliyetini yitirmemiş olanlar için! Bakınız Hz. Peygamber amcasına hitaben nasıl buyuruyor:

Amca! Ben onları sadece bir tek kelime üzerinde anlaşmaya davet ediyorum. O kelimeyi söylerlerse şayet, Araplar onlara baş eğerler, acemler de cizye verirler.” (Cerir ibn Taberi/ ibn Hanbel, Nesei)

Bu rivayet bile müstakillen/yalnız başına Hicret’in asıl maksadını anlatmaya yeter. Rasulullah’ın maksadını anlamaya yeter. Birinci dönem (kültürlendirme) Allah Teâlâ’nın şu emrine kadar üç sene sürmüştür:

“Emrolunduğun şeye, kafaları çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir...” (Hicr 94)

2-Toplumla Kaynaşma Dönemi:

Emrolunduğun şeye, kafaları çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir...” emrinin akabinde 2. dönem olan kaynaşma dönemi başlamış oldu. Bu dönemin en bariz yönü topluma egemen olan fikirlerle toplumu değiştirmeye çalışan fikirlerin çatışma içerisine girmesidir. Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabeleri, Mekke toplumunu, Allah’ı birlemeye ve yalnız O’na ibadet etmeye ve O’nun dışındaki her şeyden uzak durmaya, hayatlarını yönlendiren bozuk nizamdan/fikirlerden vazgeçmeye davet ediyorlar ve tapındıkları ilahlarını ayıplayarak sefil ve düşük hayatlarından dolayı onları kınıyorlardı. Doğrudan doğruya, eğmeden, bükmeden, yumuşatmadan, karşılık beklemeden, onlara meyletmeden ve yağcılık yapmadan onları İslâm’a davet ediyorlardı. Zorlu davete, karşı karşıya kaldığı yalanlama, düşmanlık, iftira, soyutlanma ve onca işkencelere rağmen sergiliyorlardı. Her şeye rağmen davet Mekke toplumuna ulaşıyor ve İslâm yayılmaya başlıyordu. Tabii ki bunların hepsi dozajı çok yüksek bir çatışma ortamında oluyordu. Ve İslâm’ın vahiy kaynaklı fikirleri, beşer kaynaklı beşerî fikirleri baltalıyor, yanlışlığını, çarpıklığını beyan ediyordu. Bu fikrî ve siyasi çatışmalarla ilgili bir örnek serdetmek istiyorum. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.” (Enbiya 98)

Görüldüğü üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Sahabeleriyle birlikte, müşriklerin inançlarına çatıyordu. Faiz konusunda olsun (Rum 38), ölçü ve tartıda olsun (Mutaffifin 1-3) ve daha çok meselelerde vahiy endeksli fikirler yanlış fikirlerle mücadele ediyordu. İşte bu dönemi kaynaşma dönemi olarak açıklıyoruz.

Buraya hemen bir parantez açıp makalenin başında zikrettiğim argümanlara ilişkin birkaç cümle sarf etmek istiyorum.  Hani zulümden kaçış ya da müreffeh bir yaşam tercihi olarak lanse ediliyor demiştik. Şayet Hicret’in temelinde yatan unsur zulüm olsaydı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir başka beldeye hicreti Mekke döneminin 13. senesinde değil, Mekke yıllarının başında gerçekleştirirdi. Ama Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bunca çektiği zulümlere rağmen Mekke’yi terk etmemesi gelişi güzel hareket etmediğini, tam aksine şu ayette ifade edildiği gibi belli bir yol haritası gereği hareket ettiğini gösterir.

“De ki: İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah'a davet ederim, ben ve bana uyanlarla birlikte…” (Yusuf 108)

Kaçmak ne kelime… Allah’ın elçilerinin literatüründe böyle bir kelime olamaz. Nasıl olur da zulümlerden kaçan bir Peygamber profili çizilebilir?

Ve bu fasit düşünce farklı platformlarda pazarlanabiliyor? Böyle yakıştırma yapanlar acaba Ahmed ibn Hanbel’in tahric etmiş olduğu şu hadisi işitmediler mi? Görmediler mi?

Hz. Peygamber çıkageldi. Rüknün karşısına gelince, Kâbe’yi tavafa başladı. Onların yanından geçerken Peygamber’e bazı işaretler yaptılar(eziyet ettiler.) Hz. Peygamber’in bundan alındığını yüzünden anladım. İkinci geçişinde de aynı şeyi yaptılar. Hz. Peygamber hiç bir şey söylemedi. Üçüncü defa aynı şeyi yaptıklarında Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Ey Kureyş topluluğu beni duyuyor musunuz? Muhammed’in nefsini elinde tutan zata yemin ederim ki, ben size boğazlanmak pahasına geldim.” (Ahmed)

Bu ifadenin sahibi bir peygamber için zulümden kaçtı denilemez diyor ve parantezi kapatıyorum. Bunları müteakip İslâm’ı kabilelere arz etme yani nusret talebi ve üçüncü dönem olarak bilinen İslâm’ın hâkimiyeti takip etmektedir.

Şâri’nin tayin ettiği metottan asla vazgeçmeyen Rasulullah, nusret talebi ve üçüncü dönem olan İslâm Devleti’nin ikame edilmesi dönemine de zorluklarla başlamıştı. Bu dönemde Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm davetini kabile başkanlarına arz ediyor, onların İslâm’ı kabul etmelerini ve de İslâm’a destek vermelerini istiyordu. Kabilelerin desteğini istiyordu ki İslâm hâkim olsun, tatbik sahasında yerini alsın. Yani kabilelere yapılan davet/çağrı sadece Müslüman olmalarına yönelik yapılan bir davet değildi. Özellikle bunun altı çizilmesi gerekmektedir. Bu bizzat İslâm’ı hâkim kılmanın şer’î yolu yani Nebevî metodun bir parçasıdır. Bununla alakalı muteber siyer kitaplarında geçen rivayetlerden bazılarını aktarmak istiyorum ki Hicret’e giden yol daha da netlik kazansın. İbn Hişam Sireti’nde şu rivayet yer almaktadır, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şunları söyledi:

“Ey filan oğulları, ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim. Yalnız Allah'a ibadet etmenizi, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanızı, Allah'ın dışında O'na eş değerler kıldığınız bütün bu taptıklarınızdan uzaklaşmanızı, bana inanmanızı, beni doğrulamanızı, Allah'ın beni kendisi için gönderdiği şeyi size açıklamam için bana yardım etmenizi emrediyorum”

Başka bir örnek: “Rasulullah Amir b. Sa'sa oğullarına gelerek onları Allah'a çağırdı kendini onlara takdim etti. Beyhâre b. Firas denilen bir adam ona şöyle dedi: Vallahi şu Kureyş gencine sahip olsam, bütün Araplara hâkim olurum. Ardından Rasulullah’a yönelerek; Sana işin için yardım etsek ve Allah da seni muhaliflerine üstün kılsa senden sonra yönetim elimize geçer mi?! Ne dersin?! dedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ; “Yönetim işi Allah'ın, onu dilediğine verir.” diyerek karşılık verince, Beyhâre; Senden sonra yönetim bize geçmeyecekse neden senin için boyunlarımızı Arapların kılıçlarına hedef yapalım. Senin işinden bize ne? dedi.”

Rivayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm’ı egemen kılmanın peşindedir. İslâm’ı hayata hâkim kılmanın gayreti içerisindedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bıkmadan usanmadan kabilelere İslâm’ı arz ediyor ve her defasında çok çirkin bir şekilde muamele görüyordu. Bu olay böyle devam edegeldi, ta ki Medine’den gelen bir kaç genç Nebevî davete icabet edene kadar. Onlar İslâm’ı kabul etti ve bir dahaki sene buluşmak üzere ayrıldılar.  Bunu Evs ve Hazrec kabilelerinin (nusreti), 1. ve 2. Akabe biatları takip etti. Ve en nihayetinde Yesrib şehri Nebî’nin şehri oldu. İslâm Devleti Medine’de ilan edildi.

Görülmektedir ki, Rasulullah’ın Medine’ye gerçekleştirmiş olduğu göç sıradan bir göç değil, bilakis, Nebevî metodun son hamlesidir.

Hicrî yeni yılınızı tebrik ediyor, hayırların keşfine ve şerlerin def’ine vesile olmasını âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle’den niyaz ediyorum.  Yeni ve gelecek Hicrî yılları II. Râşidî Hilâfet sancağı altında karşılamak duasıyla… Vesselam. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz