İSLÂM’IN HAYAT SAHNESİNDEN UZAKLAŞTIRILMASINI KUTLAMAK SEFİHLİKTİR!

Süleyman Uğurlu

Her sene şaşalı bir şekilde kutlanan Cumhuriyet Bayramı’nın esasında ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü? Ne kutlanır bu törenlerde? Hangi kazanımlar? Birlikte düşünelim…

Cumhuriyet ilan edilmeden önce insanlar arasındaki ilişkileri tanzim eden nizamın adı ve içeriği ile başlayalım düşünmeye. Mustafa Kemal’i ve onun İslâm karşıtı ve hatta İslâm düşmanı uygulamalarını meşrulaştırmak için icat edilmiş resmî tarihi bir kenara bırakarak meseleye yaklaştığımızda hakikatlere ulaşmak hiç de zor değildir.

İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük kitaplarındaki bozguncu bilgiler Cumhuriyet öncesinde padişahlık olduğunu, babadan oğula geçen bu sistemden kurtulmanın modern çağa ayak uydurmak olduğunu söyler. Oysa padişahlık diye bir sistem yoktur. Padişah farsça bir kelime olup bey, efendi, muktedir anlamına gelen "pâdi" ve hükümdar anlamına gelen "şâh" kelimelerinden oluşmakta ve "şahların en büyüğü" manasına gelmektedir. İslâmiyet öncesi İran'da hüküm süren Sâsâni hükümdarlarının sıfatı iken daha sonra Osmanlı hükümdarları ve Delhi sultanları tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Yani padişah sözcüğü bir nizamı değil; nizamın başındaki hükümdarları sıfatlamak için kullanılmıştır. Tekrar İnkılap Tarihi kitaplarına dönecek olursak ortadan kaldırılan şeyin sadece bir sıfattan ibaret olmadığını görürüz. Bilakis ortadan kaldırılan şey hayat nizamının ta kendisidir. Zira Cumhuriyet devrimlerini anlatmak için kurulan her cümle bir nizamın değiştirildiğine işaret etmektedir.

Osmanlı Devletinde insanların arasındaki ilişkileri düzenleyen nizam neydi sorusu tam da burada sorulması gereken bir sorudur. Bu kritik sorunun cevabı ihtilaflar denizinde ihtilafsız duran bir ada gibidir. Hiç kimsenin inkâr etmediği gerçek; Osmanlı’nın İslâm ile yönetildiğidir.   Uygulama hataları, zulümler, yanlış anlayışlar olsa da Osmanlı Devleti’nin nizamını teşkil eden esasi unsur İslâm İdeolojisidir. Osmanlı, kuruluşundan son nefesine kadar doğrusuyla yanlışıyla, zaman zaman inkıtâya uğramış olsa da İslâm ideolojisini tatbik etmiş bir devlettir. Nitekim Osmanlıya ihtişamını kazandıran yegâne güç tek başına İslâm ideolojisidir. Yüzyıllar boyunca göçebe hayatı yaşayarak dünyada hiçbir söz sahibi olmayan bir kavmi dünyanın lideri haline dönüştüren İslâm İdeolojisi.

Osmanlı’nın Hilâfet Devleti olup olmadığı, İslâm ideolojisini tatbik ettiği nizamın kaynağı kılıp kılmadığı konusunda şüphe taşıyanlar için birkaç anekdot paylaşmak yerinde olacaktır.

Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim Osmanlı’nın ilk halifesidir. Nitekim tarihi kaynaklarda Yavuz’dan halife olarak bahseden birçok belge bulunmaktadır. Bursa müftüsü Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği tebrik mektubunda “devlet ve Hilâfet’in ebedi olsun” diye dua etmiş, Bursa kadısı da Sultan Selim’e “Şarkın muzaffer halifesi ve fatihi” diye hitap etmiştir. Ayrıca 1519 yılında Trablusşam Kanunnamesi’nde Yavuz Sultan Selim’e atfen “Halife” unvanı mükerreren yer almıştır.

Cevdet Paşa: “Yavuz, Mısır’ı fethetmekle, Hilâfet’in belgesi olan Peygamberimize (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) ait mübarek eşyayı, İslâm’ın saltanat merkezi olan İstanbul’a getirdi. Saltanat ve Hilâfet’i toplamakla Devlet-i Âliyye en yüksek seviyeye ulaştı.” (Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet) diyerek Osmanlı’nın Hilâfet Devleti olduğunu açık bir şekilde beyan etmiştir.

Muhammed Habib Efendi 1916 yılında Beyrut’ta yayınladığı eserinde Hilâfet’in dindeki yerini ve tarihi konumunu geniş olarak inceledikten sonra “İslâm Hilâfeti’nin Osmanlı Devleti’yle kâim olduğu” konusunda geniş açıklamalarda bulunur. Yazar eserin üçüncü bölümünü “İslâm Hilâfet Devleti’nin Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmasıyla son bulacağı” konusuna tahsis etmiştir. “İslâm Hilâfeti siyasi bir bedendeki dinî ruh gibidir. Onun bedeni ise Osmanlı Devleti’dir” diyerek bütün Müslümanları Osmanlı Devleti’ne destek vermeye davet etmiştir. Müellif “Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkması durumunda İslâm Hilâfeti de ortadan kalkar ve bunların yerine başka bir şey getirmek de mümkün olmaz” diyerek Osmanlı’nın yıkılması durumunda Müslümanların şerefinin kaybolacağını, birliğinin ve bütünlüğünün yok olacağını söyleyerek Müslümanların şuurlu hareket edip, özellikle İngiliz politikalarına alet olmamaları konusundan uyarılarda bulunmuştur. (Seyyid Muhammed Habib Efendi, Hablû’l-İ’tisam ve vucûbu’l-hilafe fi dini’l- İslâm)

Osmanlı’nın İslâm şeriatını tatbik ettiğine dair en önemli belge sanırım Mecelle’dir. İçerisinde eleştirdiğimiz birçok husus olmuş olsa da Mecelle’de bir kanun maddesinin yer alması için Kur’an ve Sünnet’te yer bulması yahut Kur’an ve Sünnet ile çelişmemesi esas alınmıştır. Nitekim Mecelle Esbâb-ı Mucibe Mazbatası’nın son cümlesi şu şekildedir.

“Bu Mecelle’de Hanefî mezhebinin dışına çıkılmayıp içerisindeki maddelerin ekserisi halen Fetvahane’de muteber ve tatbik edilmekte olduğu cihetle bunlar hakkında bahse lüzum görülmeyip fakat yine Hanefi hukukçulardan bazı ileri gelenlerinin muteber sözleri, insanların menfaatlerine uygun ve asrın ihtiyaçlarına cevap vermesi sebebiyle alınmış…

İçtihad edilen meselelerde hangi kavl (söz, görüş) ile amel olunması Hilâfet makamınca istenirse onunla amel etmek vacip olduğundan takdim olunan Mecelle’nin üst tarafı gereği gibi amel olunmak emrini hâvi Padişahımızın mühürleri ile mühürlendikten sonra tabedilerek….”

Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kurmuş olduğu İslâm Devleti’nin son bayraktarı idi. Bu bayrak Cumhuriyetin ilanı ile yere düştü ve sahipsiz kaldı. Tıpkı Muhammed Habib Efendi’nin 1916 yılında söylediği gibi…

