LİSANIHÂL İLE GAZZE HAYKIRIYOR: NEREDE HİLÂFET VE HALİFENİN ORDUSU?

Said Doğan

Başta Ortadoğu olmak üzere, İslam âlemi ve bütün dünya, 7 Ekim sabahı başlatılan “Aksa Tufanı” operasyonuyla yeni bir güne ve yeni bir geleceğe uyandılar.

Bu operasyonu başlatanlar; yaklaşık 75 yıldır işgal ve zulümlere maruz kalan Filistin halkının bağrından çıkmış muhlis gençlerden müteşekkil, sınırlı imkanlara sahip El Kassam Tugayları, direniş/diriliş operasyona maruz kalan diğer taraf ise; dünyaya bir kanser hücresi gibi musallat olmuş işgalci Siyonist Yahudi varlığı “İsrail”.

Yıllarca dünyayı; yenilmez ordulara, devasa bir istihbarat ağına, inanılmaz teknolojik silahlara sahip olduğuna inandıran işgalci yapının o “devasa” gücünün basit bir algıdan ibaret olduğunu, takdire şayan Aksa Tufanı ile bütün balonlarının bir bir nasıl patlatıldığını, kendileri de dahil olmak üzere tüm dünya gördü. Böylece aslında ne kadar korkak ve aciz oldukları da gözler önüne serilmiş oldu.

İşgalci yapının operasyona karşılık olarak tüm silahları ile havadan, karadan, denizden saldırıya geçmesi, çocuk, kadın, yaşlı demeden hedef gözetmeksizin katliama devam etmesi, İslam ümmetinde beklendiğinden fazla bir reaksiyona sebep oldu ve ümmetin üzerine sinmiş/sindirilmiş ölü toprağından kurtulacağı ümidini yeşertti. Nitekim vakıa, Rabbimizin buyurduğu gibidir: [اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘؗ] "Muhakkak, işte bu ümmetiniz tek bir ümmettir.”[1]

Bu operasyon ile tekrar görüldü ki; kâfir Batı'nın Hilâfet’in ilgasından sonra ümmetin zihin kodları üzerinde yaptığı onlarca operasyona rağmen Müslümanlar hâlâ akidesinin bir yansıması olan vahdet, uhuvvet, muavenet duygularını kaybetmemiş, “Müminler ancak kardeştir!” şiarına sahip çıkmışlardır.

Yahudi varlığınca yapılan bu son saldırılarda çok net bir şekilde gördük ki Batı, iki asırdan fazladır dayatıp pazarladığı milliyetçilik, ulusalcılık gibi batıl ve fasit fikirler ve çizdiği suni sınırlarla ümmeti topraklarını parçalamış ve her bir parçasına bir yönetici atamış olmasına rağmen, ümmet bu fikir, sınırları benimsememiştir.

Bu batıl fikirler ve sınırlar, sadece atanmış yöneticiler ve onların saltanatından istifade eden âlimler(!) ve aydınlar nezdinde kabul görmüştür.

7 Ekim’den itibaren Müslüman halklar, yaşanan katliama karşı ellerinden geleni -yürüyüşlerle, protestolarla, boykot vb. tüm yollarla meydanlarda “Ordular Aksa’ya!”, “Mehmetçik Gazze'ye!” diye haykırarak- yapmalarına rağmen yöneticiler, yine Batı’yı ve şımarık çocuğu “İsrail”i kınayarak zulme sessiz kalıp ortak oldular.

Çiğnenen tüm uluslararası hukuka; okulların, camilerin, mülteci kamplarının hatta hastanelerin bombalanıp çocuklar başta olmak üzere sivil halkın katledilmesine rağmen Birleşmiş Milletler’in (BM), yaptığı şey, sadece ateşkes çağrısında bulunmak oldu.

Bu saldırılar vesilesiyle kafir Batı’nın yıllardır dem vurduğu; hukuk ve adalet söylemlerinin ne kadar sahte, -konu Müslümanlar olunca hiçbir şey ifade etmeyen- boş sözler olduğu tekrardan görmüş olduk.

Ve yine petrol kaynaklarına sahip, silah sanayilerine sahip ülkeler ve temsilcileri ne askerî ne de siyasi herhangi bir karar almadan/alamadan toplanıp toplanıp dağıldılar. Aksine, “İsrail” ile yapılan ticaret anlaşmalarını feshetmek şöyle dursun; petrol, demir-çelik, gıda satışıyla ticari ilişkilerine devam ettiler.

Terör ve katliamdan beslenen Yahudi varlığını, bu acizlikleri ile daha da cesaretlendiren bu yöneticiler, Dünya Âlimler Birliği’nin yayımladığı fetvadaki; “Sayıları 4 milyonu bulan ve her yıl 170 milyar dolar harcanan resmî orduların kışlalara hapsedilmesi, silahlarının paslandırılması, sistemlerinin çökmesi makul değildir. Filistin’de cihat etmek ve oraya yardım etmek, dinî bir yükümlülüktür. ‘İsrail’ ile her türlü normalleşme Allah'a, Rasulü’ne ve müminlere ihanettir!” sözünün asıl muhataplarıdır.[2]

İşgalci Yahudilerin giderek artan katliamları neticesinde imani ve vicdani saiklerle Müslümanlar, bu zulümlerin, bu yöneticiler ve sistemleri ile çözülemeyeceğini anlayıp tek çözüm olarak Hilâfet sistemini, halifeliği konuşup gündem etmeye başladılar. Hadis-i şerifte buyurulan; [إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ] “İmam kalkandır; onunla korunulur ve onun ardında savaşılır!" emrinin gereğini idrak ettiler.

Bu süreçte gördük ki birçok genel ve sosyal mecrada, Hilâfet’in gerekliği konuşuluyor artık. Selahaddin gibi, Abdülhamid Han gibi liderlerin yokluğunda zulmün en koyu tonlarının yaşandığı anlatılıyor.

Müslümanlar; Afganistan'da, Keşmir’de, Çeçenistan'da, Bosna'da, Arakan'da, Irak'ta, Suriye’de ve Filistin’de kısacası ümmet coğrafyasının farklı noktalarında yaklaşık yüz yıldır yaşanan katliam ve soykırımların, servetlerin çalınmasının, namusların kirletilmesinin temelinde, ümmetin canını, malını ve namusunu icap ettiğinde ordusuyla koruyacak bir halifenin yokluğu olduğunu anladılar ve bunu haykırmaya başladılar, elhamdulillah.

Artık Müslümanlar olarak; topraklarımızın kâfirler tarafından işgal edilmesine, çocuklarımızın, kadınlarımızın bedenlerinin parçalanmasına göz yuman sistemlerden ve yöneticilerden bıktık. Bizleri kelime-i Tevhit sancağı altında toplayacak, bizlere saldıranlara karşı bize kalkan olacak, Allah yolunda İslam'ı davet ve cihat yoluyla dünyaya taşıyacak yönetim olan Hilâfet’i tüm varlığımızla istiyor ve arzuluyoruz. İşgalcilere karşı bize Allah'ın yardımıyla öncülük edecek ve Rabbimizin buyurduğu, “Onlarla savaşın. Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin. Size yardım ederek onlara galip kılsın. Mümin toplumun gönüllerine ferahlık versin. müjdesine nail olacak muzaffer komutanlar istiyoruz.

İşte Gazze direnişi böylesi bir süreci doğurdu. Yine bu süreç devam ederken birçok âlim, hoca ve aydın şahsiyet, İslam ümmeti için Hilâfet’in ne kadar elzem olduğunu belirten paylaşımlarda bulundular.

Mesela;

Bir TV kanalının gündüz kuşağı programında program sunucusu hanımefendinin okuduğu şu ifadeler yeniden sosyal medyada trend oldu: "‘Hilâfet nedir?’ diye soran olursa ona de ki: ‘Okyanusun ötesinde bile olsa zulüm gören bir Müslüman için orduları harekete geçiren devlettir!’”

Akit yazarı Mustafa Çelik: “Dünyada bir Hilâfet Devleti olsaydı çoktan Amerika Başkanı Joe Biden’ı ‘terörist’ ilan eder, hakkında tutuklama kararı çıkartırdı. Yine bir Hilâfet Devleti olsaydı ‘İsrail’i ‘terörist ülke’ ilan eder, yöneticilerinin idamına kararı çıkartırdı. Hilâfet olmayınca dünya katillere kaldı.”

Dr. Salih Selman: “Hilâfet’i enkaz altından çıkarmak için gayret etmemiz lazım yoksa bu enkazlar bitmez.”

Nurettin Yıldız: “İ'layi kelimetullah uğrunda ve bir sancak etrafında ümmet-i Muhammed’i toparlayacak bir İslam halifesinin varlığına her zamankinden daha fazla muhtacız.”

Ve daha bir çok Müslüman âlim, gerek Türkiye'de gerek diğer İslam beldelerinde; Abbasi halifesi Mutasım Billah’a “Va mu'tasımah!? (Neredesin ey Mu'tasım!?)” diye seslenen kadın misali, Gazze’nin de, Kudüs’ün de aynı şekilde haykırdığını söyler oldular.

13 asırlık bir tarihe sahip Hilâfet dönemlerinin hiçbirinde, bu son asırda yaşanan zulümlerin, yapılan katliamların benzerlerinin yaşanmamış olması, İslam ahkamının tatbik edilerek dünya ve Ahiret huzuruna vesile olması için Hilâfet’in ümmet nezdinde ne kadar önemli ve gerekli olduğunu tekrar göstermiştir.

İlga edilmesinin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçmiş olmasına rağmen Müslümanlar meydanlarda; “tek çözüm Hilâfet!”, “Kudüs için, Aksa için Hilâfet!” gibi sloganlarla yegâne çözümün ümmetin siyasi birlikteliğinden geçtiğini ve bu birlikteliği sağlayacak tek kurumun Hilâfet olduğunu hâlâ en gür seda ile haykırıyorlar ve Hilâfet’in yeniden ikamesi için fikri ve siyasi çalışmalar yapıyorlar.

Artık uluslararası sözleşmelerin, “bölgesel aktörlük” gibi söylemlerin bir anlamı kalmamıştır. Daha fazla diretmenin de zaman kaybından başka bir anlamı yoktur.

Müslümanların bu zulümlere karşı koyabilmelerinin Kur’an ve Sünnet’teki karşılığı Hilâfet’tir.  
Ümmetin vahdeti ancak onunla gerçekleşir.

İslam ümmeti ancak Hilâfet ile mukavemet kazanır ve bölgeye istikrar, güven ve barış, ancak onunla tesis edilebilir.

[وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ] “Allah, içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vaad etti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde hâkimiyet verecek, onlar için hoşnutluğuna vesile kıldığı dinlerinin yerleşip yayılmasını sağlayacak, şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir; çünkü onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmektedirler. Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır.”[3]

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz