CELLADINA ÂŞIK OLANLAR KAYBETMEYE MAHKÛMDUR!

Abdullah İmamoğlu

İnsanoğlu, imtihan için gönderildiği dünya hayatı yolculuğunu, sahiplendiği bir takım esaslar ve fikirler doğrultusunda gerçekleştirir. Hayatın her bir alanında ortaya koyduğu davranışın belirleyeni, sahiplendiği fikirleridir. Söz konusu fikirlere göre sever ya da nefret eder; bir fiili yapar ya da yapmaz. Kısacası söz konusu fikirlere göre hareket eder, yaşamını şekillendirir. Biz Müslümanlar için hayatımızı şekillendiren fikirlerin kaynağı şüphesiz ki İslâm’dır. İslâm, bizim kulluk yolculuğumuzdaki yegâne rehberimizdir. İslâm, bizim nerede durup nerede hareket edeceğimizi, hangi yollara sapmamamız gerektiğini, istikamete nereden ve nasıl gidileceğini, hangi yolların tehlikeli ve hangilerinin güvenli olduğunu öğreten mihmandarımızdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in [تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ] “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın kitabı ve Rasul’ün sünneti.”[1] hadisinde de buyurduğu gibi Kur’an ve Sünnet yani İslâm, bizim istikamet garantörümüzdür.

Asırlar boyunca İslâm’ın mihmandarlığında epeyce yol ve mesafe kat edilmiş, İslâm’ın adaleti en ücra topraklara bile ulaşmıştır. Yine İslâm’ın garantörlüğünde fasit fikirlerden, tehlikeli düşüncelerden Müslümanlar korunabilmiş ve yoldan saptırıcı tuzaklara tevessül etmemiştir. Bundan dolayı da İslâm Devleti, asırlar boyunca siyaset arenasında birinci devlet olma özelliğini korumuş, gücüne, adaletine şahit olan insanlar fevç fevç İslâm’a girmişlerdir.

Ne var ki olan olmuş ve İslâm hayatın her alanında belirleyici kriter olmaktan çıkmış ve sadece ibadetlere müteallik bir din olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İslâm’ın sadece camilere, ibadetlere hasredilen bir din olarak anlaşılması, hayatın sair alanlarında İslâm’dan başka düşüncelerin ve fikirlerin kabul edilmesini de beraberinde getirmiştir.

İslâm’ı, ibadetlerin yapılış keyfiyetinde ve en ince ayrıntısında bile belirleyici esas kabul edip hayatın sair alanlarında esas kabul etmemek, İslâm’a ait olmayan dahası, İslâm’la taban tabana zıt olan düşüncelerin hayatımıza girmesine kapı aralamıştır. İslâm, hayatımızda karşılaştığımız problemlerin ve yapacağımız işlerin sevk ve idaresinde esas olmaktan çıkınca, Batı’nın fasit fikirleri etkisi altında kalmak; zamanla da istikamet çizgisinden peyderpey uzaklaşmak da kaçınılmaz olmuştur. Bir zamanlar “insanlık için çıkartılmış hayırlı ümmet” vasfını üzerinde taşıyan Müslümanlar bugün, Allah’ın razı olduğu konumdan çok uzak bir hayat sürmektedirler. İşte bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi de “düşmanın silahı ile silahlanmak” yanılgısına kapılarak Batı’nın mihmandarlığını kabul etmek, her ne kadar niyet hayır ve iyi olsa da kurallarını kâfirlerin belirlediği oyunda yer almak olmuştur. Yıllarca demokrasi ve laiklik kavramlarından uzak yaşamış ve asla dönüp de beşeri sistemlere tevessül etmemiş Müslümanlar, “düşmanın silahı ile silahlanmak” yanılgısının tuzağına düşerek, maalesef demokrasi ile kazanım elde edileceğini düşünür hale gelmişlerdir. Düşünmekle de kalmamış; demokratik yollarla, demokratik zeminde icra edilen siyasetle Müslümanları yeniden kalkındırmayı amaçlamışlardır. Tabii her şeyden önce bu, Allah’ın rızasına uygun değildir. Bununla birlikte genel-geçer kuraldır: düşmanın araladığı kapı ancak düşmanın istediği yere çıkar.

Sanki İslâm’ın kendisine has bir kalkınma yöntemi yokmuşçasına Müslümanlar, Batı’nın icat ettiği düşünce ve yöntemlerle İslâm ümmetinin kalkındırılmasını amaçlamıştır. Ancak neredeyse altmış yıldır haram olmasına rağmen demokratik kulvarda icra edilen siyasi mücadeleler Müslümanların siyaset karnesine her defasında hüsran ve kaybediş olarak geri dönmüştür. İslâm Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in [لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ] “Mümin, bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz (aldatılmaz).”[2] hadisinde de geçtiği üzere Müslümana, aynı delikten iki defa sokulmayı yasaklamasına rağmen onlarca yıldır Müslümanlar, demokrasi tarafından ısırılmakta ve her defasında hüsran üstüne hüsran yaşamaktadırlar. Bunun en büyük ispatı belki de demokratik yollarla elde edilen son yirmi yıllık AK Parti iktidarı ve Müslümanlara kazandırdıklarıdır(!).

Demokrasi ve Stockholm Sendromu

“Stockholm sendromu” olarak bilinen, -bizdeki yaygın karşılığı- “celladına âşık olmanın” bir öyküsü vardır. Şöyle ki: Stockholm’de, 23 Ağustos 1973 günü bir soygun hadisesi yaşanmaktadır. Soyguncular, bir bankayı silahla basar ve içerdekileri rehin alırlar. Olayı haber alan polis, hemen binayı kuşatır. Buraya kadar her şey, olması gerektiği gibi normal olarak gelişir ama bankanın kuşatması 6. güne uzayıp polis de, soyguncular da taviz vermeyince, normal dışı hadiseler baş gösterir. Rehineler, soyguncuları sevmeye, polise ise tepki vermeye başlar. Hatta rehineler, polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyarır. Olay, sonunda polis baskınıyla çözülür ama ilginç bir şekilde soyguncuların aleyhine tanıklık etmeye yanaşmayan rehineler, bir de aralarında para toplayıp soyguncuların savunmalarına maddi yönden de destek olurlar. Hatta hapisten çıktıktan sonra ailecek görüşürler. Bir diğer enteresan durum da rehinelerden bir tanesinin bir yıl sonra soygunculardan biriyle evlenmesidir. Yaşananlar, rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun celladına âşık olma halidir. Psikolojideki tabiri ile; “Stockholm Sendromu”dur.

Bu kadim topraklarda yaşayan Müslümanların, yıllarca İslâm nizamı ile yönetilmişken bugün tarihte asla tanışık ve barışık olmadığı demokrasiyle, küfür rejimiyle yönetiliyor olması büyük bir talihsizliktir. Lakin asıl talihsizlik ise Müslümanların zamanla demokrasiyi kanıksamaya başlamaları, adeta İslâm’ın kendisine has siyaset icra etme yöntemi yokmuşçasına demokrasiden ödün vermemeleridir. Dün kimileri için sadece “İslâmi değişimin aracı” olarak görülen demokrasi artık “vazgeçilmez” olmuştur…

Her ne kadar Müslümanlar tam olarak “celladına âşık oldular” diyemesek de kapitalizm celladının hazırladığı tuzaklara onlarca yıldır düştüğü gerçeğini de inkâr edemeyiz maalesef.

Daha anlaşılır bir ifadeyle Müslümanlar kendi boyunlarına ilmeği geçiren demokrasiyi kanıksar hale geldiler. Toplumsal manada yaşadığımız çöküntünün tartışmasız en büyük müsebbiplerinden bir tanesi demokrasidir. Demokrasi tartışmasız Müslümanların celladıdır.

Nasıl olur da “Şapka gâvur icadıdır” diyerek İslâmi hassasiyetlerinden ötürü takmaktan imtina ettiği için idam edilen bir ceddin torunları, günümüzün en bükük gâvur icadı olan demokrasinin çığırtkanlığını yapabilir?

Nasıl olur da “Başımdaki başörtüsünü açmam” dediği için meydanlarda asılan Şalcı Bacı’nın torunları tesettürden yoksun bir vaziyette demokratik hak ve özgürlükler naraları atabilir?

Nasıl olur da “gâvurun eli değdiyse ben onu yemem” diyerek mubah olan bir yiyeceği yemekten bile imtina edenlerin torunları, bugün en büyük gavur icadı demokrasiyle yönetilmeye, onunla siyaset icra etmeye razı gelebilir?

Kısacası nasıl olur da celladına âşık olabilir? Âşık değilse de nasıl olur da düşmanın izinden gidebilir?

Bugüne kadar bize demokrasiden, laiklikten hiçbir hayır gelmemiştir. Zira yaşadığımız topraklarda kapitalizme kurban verdiğimiz insanların celladı demokrasi değil midir? 

Düşmanın Araladığı Demokrasi Kapısından Girenler Kaybetmeye Mahkûmdur!

Toplumsal çöküntüden rahatız olan ve İslâmi duyarlılığa sahip olan Müslümanlar, yeri geldi cemaatleşti, yeri geldi kitleleşti ve İslâm adına bir şeyler yapma gereksinimini her daim omuzlarında hissetti. İslâm’ın tatbik sahasından kaldırılmasından bu yana laik, demokratik cumhuriyet rejiminin var ettiği atmosfer Müslümanları gün be gün zehirledi ve bu zehirden kurtulmak isteyen samimi Müslümanları bir şeyler yapmaya sevk etti. Evet, toplumsal bir değişim olmalıydı ama nasıl ve neyle?

İşte tam da bu duygularla Müslümanlar partiler kurdular, cemaatleştiler ve var olan İslâmi kitleleri dolaylı veya dolaysız olarak desteklediler. Hatta bunu bir zorunluluk addettiler…

Lakin bu değişimi fikrî temele dayalı, ön hazırlıklı ve sağlam bir irade ile değil de sadece tepkisel ve duygusal olarak arzuladılar. Dolayısıyla Müslümanlar yeri geldi; “gaye vasıtayı meşru kılar” anlayışının ardına sığınarak demokratik kulvarda mücadele verdiler, bunun adına da “İslâmi mücadele” dediler.

Yeri geldi; bu mücadelede “ehven-i şerreyn/iki şerden, daha hafif olanını tercih etmek” ilkesini esas kabul ettiler ya da bu ilkeden ilham aldılar.

Yeri geldi; “zaruretler mahzurlu olanları mubah kılar” kaidesi doğrultusunda mücadelelerini omuzladılar.

Yeri geldi; “Hz. Yusuf’un küfür sistemi içerisinde yer aldığı”(!) düşüncesinden hareketle demokratik düzenin içerisindeki yerlerini meşrulaştırdılar(!).

Hâl böyle olunca da değiştirmek üzere çıktıkları bu yolda, kendileri sistem içerisinde değiştiler ve yola koyulduklarında “araç” olan demokrasi, yolun ortasında “amaç” oldu; hatta daha da ileri gidilerek bazılarınca Müslüman mahallelerde pazarlanır hale geldi. Hâlbuki Müslüman mahallesinde fıkhi bir temele dayandığı için salyangoz satılabilirdi belki ama İslâm akidesi ile taban tabana zıt demokrasi asla satılamazdı.

Böylece demokratik kulvarda rol alan İslâmî hareketler/partiler(!) kuruldular ve Müslümanlar, İslâm adına bir şeylerin yapılacağı ümidiyle demokratik siyasi hareketlere destek oldular. Hatta bu partilerin liderlerince “din eksenli parti olmadıkları” defalarca söylenmiş olmasına rağmen bu partiler İslâmi mücadeleye atfedildi. Evet, sahip çıkıldı, desteklendi ve bu destek adeta bir mücadeleye dönüştü.

Peki, ne için? Sadece İslâm’a dair bir şeylerin hayatımızda olması ve İslâm ile değişmek adına…

Ama pratikte öyle olmadı! Pratik hayatta demokrasi gerçeğinin Müslümanlara hayır namına zerre miktarı katkısı olmadı.

Pratik hayat bize; şer’i hüküm yerine pragmatizmi ölçü kabul ederek hareket edenlerin nasıl savrulduklarını göstererek acı bir şekilde öğretti.

Pratik hayat bize; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in değişim metodunu takip etmeyerek demokratik kulvarda değişim arzulayanların zamanla kendilerinin değiştiğini, kendi arzu ve heveslerinin esiri olduklarını da gösterdi.

Düşmanın tayin ettiği demokrasi gibi kaygan ve tehlikeli zeminde siyaset icra etmenin, İslâm adına bir şeyler yapma iddiasının Müslümanlara yaşattığı ve tattırdığı çok büyük acıları oldu… Halen de olmaya devam etmektedir.

Demokrasi bizim celladımızdır ve bizim hayrımızı asla istemez. Bilakis demokrasi, bizi biz yapan İslâmi değerlerden bizleri bir bir uzaklaştıran sinsi bir aldatmacadır. Örnek olması bakımından bir araştırmadan alıntı yapmak istiyorum. “Rob Vreeken” adında bir Hollandalı araştırmacının “Een Heidens Karwei” adlı, Erdoğan’ın siyasal İslâm başarısızlığını anlattığı kitabının bir bölümünde, yapılmış bir araştırmadan örnek veriyor ve şöyle diyor: “İnsanlara 2015 ile 2020 yılları arasında; ‘bir kadın dışarıya çıktığından giydiği dış kıyafetine dikkat etmeli midir?’ sorusu sorulduğunda, zamanla bu oranın yüzde 80’den yüzde 32’yi düştüğü görülmüştür.”

Belki konuya dair birçok araştırma örnekleri verilebilir ancak sadece bu örnek bile demokratik hak ve özgürlükler(!) anlayışının Müslümanlarda açtığı tahribatı göstermek adına yeterlidir. Hani tabir yerinde ise “demokrasi ile nereden nereye…”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem asırlar öncesinden bizlere demokratik yöntem ve yöneticilerden haber vermiş, onların saptırmalarına karşı uyanık olmayı ve onlara nasıl bir tavır sergilememiz gerektiğini de bizlere tembihlemiştir:

[أَلَا إِنَّ الْكِتَابَ وَالسُّلْطَانَ سَيَفْتَرِقَانِ ، فَلَا تُفَارِقُوا الْكِتَابَ ، أَلَا إِنَّهُ سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يَقْضُونَ لِأَنْفُسِهِمْ مَا لَا يَقْضُونَ لَكُمْ إِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ أَضَلُّوكُمْ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ ، كَيْفَ نَصْنَعُ ؟ قَالَ: كَمَا صَنَعَ أَصْحَابُ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ نُشِرُوا بِالْمَنَاشِيرَ ، وَحُمِلُوا عَلَى الْخَشَبِ ، مَوْتٌ فِي طَاعَةِ اللهِ خَيْرٌ مِنْ حَيَاةٍ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ] “‘Şuna da dikkat edin ki, ileride kitap (Kur’an) ile sultan (devlet) birbirinden ayrılacaklar. Bu durumda siz sakın kitaptan ayrılmayın. Şunu da iyi bilin ki, ileride başınıza öyle reisler gelir ki, kendileri için verdikleri hükmü (menfaatlerine olan şeyleri elde etmek için aldıkları kararları) sizin için vermezler. (Yani: Hukukun üstünlüğüne riayet etmezler, üstünlerin hukukunu oluşturmaya gayret ederler). Öyle ki, eğer onlara isyan ederseniz, sizi öldürürler, itaat ettiğiniz takdirde de sizi hak yoldan saptırırlar.’ ‘Peki, ne yapalım ey Allah’ın Rasulü?’ (diye sorduklarında ise, Peygamberimiz şöyle buyurdu:) ‘Meryem oğlu İsa’nın arkadaşları gibi yapın! Onlar (dinleri uğrunda) testerelerle biçildiler, ağaçlarda asıldılar... (Evet,) Allah’a itaat yolunda ölmek, Allah’a isyan etmekle geçen bir hayattan daha hayırlıdır.”[3]

İşte tıpkı hadiste de beyan edildiği üzere hak yolda sebat ederek itaat üzere ölmek, Allah’a isyan üzere yaşamaktan daha hayırlıdır.

 

Demokrasi Mahallesi Bizim Değil

Demokratik kulvarda mücadele veren “İslâmi” partiler, oluşumlar, kısaca; düşmanın araladığı kapıdan adımını atanlar; -samimi niyetlerini tartışmaya açmaksızın söylüyorum,- ümmete rehberlik etmek için yola çıktılar ancak ne var ki demokrasi karanlığında yönlerini kaybettiler.

Hâlbuki bizler, Allah’tan başka hiçbir ilahı kabul etmeyen, hayatımızın her alanında Rabbimizin sözüne kulak veren inananlarız!

Bizler, demokrasi ve laiklik mahallesi meskûnu olmaktansa “Güneşi sağ elime ayı da sol elime verseniz yine de davamdan vazgeçmem!” diyerek vahyin ışığında İslâm’ın hükmettiği bir dünya inşa eden Muhammed Mustafa’nın ümmetiyiz!

Bizler, kendisine İslâm dışı yönetim teklif edildiğinde ne pahasına olursa olsun İslâm dışı rejim ve yöntemlere asla tevessül etmeyen Peygamberin ümmetiyiz.

Bizler, bütün zorluğuna rağmen davasını taşırken, heva ve hevesi doğrultusunda hareket edip düşmanını hoşnut eden değil bilakis “Ya Allah beni muzaffer kılar ya da ben bu hal üzere helak olurum” diyen davetçi bir Peygamberin ümmetiyiz.

İşte bizler, böyle bir Peygamberin ve O’na ittiba etmek zorunluluğu olan ümmetiz. Biz böyle bir ümmetsek ne işimiz var, demokrasi ve laiklik mahallesinde?

“Yavru deve sorar:

-Anne! Bizim ayaklarımız neden büyük?

-Çölde ayaklarımız kuma batmasın diye...

-Kaşlarımız neden uzun anne?

-Çölde şiddetli kum fırtınalarında gözlerimize kum tanelerinin girmesini önlemek için.

-Peki, neden hörgücümüz var anne?

-Uzun çöl gezilerinde uzun süre su ihtiyacımızı depolamak için.

-O zaman bizim hayvanat bahçesinde ne işimiz var?”

Evet, öyleyse bizim, bize ait olmayan bir mahallede ne işimiz var!

 

Hakta Sebat Edenler Kazanacak

Düşmanın araladığı demokrasi kapısından girenler kaybetmeye mahkûmsa o hâlde kimler kazanacak?

Şer’i hüküm zırhını kuşanarak nebevi metot üzere sebat edenler, demokratik laik nizamın parçası haline gelmeyenler yani celladına âşık olmayanlar kazanacak!

Mücadelesinden vazgeçmesi istenilen Ömer Muhtar’ın “Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de O’nun Rasulü olduğuna şehadet eden parmaklarımız, asla yanlış bir şey yazmayacaktır.” dediği gibi diyerek amel edenler kazanacak!

 “Muhakkak ki zindan, sizin benden istediğinizden çok daha hayırlıdır!” deyip Yusufi tavır sergileyerek zalime meyletmeyen, konjonktüre boyun bükmeyenler ve laiklere prim vermeyenler kazanacak!

Hakkı ayağa kaldırmak isteyen salihler, pragmatist hareket etmeyenler ve Allah’tan başka kimseden korkmayan muttakiler kazanacak!

Batılı sömürgecilerin küresel sistemine Allah’ın izniyle Râşidî Hilâfet’i ikame ederek son verecek olanlar kazanacak!

Allah’ın razı olacağı İslâmi hayatı inşa etmek için yeniden mücadele edenler, hangi şartlarda olursa olsun demokrasi, laiklik, milliyetçilik vb. gayri İslâmi fikirleri asla referans almayanlar kazanacak!

Râşidî Hilâfet’in yeniden ikamesi, Allah’ın vaadi ve Rasulü’nün müjdesidir. Bu doğrultuda düşmanın aldatmacalarına kanmadan, kınayıcının kınamasına aldırmadan nebevi metot üzere sebat edenler kazanacak!

Hem bu dünyada hem de ahirette Allah’ın izniyle…

 

 

 



[1] Muvatta

[2] Buhari

[3] Taberanî


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz