HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ BİLİM Mİ, VAHİY Mİ?

Dr. Abdurrahim Şen

[اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟] “Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise sakın şüphe edenlerden olma!”[1]

Hakikat arayışı insan kadar eski bir olgu. Şu uçsuz bucaksız evrende insan, zifirî karanlık bir dehlizde yol alırken ihtiyaç duyduğu fosforlu göstergeler gibi hayatta yolunu bulabilmesi için hakikatin göstergelerine ve ölçülerine ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple İslâm insanın önce kendisi, içinde bulunduğu evren ve yaşadığı hayatla ilgili “nereden” ve “neden” geldiği ve “nereye” gittiği şeklinde zihninde düğümlenen en temel varoluşsal soruları cevaplandırmakla insanın hakikat arayışına cevap vermiştir.

İslâm insan, hayat ve evren gibi hissedilebilir olgular üzerine dikkatleri çeker ve gerçekliklerine uygun bir şekilde yorumlayarak bunların bir yaratıcısının olduğu, Abdullah oğlu Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğu ve Kur'an-ı Kerim’in Allah’tan gelen bir kitap olduğunu aklı ikna edecek şekilde temellendirir. Bu temel üzerine iyi-kötü, doğru-yanlış, helal-haram, sevap-günah kategorisine giren hakikat ölçülerini bina eder. Bu hükümler insan, hayat ve evren maddesinin gerçekliklerine uygun olan ve aklın idrak edebileceği esaslar üzerine bina edilmiş olduğundan dogma olarak görülemezler. Kulların davranış ve eylemleri ile ilgili hüküm koyma hakkına kimin sahip (el-Hakim) olduğu, iyi ve kötünün ne olduğu veya melek ve cinlerin varlığı ve nitelikleri, bu hayatın sonrasında bizleri nelerin beklediği; ahiret, cennet, cehennem vb. akılla bilinemeyen (muğayyebât) bilgilerin tümü, Allah’tan geldiği kesin olarak akılla bilinebilen Kur'an’ın kaynaklık ettiği ikinci dereceden bilgilerdir.

Tarih boyunca Müslümanlar akideleri ve akide ile temellenen hakikat ölçüleri ve değer yargıları ekseninde davranış ve eğilimlerini belirlediler. Davranışlarının ölçüsü şer’î hükümler, gayeleri ise Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bu ölçüler sayesinde istikrarlı, huzurlu ve mutlu bir hayatı inşa ettiler. Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın başından geçen meşhur hikâyenin öznesi, hayatı boyunca mektep görmemiş, ömrünü devenin peşinde, sütünü sağarak geçirmiş, son derece iptidai koşullarda; çamurdan evde yaşayan, “Ömer görmüyorsa da bir gören var.” diyen kızı kastediyorum. Bu kız İslâm akidesi sayesinde hakikatin ölçülerine sahip olmuştur. Bir kez Allah’a inanmış ve hakikat ölçülerine sahip olmuş bir kimse için hiç kimsenin görmediği yer diye bir yer yoktur. O’nun rızasını gayelerin gayesi bellemiş ve helal-haramı davranışlarının ölçüsü edinmiş bir kimseyi satın alacak bir dünyalık da yoktur. İşte bu kızın sahip olduğu hakikat ölçüleri pandemi döneminde bilim dünyasına hakim ölçüler olsaydı, aşının patentini tekellerinde bulundurarak yana yakıla çare arayan milyarlarca insanı ortak mirasları olan bilgiden mahrum etmezlerdi.

“Kıyametin kopacağını bilseniz dahi elinizdeki fidanı dikin.” diyen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu öğretisini siyasiler, bilim adamları ve sanayiciler benimsemiş olsaydı ve kalkınma planlarını bu ölçülere göre yapmış olsalardı dünyanın ekolojik dengesinin bozulduğundan söz ediyor olur muyduk? Sanayileşme ve kentleşme elindeki fidanı dikmediğimizde kıyameti kendi ellerimizle hazırlamış olacağımızı haber veren hakikat ölçülerine göre gerçekleştirilmiş olsaydı, çevre felaketleri yaşar mıydık? İnsanların yaşadığı şehirler, meskenleri, mezarları olur muydu?

Lakin İslâm’ın tarih sahnesinden çekilmesinden birkaç yüzyıl önce Batı’da gelişen seküler düşünce hakikatin ölçüleri ve insanların değer yargılarını köklü bir değişime uğrattı. Pozitivist bilgi paradigması insanoğlunun statüsünü değiştirdi. Bu döneme kadar kendisinin de parçası olduğu evrenin ötesinden gelen bilgi anlam ve değerin, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin kaynağı iken pozitivizm insanı değer ve anlamın, iyi ve kötünün kaynağı konumuna taşıdı. Artık hayata dair doğru ve yanlışı deneyim ve tecrübelerine, gözlem ve değerlendirmelerine bağlı olarak üreten bir özne olarak insan, her konuda hakikatin temeli hâline geldi. Sadece insanın inşa ettiği ve ürettiği bilgiler hakikat sayılır oldu. Bu büyük kırılma ile birlikte bilginin varlık aleminin ötesiyle bağı koparılmış oldu. Böylece insan hayatında anlam yok edildi.

Anlam ve ruhu yok edilmiş insan ölü bir insandır. Hakikati salt bilimsellikle tapulayan pozitivist düşünce insan ve toplumlardan, bilim insanlarının önünde gassalın önündeki meyyit gibi olmalarını bekliyor. Herhangi bir şeyin bilimsel olduğu vurgusu yapmak o şeyin hakikat olduğu hakkında sorgulanamaz bir görünüm kazandırmak anlamına geliyor. Bilimsellik öyle bir dokunulmazlık kazandırıyor ki, orta çağın skolastiklerine rahmet okutuyor. Hakikati tekelleştiren bilimsellik, tahtına kurulduğu dogmanın reflekslerini alarak, iddialarını sorgulayanlar karşısında kilisenin verdiği tepkileri veriyor; mahkûm ediyor, aforoz ediyor, giyotine çekiyor.

Bilime böylesine kesinlik atfetmek her şeyden önce bilimin kendi mantığına ve metoduna aykırıdır. Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz. Bilim tarihinin çürütülmüş tezler arşivi olduğuna bakarak bilimin kesin doğrular üretmediğini kesin olarak anlamak mümkündür. Bilimsel metotla elde edilen sonuçlar kesin ve değişmeyecek sonuçlar değildir. Dün atomun maddenin bölünmez en küçük parçası olduğuna müsellem bir hakikat olarak bakılırken bugün aynı yöntemle bu tez yalanlanmaktadır. Sadece iki yıllık pandemi sürecinde bile bilim insanlarının iddiaları ile çeliştiklerine dair sayısız örnekler bulmak mümkündür. Covid atlatanların antikor süreleri başlangıçta dokuz ay iken altı aya sonra üç aya en son bir aya düştü. İki doz sinovac aşısı olanlar için şimdi iki doz da biontec öneriliyor. Muhtemelen yerlisi piyasaya sürüldüğünde iki doz da turnovac önerilecek.

Bununla birlikte bilimsel metot düşünme metotlarından sadece birisi olup deneysel (pozitif) bilimlerde kullanılmaya elverişlidir. Deney, gözlem, ölçme ve değerlendirmeye konu olmayan alanlarda kullanılması ise doğru değildir. Bilimsel metotla üretilmiş bilgileri değişmez, ezelî ve ebedî hakikatlermiş gibi sunmak kapitalist ideolojinin kendini merkeze alarak yeni bir dünya tasarımından başka bir şey değildir. Pozitivist düşünce sosyal, siyasi, ekonomik vb. insan ilişkilerini de bilimin alanı hâline getirerek insan toplumlarını, yasalarını kendi tekelindeki “bilimin” ürettiği mekanik varlıklara dönüştürmek istiyor. Çünkü insanla robotun, toplumla makinanın eşitlendiği bir dünyada toplumları yönetmek için sadece kumandanın elinizde olması yeterlidir.

Diğer bir açıdan bakılırsa bilimi hakikatin yegâne ölçüsü olarak dayatmak “Nereden geldim?”, “Niçin geldim” ve “Nereye gidiyorum?” şeklindeki varoluşsal soruların insan aklını ikna edecek biçimde cevaplanması ile ulaşılabilecek hakikat ölçülerini tasfiye etmektir. Bu bilimsellik değil, bilimciliktir. Zira hiçbir bilim, bilim insanının ait olduğu dünya görüşünden bağımsız üretilmiyor. Örneğin pozitif bilim anlayışının temelini oluşturan mekanik tabiat anlayışı belirli yasalara sahip olan evrenin kendiliğinden hareket ettiği dolayısı ile işleyişi için muharrike muhtaç olmadığı düşüncesine dayanıyor. Batılı bilim anlayışı öncesi (yaratıcı) ve sonrası (ahiret) ile bağı kopartılmış bir evren tasavvur ediyor. İnsanın değer yargılarını duyulara ve kişisel deneyimlere indirgeyerek hakikati parçalıyor, herkesçe kabul edilmiş iyi-kötü, doğru-yanlış ölçülerini yok ederek bunları göreli, değişken ve değersizleştiriyor. Bütün insanlık için geçerli ve değişmeyen evrensel ahlak kuralları, doğru-yanlış, iyi-kötü ölçüleri olmadığında sermaye ve teknolojik gücü elinde bulunduran devletlerin bu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarına mani olacak hiçbir mekanizma kalmıyor.

Peki, böyle bir bilim anlayışı insanlığa ne sundu veya sunabilir? Taş devrinde komşusunun meskenindeki ateşi çalmak için kafasına taşla vuran “mağara adamı”ndan yüzbinlerce yıl sonra teknolojik silahlarla halkların kafasına vura vura Orta Doğu’nun petrolünü, Orta Asya’nın gazını, Afrika’nın elmasını ve sair servetlerini çalan “uygar adam” arasındaki fark ne? Sadece hayatı kolaylaştıran alet ve araçları iyileştirince insan mı olunuyor?  Kimyanın formüllerini açığa çıkaran bilim, bunları nerede, nasıl ve ne amaçla kullanmak gerektiğine dair doğru-yanlış, iyi-kötü ölçülerini yok saydıktan sonra nasıl bir dünya inşa edebilir? Zira hayatın öncesi ile bağı koparılarak Allah’ın buyruklarından bağımsız, sonrası ile bağı koparılarak dünyada yapıp ettiklerinden hesapsız hâle getirilen insanın elindeki formüller gözü dönmüş bir katilin elindeki bıçaktan farksızdır. İnsanlığı tümden tehdit eden kitle imha silahları, ekolojik dengeyi altüst eden sanayileşme bilimin tek başına hakikatin ölçüsü olamayacağını bizlere çok acı sonuçlarıyla birlikte göstermiştir. İnsan, hayat ve evren behemehâl yeni bir bilgi paradigmasına muhtaçtır.

İslâm din ve bilim kategorilerinden her birini bilgi hiyerarşisi içinde doğru yere konumlandırmıştır. İnsan davranış ve eğilimlerini belirleyen, hiçbir zaman ve zeminde değişmeyecek ezeli ve ebedi ölçüler vahyin belirlediği hayat ölçüleridir. Bu ölçüler esas alınmak kaydıyla her tür bilimsel incelemeler, teknik ve teknolojik gelişmeler ise sadece hayatı kolaylaştıracak ve daha konforlu hâle getirecek araç ve gereçlerden ibarettir. Eşyanın iyileştirilmesinde bilimin, ef’alin (insan davranış ve eğilimlerinin) iyileştirmesinde ise vahyin ölçüleri geçerlidir. İslâm’ın tevhid akidesi bu iki bilgi kaynağını birbiri ile çelişmeden kullanmanın yöntemlerini sunmuştur. Vahyin son elçisi Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatında bunun sayısız örneğini görmek mümkündür. Hurmalıkların aşılanmasıyla ilgili söylemiş olduğu “Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz.” buyruğu vahyin bilimsel alana ilişkin bilginin kaynağı olmadığını ifade etmektedir. Neticede bir ağacın aşılanması, verimliliğinin artırılması için yapılacak iş ve işlemler ziraat bilimi alanına giren işlemlerdir. Hendek Savaşı’na adını veren hendek kazma tekniğinin ateşperest Farisilerin bir savunma tekniği olmasına rağmen alması ve uygulaması da teknik hususlarda, işleri kolaylaştıracak araç ve gereçlerde beşerî tecrübe ve birikimlerden faydalandığına işaret etmektedir. Sonuç olarak hakikatin ölçüsü eşyada bilim, efalde vahiydir.



[1] Bakara Suresi 147


Yorumlar

  1. Mehmet Enücük

    Allah Abdurrahim hocadan razı olsun evet malesef insanlar bilimi vahyin yerine koymuşlar malesef. Bilim bir konuda açıklama yaptı mı bilimin verdiği bu kararı bağlanılması gereken bir karar olarak itibar ediliyor karşı çıkan hemen aforoz ediliyor oysa bilimden yararlannak farklıdır bilimi sorgulanamaz bir konumda görüp ilah edinmek farklıdır Allah hidayet nasip etsin

  2. Mehmet Enücük

    Allah Abdurrahim hocadan razı olsun evet malesef insanlar bilimi vahyin yerine koymuşlar malesef. Bilim bir konuda açıklama yaptı mı bilimin verdiği bu kararı bağlanılması gereken bir karar olarak itibar ediliyor karşı çıkan hemen aforoz ediliyor oysa bilimden yararlannak farklıdır bilimi sorgulanamaz bir konumda görüp ilah edinmek farklıdır Allah hidayet nasip etsin

Yorum Yaz