Cumhuriyet kutlamalarının aslında, İslâm’dan kurtulma sevinci yatmaktadır ve İslâm’ın hayat sahnesinden uzaklaşmasına sevinenler de ancak sömürgeci kâfirlerdir. Zamanın birinci devleti konumundaki İngiltere’nin Hilâfet’i etkisiz kılmak ve mümkünse yıkmak için yaptığı girişimler sayılamayacak kadar çoktur. Bu girişimleri ve neticelerini Köklü Değişim’in geçmiş sayılarında ayrıntılarıyla birlikte bulabileceğiniz için tekrar etmeye lüzum görmüyorum. Ancak Hilâfet’in ilgası neticesinde son bulan İslâmî hayatın yerine yamamaya çalıştıkları Cumhuriyet ve Demokrasi’nin esasında ne demek olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Cumhuriyet, hükûmet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu monarşi ve oligarşi kavramlarının zıddıdır.

Cumhuriyet kelimesi Arapça kökten 18. yüzyılda Osmanlı Türkçesinde türetilmiş bir isimdir. Arapça cumhur kökü "bir araya toplanma, topluluk oluşturma", bu kökten türeyen cumhūr ise "cemiyet, toplum, kamu" anlamına gelir. 18. yüzyıl Avrupa'sında monarşi ile yönetilmeyen Hollanda, İsviçre (ve 1789 Devrimi sonrasında Fransa) gibi ülkeleri tanımlayan Latince respublica ile Fransızca république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir.

Cumhuriyet kavramı genel olarak temsili demokrasinin uygulanmasını ifade eder. Cumhuriyetin temel ve vazgeçilmez ilkesi laikliktir. Yani laiklik olmadan Cumhuriyet olmaz. Dolayısıyla İslâm Cumhuriyeti tanımı uydurulmuş ve vakıası olmayan bir tanımdır. İslâm ile Cumhuriyeti bir araya getirmekle İslâm Cumhuriyeti oluşmaz. Bilakis ortaya çıkan şey anlamsızlıktan başka bir şey değildir. Esasi kaideleri açısından ve hatta yapısal açıdan birbiriyle tenakuz halindeki iki mefhum bir araya getirmekle ortaya çıkan şey sadece hiçtir. Evet hiç.

Cumhuriyet ile İslâm farklı şeylerdir. İlkinin temelinde dini hayattan uzaklaştırma ilkesi yatarken ikincisinde hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’a ait olduğu ilkesi etrafında bir hayat nizamı şekillenir.

Şimdi soracaksınız: “Peki, İslâm’a aykırı ve hatta taban tabana zıt olan bu Cumhuriyet, Müslüman halklar arasında nasıl hayat buldu ve benimsendi?” Bu kritik soruya belki daha evvel izlediğiniz ama dikkatinizi çekmeyen bir belgeselden alıntı yaparak cevap vermek yerinde olacaktır. Hikâyeyi dinlediğinizde ne denli haklı olduğumu siz de anlayacaksınız.

Saz Kamışçı, adı üzerinde sazlıklarda yaşayan küçük kuş türlerinden bir kuştur. Allah’ın kendisine verdiği içgüdüsel temyiz ile yumurtlama döneminde korunaklı bir yuva yapar ve yumurtalarını bu yuvaya bırakarak kuluçkaya yatar. Guguk Kuşu bu fırsatı değerlendirmek için Saz Kamışçı’nın yakınına yerleşir ve yuvanın boş kalacağı bir anı gözetler. Dişi ve erkek aynı anda yuvadan ayrıldığında Guguk Kuşu yuvaya gelir ve Saz Kamışçı’nın yumurtalarından birini yuvanın dışına atar. Ardından kendi yumurtasını yuvaya bırakarak hemen oradan uzaklaşır. Yuvaya geri dönen Saz Kamışçı’nın olup bitenlerden haberi yoktur. Guguk Kuşu’nun yumurtası hacim olarak daha iri olmasına rağmen bunu fark edemez. Kuluçkaya yatmaya devam eder. Hikmeti ilahi, Guguk Kuşu’nun yavrusu, Saz Kamışçı’nın yavrusundan birkaç gün önce yumurtadan çıkmaktadır. Yumurtadan çıkan Guguk Kuşu yavrusunun ilk işi yine içgüdüsel temyiz ile diğer yumurtaları yuvadan atmak olur. Saz Kamışçı yuvaya döndüğünde Guguk Kuşu yavrusu ile karşılaşır diğer yumurtalar ise ortada yoktur. Guguk Kuşu yavrusunu kendi yavrusu sanan Saz Kamışçı yavruyu beslemeye başlar. Birkaç hafta sonra kendisinden iki kat büyük duruma gelmesine rağmen Saz Kamışçı aldatıldığının farkında olmaksızın Guguk Kuşu yavrusunu beselemeye ve korumaya devam eder.

Hikâyemizdeki Saz Kamışçı’nın durumu ile Ümmetin durumu ne kadar da birbirine benzemektedir. Batı; Demokrasi, Cumhuriyet, Kapitalizm gibi kendi yavrularını ümmette pazarlamış ve ümmet bir takım aldatıcıların da yardımıyla kendisinden bir parça olmayan bu mefhumları kabullenmiş ve hatta korumu altına almıştır.

Bu yazı elinize ulaştığında yeni bir Cumhuriyet Bayramı’nı atlatmış olacaksınız. Yine Cumhuriyet baloları tertip edilecek ve yine Allah’ın haram kıldığı fiiller sanki haram kılınmamış gibi taltif edilecek. Aslında değişen hiçbir şey olmadığını sizler de göreceksiniz. Eski Türkiye’de ne varsa “Yeni Türkiye’de” de o olacak.

Peki, Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yerine kurulan-kurdurtulan Cumhuriyet ile ne gibi kazanımlar elde edildi? Öyle ya bir şeyi kötü diye değiştirirseniz onun yerine daha iyisini getirmelisiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Hilâfet Devleti’nden hangi yönleriyle üstündür? Daha doğrusu böyle bir üstünlük var mı? Bu soruların cevapları için size istatistiki bilgiler sunmayacağım. Zira dikkatli bir çift göz ve objektif bir beyin Osmanlı’nın her alanda üstün olduğunu ortaya koyacaktır. Tek bir alan istisna… sömürgeci kâfirlere yalakalık ederek onları baş tacı etmekte laik Türkiye Cumhuriyeti en ön safta yer almaktadır.

Farz edelim ki, Cumhuriyet kurulduktan sonra her alanda büyük başarılara imza atıldı ve tam bir başarı öyküsü yazıldı. İktisadi açıdan dünyanın en gelişmiş ülkeleri ile aynı seviyeye ulaştık. Dünya çapında bilim adamlarımız, sanatçılarımız, yazarlarımız ve sporcularımız var. Tüm dünya bize gıpta ile bakıyor. Ne yazar! Allah’ın rızasını kazanamadıktan sonra dünyanın hâkimi olsan ne yazar!

Evet, Allah’ın rızasından bahsediyorum. Belki de bir çoklarımızın zihninden silinen Allah’ın rızası, artık hayatımızın en ücra köşelerine atılmış vaziyettedir. Bir Müslüman olarak hayattaki varoluş gayemiz bize yabancılaştırıldı. Sevinmemiz gereken şeyler bize yabancılaştırıldı. Ne hazindir ki Türk Milli Takımının yenilgisine üzüldüğümüz kadar Müslümanlara yaşatılan zulümlere üzülmez olduk. Şanlı tarihimizi unutup “One Munite” ile gurur duymakla yetindik.

Cumhuriyet hayatımızdan çok şeyleri alıp götürdü. Kimliğimizi, değerlerimizi, tarihimizi, kardeşliğimizi ve en önemlisi de Allah’ı razı etme idealimizi alıp götürdü. Şimdi de onun kuruluşunu törenlerle kutluyoruz. Bu sefihlik değil de nedir?

“Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit ‘Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.” (Bakara 13)

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz