KUR’AN ANLAYIŞIMIZ NASIL OLAMALI?

Abdullah İmamoğlu

Hepimizin küçük yaşlarda öğrendiği bir hadisle başlamayı uygun görüm konumuza. İmam Malik'ten rivayetle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hadisi şeriflerinde şöyle buyurdular;

 “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Rasul’ün sünneti.” (Kutubi Sitte)

Bu hadisin muradı gayet açıktır. Ardından şu soru kaçınılmaz oluyor. Mademki Kur’an ve Sünnet hayat rehberimiz öyleyse bizler niçin Allah’ın razı olmadığı bir atmosferde nefes alıp veriyoruz? Allah’ı razı etmenin temel kaynaklığını yapan Kur’an ve Sünnet hayatımızda safiyetiyle arzı endam ederken niçin Allah’ın rızasından uzağız? Saadet, şifa, rahmet getireceğinin garantörü Allah ve O’nun Peygamberidir. Öyleyse bu hiç kuşkusuz dareyn saadetini temin etme garantisi veren Kur’an ve Sünnet ile olan ilişkimizle alakalıdır. Tıpkı hastanın iyileşmesi için kendisine yazılmış reçetesiyle olan ilişkisinde olduğu gibi. Demem o ki, problem kaynak problemi değil kaynakla olan bağ/ilişkidir. Buradan hareketle ben de bu ayki makalemi Kur’an’la alakamızın keyfiyeti hakkında yazmayı amaçladım.

Asr-ı Saadet’in yaşam anlayışı hepimizin arzusudur aslında. Konu açıldıkça, mevzu bahis oldukça ihtişamını anlatırız o saadet devrinin… Asr-ı Saadet’e özen duymamız göz ardı edemeyeceğimiz soruyu ya da soruları da beraberinde getirmektedir. Örneğin; Asr-ı Saadet’i Asr-ı Saadet yapan temel faktör neydi? Onlar nasıl oldular da isimlerini altın harflerle “Asr-ı Saadet” diye kazıdılar tarihe?

El-cevap: Kur’an anlayışları…

Bir kombinasyon üzerinden ilerlemeye ve konuyu açmaya çalışalım. Diyorum ki; Mucize, acziyeti, acziyet de teslimiyeti doğurur. Yani Mucize Acziyet Teslimiyet

Bu kombinasyonu şu şekilde izah etmek mümkün. Kur’an malum olduğu üzere Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in en büyük mucizesidir. Mucizeler peygamberlerin Allah tarafından seçilen elçiler olduklarının ispatı için kendilerine verilen olağanüstü haller ve durumlardır. İşte Kur’an’da şiirin duayenleri olan Arapların bile benzerini getirmekten aciz kaldıkları bir kitaptır. Daha doğrusu mucizedir. Allah’ın kelâmıdır.  Sahabelerin Kur’an’a teslimiyetlerindeki başarının sırrı, mucize karşısında acziyetlerinin farkına varmış olmalarıdır. Zaten mucize diğer insanların aynısını yapmaktan ve getirmekten aciz olmaları demektir. Onun için Sahabelerin aynısını getirmekten aciz oldukları Allah’ın kelâmı olan Kur’an karşısındaki tutumları acziyetin neticesi olan “teslimiyet” olmuştur. Bunun makalenin esasını teşkil ettiğini altını çizerek vurgulamak isterim.

Şimdi makalenin bu bölümünde yukarıda serdettiğim kombinasyonun pratik hayata yansımasından bir Kur’anî örnek vermek istiyorum.

Hani demiştik ya peygamberler Allah’ın elçileri olduklarını ispat etmek için mucizelerle desteklenmişlerdir. Hz Musa Aleyhi’s Selam’ın gönderildiği dönemde halkın gündemini meşgul eden ve o topluma mâl olmuş en güçlü argüman hiç kuşkusuz sihirdi. Kıssa siz okurların nazarında malum olduğu için detaylarına girmeden konumuzla alakalı hususa gelecek olursak; Sihirbazlar Musa Aleyhi’s Selam’ın peygamberliğini yok saymak ve peygamberlik iddiasını boşa çıkartmak için Firavn tarafından ücretlendirilmişlerdi. Maksat herkesin gözü önünde Musa Aleyhi’s Selam’ın peygamberlik iddiasını boşa çıkartmak ve ilah olduğunu iddia eden Firavn’un egemenliğini perçinlemekti. Kur’an bize olayı şöyle anlatır;

“Musa, 'Önce siz atın' dedi. Büyücüler hünerlerini ortaya atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve müthiş bir büyü gösterisi gerçekleştirdiler.” (Araf 116)

Sihirbazların yaptıkları büyünün ardından, Allah Musa Aleyhi’s Selam’a asasını atmasını emretti;

“Biz de Musa'ya; ‘Sen de asanı bırakıver’ diye vahyettik. Birdenbire asa, onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi.” (Araf 117)

Sihirbazlar yaptıklarının aslında bir sihir olduğunu daha doğrusu tamamen uydurma olduğunu biliyorlardı. Bununla alakalı geniş açıklamayı tefsir kitaplarında bulabilirisiniz. Ama bizleri ilgilendiren asıl şey sihirbazların yaptıklarının tamamen yapmacık olduklarını bilmeleri idi. Lakin onlar sihir işinde mahir oldukları için Musa Aleyhi’s Selam’ın ortaya koyduğu şeyin sihir olmadığını bunun harikulade bir olay olduğunun farkında idiler. Bu karşılaştıkları manzara insanüstü bir şeydi.  İşte tam da bundan sonrası yukarıda ifade etmeye çalıştığım kombinasyonun hayata geçirilmiş hâlidir. Sihirbazlar mucizeye şahit oldular. Mucizeye şehadet acziyeti hissettirir. Aciz olduğunu fark ettirir. Acziyetin farkındalığında olmak mucize sahibine itaati ve teslimiyeti oluşturur. Yukarıda formülize etmeye çalıştığımız şeyin açılımı işte budur.

Bizlere öğütler ve azıklar sunmaları için Sahabelerin Kur’an anlayışının örneklerini sona bırakmak kaydıyla isterseniz evvelinde günümüzde Kur’an’la olan ilişkimizin hangi boyutlarda olduğuna bir göz atalım. Yapılan bir istatistiğe göre Türkiye’de evlerde Kur’an bulundurma oranı %94’tür. Çok ciddi bir oran. Şimdi sizlere vereceğim istatistiki bir oran ise aslında bizim Müslümanlar olarak Kur’an’la olan ilişkimizi ortaya sermektedir. Sadece bir hüküm üzerinde ki o hüküm dinin direği olarak betimlenen namazdır. Evlerinde Kur’an bulunduranların namaz kılma oranı tam yarısı yani %42’dir. Gayet açık değil mi? Bizim Kur’an’la olan alakamızı anlatmaya bu yetmez mi? İnanın bence fazlasıyla yeter. Ama kime sorarsak soralım Kur’an’ın hayat rehberimiz olduğunu söylemekten de geri kalmayacaktır. Peki, bu tenakuz değil de nedir? İtiraf edeyim tenakuzun ta kendisidir. Hiç lafı dolandırmadan söyleyeyim söyleyeceğimi, bizim Kur’an algımız ve alakamız tamamen “şekilsel”dir. Şunu anlatmaya çalışıyorum; bugün birisi Kur’an’ı yani Mushaf’ı alsa yere atsa hepimiz sokaklara dökülürüz. Ki olması gereken de budur. Kur’an bizim değerimiz, mukadderatımız, her şeyimizdir. Bir de şu açıdan bakalım. Kur’an elimizin altındayken, rafların arasında en yüksek yerde duruyorken, şekilsel olarak hürmette kusur göstermezken hükümlerinin hayattan kovulmuş olmasına tepkisiz kalıyoruz/kalabiliyoruz.

Hani makalemin başında bir hadis paylaşmıştım ya, bizlere bırakılan iki emanetten bahsediyordu. Bence sorgulanması gereken en öncelikli husus bizim emanet anlayışımızdır/algımızdır. Kur’an’ın emanet olarak bırakılması, ona hiç dokunmadan göz kulak olmak manasında değil, bilakis onu hayatımıza yön veren kaynak olarak kabul etmek ve uygulamaktır. Kur’an’a ancak böyle sahip çıkılmış oluruz, yoksa evimizin en güzide yerine süsletip asmakla değil…

Belki de aşağıda paylaşacağım örnek emanet anlayışından neyi kastettiğimi daha iyi betimleyecektir.

“Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa, onların bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder. Bir gün ansızın kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde, perişan bir şekilde bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak: “Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de emniyetli, emanete hakkıyla(!) sahip çıkan bir adammışsın. Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, aferin”

İşte memurun emanet anlayışı, iyice göz kulak olayım elimi sürmeden. Hâlbuki kitaplar unutularak sahiplenilmez. Kitaplara (içindekilerle) iştigal edilerek sahip çıkılmış olunur. Kur’an’ı sahiplenmemizdeki anlayışımız değişmelidir. Sadece uzaktan gözeten, kollayan, evinin en güzide yerine asmak şeklinde değil aynı zamanda onu hayatına hâkim kılanlar olmalıyız.

Kur’an hayatımıza egemen değilse, bizim Kur’an’la olan alakamız sıhhatli değil demektir. Hayata dair müşküllerimize Allah’ın kelâmı kaynaklık yapmıyorsa Kur’an bizden uzak demektir. Eğer ki Kur’an aramızdaki anlaşmazlıklara hakemlik yapmıyorsa Kur’an’la alakamız iyi değil demektir. Her gün Allah’ın kelâmını okuduğumuz hâlde, hükümleri hayatımıza etki etmiyorsa biz bir vadide, Kur’an bir vadide demektir. Her şeyden önemlisi Allah bizden razı değil demektir. Kur’an’la alakamızın keyfiyetiyle alakalı bir şeyler söylemek istediğimde şu ayet aklıma gelir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Peygamber, ‘Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi’ dedi. (Furkan 30)

Tasavvur edin kardeşlerim, şikâyetçi olunan bizler. Şikâyet eden Peygamber. Şikâyet iletilen merci Allah Azze ve Celle. Sanırım kimse böyle bir mahkemede yargılanmak istemez değil mi? Allah bizleri o hâlden muhafaza eylesin (âmin). Bu hâlden uzak kalabilmenin yolu, Kur’an’ın hayatımızda söz sahibi ve etkin olmasıdır. Yani Kur’an günümüzde algılandığı üzere sadece okunması için gönderilmedi. Sadece kendisiyle tilavet olunan bir kitap değildir Kur’an… Buradan Allah’ın kelâmının okumayı hafifsediğim manası çıkarılmasın lütfen. Muhakkak ki Rasulullah’ın خيركم من تعلم القرآن وعلمه Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretenlerinizdir." (Buhâri, Fedâilü'l-Kur'an) buyruğu üzerine Allah’ın kelâmını okumalıyız ve okutmalıyız. Ama bilinmelidir ki Kur’an sadece tilavet edilmek üzere indirilmedi. Yeri gelmişken duygularıma tercüman olan M. Akif’in şu mısralarına makalemin bu bölümünde yer vermek istiyorum.

Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Hani makalenin girişinde Sahabelerin Kur’an anlayışları neticesinde adlarını tarihe altın harflerle yazdıklarını söylemiştim.  Nasıl bir Kur’an anlayışına sahip olduklarını sizlerle paylaşacağım bir örnek üzerinden anlatmak istiyorum. Lakin örneğime geçmeden önce Alleme-i Sahabe olan Abdullah ibn Mesud Radiyallahu Anh’ın, Kur’an anlayışı hakkında sarf etmiş olduğu o veciz sözleri aktarmakta ziyadesiyle fayda görüyorum. Şöyle aktarıyor: “Bize Kur’an lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise Kur’an’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek ise zor gelmektedir. Kur’an, hükümleriyle amel edilsin diye indirildiği hâlde insanlar onun tilaveti ile yetinir oldular.

Sabit ibn Kay’sın Kur’an algısı ve anlayışı

Sabit ibn Kays Radiyallahu Anh sesi çok kaba bir sahabeydi. Konuştuğu zaman onun sesini bastırabilecek başka bir ses yoktu. Sabit’in kendisi de bundan çok rahatsızdı ama yapabilecek çok da bir şey yoktu.  Bir gün Sabit Radiyallahu Anh nazil olan:

Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin; birbi­rinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın. Yoksa amelleriniz mahvolup gider de farkında bile olmazsınız…” Hucurat suresinin 2. ayetini işittiğinde “bu ayette kastedilenlerden birisi de benim. Ben de Rasulullah’ın huzurunda yüksek sesle konuşuyorum ve amellerim boşa gidiyor. Cehennem ehlinden oldum” diyerek evine kapandı ve gözyaşları içerisinde Rabbine yalvarmaya başladı.

Sabit Radiyallahu Anh’ın mescide gelmediğini fark eden Hz. Peygamber Sabit’i mescide çağırtarak neden gelmediğini sordu. Bunun üzerine Sabit: “Ya Rasulullah benim sesim sizinkinden daha yüksek çıktığı için amelleri boşa giden kişilerden olmaktan korkuyorum!” dedi. Bunun üzerine, Rasulullah şöyle buyurdu: “Hayır, korkma! Sen övünülecek bir hayat sürüyorsun. İleride de şehit ola­caksın ve Allah seni Cenneti’ne sokacak.” Hüzün gözyaşları döken Sabit tam aksine sevinç gözyaşları dökmeye başlamıştı. Çünkü Allah’ın Rasulü onun şehid olacağı haberini vermişti. O günden sonra bütün cihadlara en güzel ve yeni elbiselerini giyip çıkan Sabit Yemâme Savaşı’nda şehid düşmüştür.

Sahabe ayeti nasıl da üzerine almış değil mi? Kur’an’la alakamızın hangi boyutta olması gerektiğini anlatmaya bu örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum. Peki ya biz kerim kardeşlerim, bizler bugün herhangi bir ayeti kendimize muhatap kabul edebiliyor muyuz? Acaba Allah yüce kelâmıyla bana neyi emredecek diyebiliyor muyuz?

Son sözümüz de Abdullah ibn Mesud’un öğretisi olsun inşallah. “Sizden birinize Kur’an ayetleri okunduğunda “LEBBEY ALLAHUMME LEBBEYK” desin ve hazır ola geçsin. Çünkü Allah sizden ya bir şeyin yapılmasını emredecek ya da bir şeyi yasaklayacak. Ya bir şey helal ya da haram kılacak.”  


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz