MEKKE’NİN FETHİ VE HATIRLATTIKLARI

Abdullah İmamoğlu


“Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr 1-3)

Mekke’nin Fethi, Ocak ayı içerisinde sene-i devriyesi münasebetiyle muhtelif platformlarda, muhtelif şekillerde kutlanmakta ve hatırlanmaktadır. Milâdî 1384. devriyesi vesilesiyle ben de fethe dair bazı önemli hususları sizlerle paylaşmak ve hatırlatmak istedim. Evet, hatırlatıyoruz, çünkü hatırlatmakta mü’minlere fayda vardır.

“Sen öğüt ver/hatırlat, çünkü gerçekten öğüt/hatırlatma mü’minlere yarar sağlar.” (Zâriyat 55)

Bu yazımız araştırma yazısı değildir. Akademik hatta tarih inceleyen bilimsel bir yazı da değildir. Müslümanların unuttuğu bazı değerleri fethi anma münasebetiyle gündeme taşımaya çalıştığım bir yazı mesabesindedir. Mekke’nin Fethi denince, Müslümanların kahir ekseriyetine galip gelen düşünce Kâbe’nin putlardan temizlenmiş olmasıdır.  Yanlış da değildir aslında böyle bir düşünceye sahip olmak… Yanlış değil ama eksik olduğu kesindir. Yani fetih bizlere sadece putlardan temizlenen Kâbe’yi değil, ilave olarak fethin gerçek mahiyetini hatırlatmalıdır. Ki genelde İslâmî fetihlerin, özelde ise Mekke Fethi’nin asıl muradı anlaşılsın.

Aslında Mekke’nin Fethi ve bunun gibi izzet dolu İslâmî fetihler bizlere;

-İlah-i kelimetullah için kılıcını kuşanan, zırhını giyen izzetli komutanları hatırlatmalı,

-Allah uğrunda cihad aşkıyla yanıp tutuşan, şehadeti arzulayan hayırlı mücahitleri hatırlatmalı,

-Cihada kuzularını kınalayıp dört gözle onların şehadet haberini bekleyen, dört evladını birden cihad meydanlarında şehid veren Hansa hatun gibi yiğit anaları hatırlatmalı,

-İslâm Devleti’ndeki fetih anlayışını ve ondaki yüksek ruhu hatırlatmalı,

-Bu fetih, Allah’ın dininin hayata hâkim olması için Halife’nin kendilerine dua ettiği, Halife’nin duasıyla yola koyulan hayırlı komutanları, hayırlı orduları hatırlatmalı,

Kısacası bu fetih ve diğer fetihler bizlere Hâlid bin Velidleri, Usame bin Zeydleri, Ebu Eyyub el Ensarileri, Tarık bin Ziyadleri, Selahaddin Eyyûbileri, Fatih Sultan Muhammedleri hatırlatmalı.

Mekke’nin Fethi ve sair İslâmî fetihler, İslâm’ın hâkim olması içindi

Konunun vuzuha kavuşması, İslâm dininin gönderiliş gayesini bilmeyi gerektirmektedir. Şöyle ki; bilindiği üzere Allahu Teâlâ, Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla İslâm dinini insanlığa hayat ve rahmet getirmesi için göndermiştir. Dikkat ettiyseniz Araplara, Kürtlere ya da sadece Müslümanlara demedim bilakis insanlığa dedim. Demem o ki; Allah İslâm dinini bütün insanlığa, hayata ve topluma uygulanmasının neticesinde rahmet getirmesi için göndermiştir. Diğer yönüyle, konuyu nasların ışığında değerlendirdiğimizde İslâm dinini diğer dinlere ve nizamlara hâkim olması için gönderildiğini de görmekteyiz. Konuyla alakalı ayetlerden bazılarını zikredecek olursak;

Allahu Teâlâ konuya ilişkin ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“Resulünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki o hak dini, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter.(Fetih 48)

Başka bir ayette Allah Celle Celâlehû şöyle buyurmaktadır:

“Ey Rasul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun risaletini tebliğ etmemiş olursun.(Maide 67)

Yukarıda ifade ettiğim gibi bu dinin bütün insanlığa gönderildiğinin delili olarak ise Allah Celle Celâlehû Sebe Suresi 28. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“Biz seni ancak bütün insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”

Bu ve buna benzer ayetlerde Allah Celle Celâlehû’nun İslâm’ı diğer dinlere üstün olsun, insanlığa taşınsın/tebliğ edilsin diye gönderdiğini kolaylıkla görebiliyoruz. İşte İslâm’ın insanlığa ulaştırılması için Mekke potansiyel bir engeldi. Yani Rasulullah’ın, İslâm’ı âleme taşınması görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için Mekke engelinin aşılması elzemdi ve Rasulullah Mekke engelini ortadan kaldırmak için tabir yerinde ise kolları sıvadı ve hamlelerine başladı. İlk önce Mekkeli müşriklerle çok üst düzeyde iyi alakaları olan Hayber Yahudilerini ekarte etmekle başladı işe Hz. Peygamber… Çünkü Mekke engelini kaldırmak için teşebbüste bulunduğunda Hayber’in ayağına bağ olmasını istemedi. Dolaysıyla ilk önce Hayber’in Fethi’ni gerçekleştirdi. Hayber’den emin olan Hz. Peygamber bunun ardından Hudeybiye hamlesini devreye soktu. Ardından hicretin sekizinci senesinde Allahu Teâlâ Rasulullah’a Mekke’nin Fethi’ni nasip etti. Rasulullah bu ilâhî vazifeyi hakkıyla yerine getirip görevini tamamladıktan sonra ruhunu Allah’a teslim etti.

İslâm’a dâvet Allah’tan bir emir ve Rasulî bir amel olunca efendimizin vefatından sonra halefleri bu ameli (vazifeyi) yerine getirmeye azami gayret gösterdiler ve yerine getirdiler de bi-iznillah. İslâmî fetihlerin Râşid Halifelerle devam edip Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılışıyla son bulduğunu görmekteyiz. İslâm tarihinde yapıla gelen İslâmî fetihler hayat kaynağı olan İslâm dinine icabet edilmesi için gerçekleştirilmiştir. İslâmî fetihler hiçbir zaman günümüzde emperyalist düzenin (kapitalizmin) yaptığı gibi halkları sömürmek ve o fethedilen ülkenin servetlerini ele geçirmek için yapılmamıştır. Zaten böylesi bir niyetle hareket edilmemiştir, edilemez de... Çünkü böyle bir fetih anlayışı İslâmî bir fetih anlayışı değildir. Sömürgeci kâfirlerin dediği ve oryantalistlerin iddia ettiği gibi İslâm, sömürmek için gitmemiştir gittiği beldelere… Bu dediğimi deklare eder nitelikte bir aktarımı paylaşmak istiyorum:

II. Sultan Selim tarafından gerçekleştirilen Kıbrıs’ın fethinden sonra gönderilen hattı hümayunda şöyle geçmektedir. “Kıbrıs Beylerbeyine, Kadısına ve Defterdarına hüküm ki: Kıbrıs adası, aslanca dövüşen ordularım tarafından yeni alınmış bir diyar olduğundan yerli ve fakir halk, harp icabı maddî ve manevi zarara uğramış olup bu yüzden ıstırap çekmektedir. Onlara adaletle, şefkatle muamele ediniz. Rahatlık içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Az zamanda kalkınarak refah ve saadete ermeleri için mahkemelerde, vergi alınmasında, velhasıl her türlü devlet işinde koruyunuz. Onlar bize koruyucu Allah’ın bir emanetidir. Devletin şanına onları korumak ve himaye etmek yaraşır. Her biri ırzından, canından, malından emin olarak gönül rahatlığı içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Benim adaletim bunu icap ettirir. Bu emrimin yerine getirilmesi için her biriniz uyanık ve dikkatli olunuz. Aksini duyarsam, beyan oluna özrünüz kabul olmak ihtimali yoktur, ona göre gaflet etmeyesiniz.”

Bu sadece İslâmî fetihlerin sömürgeci kâfirlerin yaptıklarıyla aynı olmadığı göstermek adına bir darbı meseldi.

Yapılan İslâmî fetihler, fethedilen beldede yaşayan insanlara İslâm dâvetini ulaştırmak ve onları bulundukları yozlaşmış düzenden ve bedbaht hayattan kurtarmak için yapılmıştır. Evet, hayat götürmek için fethedilmiştir o beldeler İslâm Devleti tarafından… Zorluğuna, meşakkatine, getirisine götürüsüne bakılmadan... Çünkü bu dinde hayat var, rahmet var, sadra şifa var. Hem dünya hem de ukba saadeti var. Onun için İslâm’ın insanlığa ulaştırılması için tarih boyunca azami gayret gösterilmiştir.

Cevaplanmaya muhtaç bir soruyu hemen paylaşayım sizlerle. Peki, İslâm tüm insanlığa rahmet ve şifa olması için gönderildi amenna, bunu sağlamanın değişmeyen keyfiyeti nedir o zaman? Yani İslâm’ı âleme taşıyabilmenin şer’î yöntemi nedir?

Aslında makalenin baş taraflarında kısmen bunun cevabını verdim. Ama soruya cevap niteliği taşısın diye yeniden hususiyetle değinelim;

Öncesinde elzem oluşundan ötürü fıkha dair bazı meseleleri hatırlatmakta fayda görüyorum. Fıkıh usulünde Allah’ın emirlerini değerlendirirken, emirleri ifa etme keyfiyeti noktasında ikiye ayırıyoruz. Allah’ın bir meseleye dair yapılmasını talep ettiği emrini değerlendirirken bu emirlerin bir kısmı mübeyyen (açıklanmış) olan ve diğer bir kısmı ise şeriat tarafından ifa keyfiyeti açıklanmayıp biz kullarına terk edilmiş emirlerdir. Bunları şöyle izah edebiliriz:

1-Amelî yönünün keyfiyeti beyan edilmemiş şeriatın emir türleri

Yani şeriat tarafından mutlak ya da genel olarak gelen ve amelin yapılışının detayları beyan edilmemiş emir türleri...

Buna şu ayeti kerime örnek gösterilebilir:

“Ey iman edenler belli bir süreliğine birbirinizle borç alış-verişinde bulunursanız bunu yazınız.” (Bakara 282)

Bu emir yazmakla ilgili olarak mutlak manada gelmiştir. Şeriat bunun tafsilatını beyan etmemiştir. Yani yazma emrinin keyfiyeti şeriat tarafından beyan edilmemiştir. İster tükenmez kalemle ister kurşun kalemle yazılsın... Burada önemli olan şeriatın bu emrinin yerine getirilmesidir.

“Sizlere karşı savaşanlarla Allah yolunda savaşın...” (Bakara 190)

Teferruatı ve amel keyfiyeti beyan edilmemiş emir türüdür. Yani kışın mı yazın mı savaşılması yoksa kılıçla mı yoksa silahla mı ya da mızrakla mı savaşılması (yani amel keyfiyeti sınırlandırılmamış) beyan edilmemiştir. Buna benzer örnekleri şeriatın bu tür emirlerine örnek vermek mümkündür.

2-Amelî yönü tafsilatlandırılmış emir türleri

Amelî keyfiyeti şeriat tarafından tayin edilmiş amel türleri en ince ayrıntısına kadar Şeriat tarafından beyan edilmiş emir türleridir. Şeriat bizlere namaz kılmayı emrediyor. Lakin şeriat diğer örneklerde olduğu gibi bizleri bu emriyle başıboş bırakmıyor. Yani şeriat bu emrin ifa keyfiyetini en ince ayrıntısına kadar beyan etmiştir. Buna namazla ilgili şu örnek yerinde ve yeterli olsa gerek:

عن أبي هريرة أن رجلا دخل المسجد ورسول الله صلى الله عليه وسلم جالس في ناحية المسجد فصلى، ثم جاء فسلم عليه، فقال له رسول الله صلى الله عليه وسلم: وعليك السلام، ارجع فصل فإنك لم تصل. فرجع فصلى ثم جاء فسلم، فقال: وعليك السلام، فارجع فصل فإنك لم تصل. فقال في الثانية أو في التي بعدها: علمني يا رسول الله، فقال: إذا قمت إلى الصلاة، فأسبغ الوضوء، ثم استقبل القبلة، فكبر ثم اقرأ بما تيسر معك من القرآن، ثم اركع حتى تطمئن راكعا، ثم ارفع حتى تستوي قائما، ثم اسجد حتى تطمئن ساجدا، ثم ارفع حتى تطمئن جالسا، ثم اسجد حتى تطمئن ساجدا، ثم ارفع حتى تطمئن جالسا، ثم افعل ذلك في صلاتك كلها

“Ebu Hureyre’den nakledilmiştir. Bir adam camiye girdi. Rasulullah da mescidin bir kenarında oturuyordu. (O adam) namaz kıldı, selam verdi. Rasulullah ona: Selam sana olsun, dön, namazını kıl, zira sen namazını kılmadın, dedi. Adam döndü, namazını kıldı. Sonra geldi, selam verdi. Rasulullah da: Selam sana olsun, dön namaz kıl, zira sen namaz kılmadın, dedi. Üçüncüsünde yahut daha sonra geldiğinde: Namazı bana öğret ya Rasulullah, dedi. Rasulullah dedi ki:  Namaza kalkmak istediğin zaman, abdestini tam yap. Sonra kıbleye dön, tekbir al. Sonra Kur’an’dan kolayına gelen yerlerden oku. Sonra rükû yap, ta ki azaların sükûnete ersin. Sonra başını kaldır, dimdik dur, sonra secde yap, ta ki uzuvların secdede sakin olsun. Sonra başını kaldır, otur, uzuvların yine sakin olsun. Sonra secde yap, secdede uzuvların sakin olsun sonra diğer bütün namazlarında da böyle yap.”  (Buhari)

İşte bu şeriatın tafsilatlandırdığı, yapılış keyfiyetini en ince ayrıntısına kadar beyan ettiği emir türleridir. (bkz, 111. Sayı | Abdullah İmamoğlu | Bidat Mefhumu)

Şimdi soruya gelecek olursak eğer, neydi hatırlayalım; İslâm’ı âleme taşıyabilmenin şer’î yöntemi nedir? Yani Allah Azze ve Celle İslâm’ı âleme taşıma emrinin nasıl ifa edeceğini bizzat göstermiş midir? Yoksa tafsilatlandırmadığı emirlerde olduğu gibi bu emri ifa etme keyfiyetini bizlere mi bırakmıştır?

İslâm risâletini âleme taşımanın keyfiyetini şeriat “davet ve cihad” olarak beyan etmiştir. Emri ifa etme keyfiyeti biz kullara terk edilmemiştir. Yani İslâm’ı âleme taşıma emrinde de kullar şeriatın gösterdiği keyfiyete tâbi olmak durumundadırlar. İşin hakikati kimse, “ben İslâm’ı âleme hayır, hasenat yaparak taşıyacağım” iddiasında bulunamaz.  Çünkü şeriat bizzat kendisi keyfiyetini beyan etmiştir. Bu emri ifa keyfiyetinin delili bizatihi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’dir. Bunun için muteber siyer kitaplarına müracaat edilip (özelde) Medine Dönemi’ne bakılması kâfidir. Görüyoruz ki, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslâm’ın âleme yayılması önünde duran engellerle cihad etmiştir.  Ve en nihayetinde “davet ve cihad” yoluyla fetihler gerçekleştirmiştir. Ama kardeşlerim inkâr edilmez bir gerçek var ki, o da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bunu Medine’de kurmuş olduğu devlet eliyle yapmış olmasıdır. İslâm’ı âleme yayabilmenin şer’î keyfiyeti olan “davet ve cihad” ancak Medine’de kurulmuş olan İslâm Devleti eliyle gerçekleştirilebilmiştir.

Ezcümle olarak, fetihler sene-i devriyelerinde bizlere “davet ve cihadı” dolaysıyla fethin ancak kendisiyle tamamlandığı İslâm Hilâfet Devleti’ni hatırlatmalı…

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz