KÜRT SORUNU YOKTUR SİYASAL MİLLİYETÇİLİK SORUNU VARDIR. ÇÖZÜMÜ DE YENİ BİR SİYASİ FİKİR ETRAFINDA BİRLEŞMEKTEN GEÇER!

Süleyman Uğurlu

Yaşadığımız coğrafyada insanların dillerinden ve ait olduğu kavimden ötürü aşağılanması herkesin ortak kabulü ile Cumhuriyetin kurulmasından sonra baş göstermiş bir hastalıktır. Evet, sırf farklı bir kavimden yaratıldığı için, sırf farklı bir ana dile sahip olduğu için insanların küçük görülmesi, horlanması fikirsel bir hastalığın varlığına işaret etmektedir.

Bu makalemizde öncelikle “siyasal milliyetçilik” ile kapitalizm arasındaki bağı ortaya koyacağız. Sonra ise Joseph Murphy’in dediği gibi “Işık karanlığı dağıtır. Çözüm problemde saklıdır” diyerek siyasal milliyetçilik probleminin nasıl çözüleceğine odaklanacağız.

Başlayalım o zaman…

Kişinin kavmini sevmesi insani bir durumdur. Bu sevginin normal olduğunu şu hadis-i şeriften net bir şekilde anlayabiliriz:

Vasile b. El-Eska’ anlatıyor: “Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’a ‘kişinin kavmini sevmesi asabiyet/ırkçılık sayılır mı?’ diye sordum. ‘Hayır, asabiyet (ırkçılık), kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.’ diye buyurdu.”[1]

Öyleyse mesele, insani bir durum olan kişinin kavmine karşı sevgi beslemesinden öte bir şeydir. Esasında İslâm’ın haram kıldığı kavmiyetçilik, takvanın önüne geçen kavmiyetçiliktir. Allah, üstünlüğün ancak takvada olduğunu söylerken bu sınırı kabul etmeyerek üstünlüğün kavmiyette olduğunu söylemek, takvanın önüne geçen kavmiyetçiliktir ki biz buna “siyasal kavmiyetçilik” adını verdik. Zira bu tür bir kavmiyetçilik insanın doğal hâlinden bir parça değildir. Bu tür bir kavmiyetçilik, siyasi adımlar ile oluşturulmuş bir kavmiyetçiliktir.

Biraz gerilere gidelim…

Avrupa, uzun yıllar boyunca fikrî bir dönüşüm geçirmiştir. Bu fikrî dönüşümde önce kilise, sonra kral devre dışı bırakılmış ve egemenlik sermaye sahiplerinin eline geçmiştir. Avrupa bu fikrî değişimle toplumu birbirine bağlayan bağları da tek tek kopartıp atmıştır. Kilisenin halk üzerindeki sözünü iptal ederek laiklik getirilmiş, böylece kişinin -ve dahi toplumun- yaratıcı ile olan bağı kopartılmıştır. Ardından yüzyıllar boyunca alışagelmiş “krala bağlılık” ortadan kaldırılmıştır. Yani toplumu yanlış da olsa birbirine bağlayan bağlar tek tek kopartılıp atılmıştır. Geri planda menfaat bağı tek bağ olarak kabul edilmiş olsa da onu destekleyecek, onunla uyum içinde yürüyecek toplumsal bir bağın varlığı kaçınılmazdır ki işte burada “siyasal milliyetçilik” devreye girmektedir. Avrupa tam da bunun üzerine durmuş ve “ulus devlet” adı altında -aslında- milliyetçiliği toplumu ayakta tutan, insanları birbirine bağlayan bir bağ olarak öne sürmüştür. Bunu yaparken menfaatçi yaklaşımından da ödün vermemiştir. Milliyetçiliği iktisadi açıdan kalkınmada kullanmıştır. Diğer kavimlere üstünlük sağlanması hedefinin, kapitalizmin üretim esasına da büyük katkıları olmuştur.

Kuşkusuz bu zehirli silahın İslâm ümmetindeki karşılığı ile Batı’daki karşılığı birbirinden çok farklıdır. Batı’da “birleşme” olarak tezahür ederken İslâm coğrafyasında “ayrılık” olarak tezahür etmiştir. Batı’nın bilhassa İngiltere’nin siyasal milliyetçiliği, İslâm ümmetini parçalamak ve Hilâfet’i yıkmak için kullandığı hakikatini ispatlamak için üzerinde uzun uzun durmaya, deliller sunmaya gerek yoktur; her şey ortadadır.

Türkiye’ye gelecek olursak; ümmeti parçalamada, kin tohumları ekmede kilit rol oynamıştır. Cumhuriyetten sonra da bu rolünü devam ettirmiş ve Türk-Kürt kutuplaşmasını bilinçli bir şekilde organize etmiştir. Ancak mesele Türk-Kürt kutuplaşmasından çok daha derin ve kapsamlı bir meseledir. Bugün için her ne kadar bizim karşımızda “Kürt sorunu” durmakta ise de açığa çıkmayı bekleyen ve ümmetin vahdetine engel teşkil edecek olan Türk-Arap, Arap-Kürt gibi nice gizli sorun bulunmaktadır. Dolayısıyla ortaya koyacağımız çözüm önerilerinin sadece bölgesel sorunları değil tetikte bekleyen gizli sorunları da kapsaması kaçınılmazdır.

Şimdi de çözüm noktasında getirilen fikirlerin temel kriterlerinin ne olması gerektiği üzerinde duralım… Çözüm olarak sunulan fikirlerin vakıa ile mutabık olmasının yanında kapsamlı ve köklü olması gerekir. Geçici çözümler sorunların kökleşmesine ve çözülemez gibi görünmesine sebebiyet vermektedir. Sorunun kaynağından çözüm aramak enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Çünkü sorunun kaynağının soruna çözüm üretemeyeceği evrensel bir hakikattir. Milliyetçilik sorunu siyasi bir sorundur; dolayısıyla çözümü de siyasi olmalıdır. Bu kriterlerden sonra özelden yani Türk-Kürt sorunundan genele doğru çözümler üzerinde duralım:

1-     Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden kabul edilen “Milliyetçilik” kavramı, ümmetin tamamını kuşatacak şekilde yeniden tanımlanmalı; devletin ordu, emniyet, yargı gibi esasi kurumlarında Türk milliyetçiliği söylem ve refleksi kazınıp atılmalıdır. Uzun yıllara dayanan Türk-Kürt kutuplaşmasında önemli rol oynayan bu kurumlardaki zihniyet değiştirilmeli ve Türk-Kürt ayrışması oluşturma kapasitesine sahip bürokratlar görevden alınmalıdır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” gibi kalpleri ayrıştıran söylemlerin dağlara taşlara yazılmasından vazgeçilmeli, yazılı olanlar kaldırılmalıdır.

2-     Parti programlarında Milliyetçiliği esas alan, söylemlerinde milliyetçilik barındıran tüm siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları derhal kapatılmalıdır. Zira bu kuruluşların varlığı başlı başına ayrılık tohumları ekmek için yeterlidir. Bunların söylemleri, farklı kavimlere takındığı tavırlar, fikren düşük toplumda öfke ve düşmanlık şeklinde karşılık bulmaktadır. Siyasi iktidar, bu parti ve sivil toplum kuruluşlarının toplumu ayrıştırdığı için kapatıldığını açık bir şekilde beyan etmelidir.

3-     Yozlaşmış, insan fıtratına aykırı, insana insan olması hasebiyle bakmaktan yoksun fikirler zaman içerisinde erir ve yok olur. Zira bu tür fikirler “asıl fikir” olmaya elverişli değildir. İnsanın zihninde oluşan düğümleri çözemediği gibi yeni düğümler ekler. Bu tür fikirler ancak slogandan ibarettir. Fikrilerin sloganlaşması, toplumun geniş kesimlerinde zaman içerisinde bilinçaltında yerleşik hâle dönüşür. Topluma bir şekilde mal edilmiş ve neredeyse atasözü hâline dönüşmüş Kürt kardeşlerimizle alakalı tahkir edici bu slogan dilinden uzaklaşılmalı, bu dili kullananlara yaptırımlar uygulanmalıdır. 

4-     Her platformda, özellikle eğitim aşamasında; milliyetçiliğin zehirli bir fikir olduğu, asıl olanın kişinin rengi, dili ya da kavmi olmadığı bilakis Allah’a olan yakınlığı, takvası, ahlakı olduğu eğitim müfredatına eklenmelidir. “Andımız” denilen, buram buram milliyetçilik kokan, Türk olmayanları doğru, çalışkan, ahlak ilkelerine bağlı olmayan alt derece bir kavim olarak gösteren uygulama tamamen kaldırılmalıdır. Okullara asılan panolar ayrılık değil kardeşlik içermelidir. Din dersinde “Müslümanların kardeş olduğu”nu söyleyip tarih dersinde “Türk milliyetçiliği” yapılması gibi ikilem oluşturacak hususlardan kaçınılmalıdır.

5-     Cumhuriyet kurulduğundan bugüne kadar Kürt kardeşlerimizin yaşadığı bölgelere ciddi yatırımların yapılmadığı görülmektedir. Bu, bir devlet politikasıdır. Nüfusun yoğun, işsizliğin had safhada olduğu bu bölgelerde yaşayan Kürt kardeşlerimiz batıya göçe mecbur bırakılmakta, böylece gizli bir asimilasyona tâbi tutulmaktadır. Dolayısıyla bölgeye iktisadi yatırımlar hızlandırılmalı, “bak size hastane yaptık, yol yaptık daha ne istiyorsunuz” mantığından vazgeçilmelidir. İktidar, yatırım yaparken halkının ihtiyaçlarını gözeterek yatırım yapmalıdır. Bölgelerden aldığı vergiye göre ya da bölgede yaşayan halkın kavmiyetine göre yatırım yapmamalıdır. Bir bölgeden çok düşük oranda vergi alıyor olsa -hatta hiç vergi alamasa da- oraya da diğer bölgelere yaptığı yatırımın aynısını yapmalıdır. Devlet ancak böyle yaptığı zaman Kürtler devletlerinin kendilerine kıymet verdiğini hisseder ve ona kendi devletleri gibi sahip çıkarlar. Aksi takdirde kendilerine değer ve kıymet verilmediğini hissettiklerinde, kendilerine değer ve kıymet veren bir varlığı oluşturma çabasına girerler. Bu da milliyetçilik akımlarını doğurur.

6-     Kürt ayrılıkçı gruplara silah ve lojistik sağlayan, sömürgeci devletlerin istihbarat servisleridir. Bu tartışılmaz gerçek, Kürt-Türk çatışmasının arkasında bu sömürgeci güçlerin olduğunu da göstermektedir. Bu hakikatten yola çıkarak başta İngiltere ve ABD büyükelçilikleri olmak üzere Türk-Kürt ayrışmasını destekleyen, körükleyen devletlerin tüm elçilikleri kapatılmalıdır. Onların ümmeti parçalama, kardeşleri birbirinden ayırma, zayıf devletçikler inşa ederek onları istediği gibi sömürme planlarına ortak olunmamalı bu planları deşifre ederek elçileri topraklarımızdan kovulmalıdır. Batı dünyası, Türk-Kürt çatışması yapamayacağını, yapmaya kalkıştığında bunun bir karşılığı olacağını söylemlerle değil eylemlerle yakından hissetmelidir. 

7-     Kuşkusuz toplumu, insanlara hâkim olan fikirler, duygular ve nizam oluşturur. Bu sayede toplumu birbirine bağlayan bir bağ oluşur. Bu bağ onların zor zamanlarda kenetlenmelerini sağladığı gibi normal zamanlarda da kenetlenmelerini sağlar. Şu an için aynı topraklarda yaşayan Türk, Kürt, Çerkez vb. kavimleri birbirine güçlü bir şekilde bağlayacak, zorluklar karşısında sırt sırta vererek mücadele etmelerini sağlayacak bir bağ yoktur. Salt “vatan bağı” insanları birbirine bağlamak için yeterli değildir. Zira o sadece vatanın tehlikede olduğu anlarda ortaya çıkar; tehlike geçtiğinde kaybolur gider. Dolayısıyla farklı kavimlerden oluşan toplumları birbirine bağlamak için elverişli değildir. Laiklik, demokrasi gibi Batı menşeili kavramlar da toplumu birbirine bağlayamaz. Zira bu kavramlar insan aklından icat edilmiş kavramlardır. Yaratıcı ile olan bağı koparttığı için de fıtrata aykırıdır. Toplumu, bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlayacak tek bağ kuşkusuz İslâm akidesi ve bu akideden doğan bağdır. İslâm tarihi göstermiştir ki İslâm akidesi birbirine düşman olan kavim ve kabileleri bir potada eritmiş ve yeni bir toplum inşa etmiştir. Evs ve Hazreç kabilelerinin İslâm’dan önceki ve İslâm’dan sonraki durumları bu hakikate en güzel örnek teşkil etmektedir. Öyleyse vakit geçirmeden İslâm akidesi, hayatın tüm alanlarında hâkim pozisyona yükseltilmelidir.

8-     Kapitalizm, insanlar arasındaki ilişkileri çıkar ilişkisine dönüştürmüş, toplumsal bağları kopartıp atmıştır. Netice itibariyle insani özellikler yok olmaya yüz tutmuş ve karanlık bir çağın başlamasına vesile olmuştur. Milliyetçilik zehrini bu dünyaya içiren kapitalizm olduğuna ve milliyetçiliği bir sömürme aracı olarak kullandığına göre ondan (kapitalizmden) kurtulmak, onu tarihin çöplüğüne göndermek kaçınılmazdır. Zira bu zehir saçan ideoloji, bir taraftan Allah ile kul arasındaki bağı yok ederken diğer taraftan zenginlerin servetlerini arttırmak için insanlığı kurban etmektedir. İslâm ideolojisi ise hem servetlerin belirli zümre arasında dolaşmasının önüne geçecek hükümler getirerek servet dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmış hem de insana insan olarak bakarak her türlü ayrımcılığın önüne bir set çekmiştir. Dolayısıyla insanlığın muhtaç olduğu çözümler sadece ve sadece İslâm ideolojisinde saklıdır. Bu ideolojiyi tatbik edecek, hayatın her alanında uygulayacak bir devletin inşa edilmesi gerekmektedir. İşte bu devlet ancak kapitalizmi ortadan kaldırabilir.

9-     Halkı Müslüman olan ülkeler açık bir şekilde sömürgeci güçlerin hedefindedir. Sefalet, kan, gözyaşı, ayrılık bu ülkenin halkları için adeta bir “kader” hâlini almıştır. Sömürgeci güçler tarafından oluşturulan sınırlar ve ulus devlet anlayışı milliyetçiliğin koruyucu kalkanıdır. Bu yapay sınırlar kaldırılmalı, kalplerde oluşturulan ayrılıklar giderilmelidir. Bu ayrılıkların oluşmasında her ne kadar sömürgeci kâfirler büyük rol oynamış olsalar da bu işbirlikçi yöneticiler, ayrılığı körüklemiş ve kalıcı hâle getirmişlerdir. İslâm ümmetinin tek devlet çatısı altında birleşmesine direnen her bir yönetici değiştirilmelidir.

10-  Ulus devlet anlayışı İslâm ümmetini parçalara ayıran, zayıflatan ve sömürgeci devletlerin pençesine atan batıl bir anlayıştır. İslâm ümmeti farklı kavimlerden, farklı dillerden, farklı renklerden oluşan tek bir ümmettir. Bu ümmeti birbirine bağlayan bağ “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” sözüdür. Bu mübarek söze muhalif her söylemden vazgeçmeli ve Müslümanların tek vücut olmaları için söylemlerimizi birleştirmeliyiz. Biz Müslümanız, biz İslâm ümmetiyiz, biz tekiz! Biz biriz! Öyleyse devletimiz de bir olmalıdır. İslâm ümmetini bir araya getirecek ve aralarında Allah’ın indirdikleriyle yönetecek olan Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Bu devletin tesisi için çalışmak her Müslümana farzdır.

Son söz olarak; Müslümanlar tek bir ümmettir. Bu ümmeti parçalamaya yönelik atılan her adım fitnedir. Fitne ise büyük günahlardandır. Asıl olan ayrılık değil vahdettir. “Bağımsız olma”, “kendi devletimizin olması”, “dünya tarafından tanınma” gibi söylemler sömürgeci kâfirlerin sinsi oyunlarından başka bir şey değildir. Ayrılık içinde yaşayan İslâm ümmetinin hâli ortadadır. Halkı Müslüman olan 50’den fazla devlet var olmasına rağmen hiçbirinin dünya üzerinde söz söyleme hakkı yoktur. İktisadi olarak, siyasi olarak dünya siyasetinde söz sahibi değillerdir. Sömürgeci devletlerin çıkarlara hizmet eden, kendi değerlerinden uzaklaştırılarak köleleştirilmiş devletlerdir bunlar. 

İslâmicity Vakfı, İslâm İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler göz önünde bulundurularak 2019 yılında bir tablo hazırladı. Hazırlanan tabloda, ülkelerin İslâmi değerlere ne kadar uygun yaşadığına yer verildi.

151 ülkenin yer aldığı listenin ilk 50’sinde halkı Müslüman olan ülke yer almıyor! 2017 yılında 81, 2018 yılında 95. sırada yer alan Türkiye, 2019 yılında 96. sırada yer aldı. Gelişmiş ülkeler sıralamasında ise ilk 30’da Müslüman ülke bulunmamakta; Türkiye 59. sırada yer almaktadır.   

Görüldüğü üzere mesele, bağımsız bir devlete sahip olma meselesi değildir. Mesele, dünya siyasetinde etkin, güçlü, refah seviyesi yüksek, idealleri olan bir devlet olma meselesidir. Bu da ancak ve ancak Müslümanların, tek bir devlet çatısı altında toplanmasıyla, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, iktisadi, askerî güçlerini birleştirmesiyle gerçekleşecektir.

 

[1] Ahmed b. Hanbel, 4/107; Mecmau’z-Zevaid, 6/244


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz