SORUŞTURMA: KÜRT MESELESİ VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI / DR. KÜRŞAD ATALAR - SİYASET BİLİMCİ

Dr. M. Kürşad Atalar

1- Cumhuriyet öncesi dönemde, Kürt halkının Anadolu ve Kürdistan bölgesinde toplumsal ve siyasi durumu nasıldı? Farklı birçok kavmi içerisinde barındıran Osmanlı Hilâfet’i Kürtlere karşı negatif ayrımcılık yapmış mıdır? Osmanlı döneminde ortaya çıkan Kürt ayaklanmaları kavmiyetçilik temelli ayaklanmalar mıdır?

Osmanlı döneminde “milliyetçilik” akımından etkilenenler, daha çok, Batılı fikirlerle temas yoğunluğu olanlardır. Genç Osmanlılar ve İttihat Terakki’nin elit kadrosuna bakıldığında bu görülür. Dolayısıyla, o dönemde gündem belirleyecek güce sahip bir elit kitlesi olmayan Kürt etnisitesinin, Batılı milliyetçilik akımından (örneğin Türk unsurlara göre) daha az etkilendiği kanaatindeyim. Bu yüzden, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde eğer bir itiraz veya isyan söz konusu olmuşsa bunun “milliyetçilik” temelli olduğunu söylemek zordur.

2- Cumhuriyetin ilk döneminde yaşanan Şeyh Said kıyamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt Meselesi olarak konuşulan ve tartışılan sosyal ve siyasi olgu üzerinde bu kalkışmanın bir etkisinin olduğunu düşünüyor musunuz? Şeyh Said kıyamını başlatan sebep nedir? Kürtçülük müdür yoksa Hilâfet’in yıkılması mı?

Şeyh Said Ayaklanması’nı da “milliyetçilik” temelli bir kalkışma olarak değerlendirmek mümkün değil bence. O dönemde, Anadolu’daki birçok irili ufaklı kalkışma girişiminde olduğu gibi, bu ayaklanmada da “dinî” hissiyatın belirleyici olduğunu düşünüyorum.

3- Kürt Meselesi ve terör sorunu aynı mı yoksa farklı farklı şeyler midir? Her ikisinin çıkış noktasını değerlendirdiğinizde Kürt Meselesi ve terör sorununun kaynaklarını hangi faktörler temelinde açıklarsınız?

“Kürt Meselesi” denilen şey, benim nazarımda, esasen, “milliyetçilik” meselesiyle ilgilidir. Yani eğer bir “Kürt Meselesi” varsa aynı zamanda bir “Türk Meselesi” (veya benzeri türde başka etnik meseleler) de vardır! Dolayısıyla, burada asıl, “milliyetçilik” ve onun doğurduğu sorunlar üzerinde durmak gerekiyor. Bu, bir nevi etki-tepki meselesidir. Siz kendi kavmî özelliklerinizi ne kadar vurgularsanız, başka kavimlerin de benzer hissiyatlarını depreştiriyorsunuz. Ondan sonra da meselenin önü alınamıyor. Terör ise başka bir konudur. Milliyetçilikle bağlantısı vardır, ama onu aşan boyutları da vardır. Zulmün derecesiyle ilgili olabileceği gibi “dış güçler” denilen unsurla da irtibatlandırılabilir.  

4- Gerek Türkiye'de gerek İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde Kürt Meselesi gündeme geldiğinde, konu sürekli olarak dış güçler ve sömürgeci devletler ile ilişkilendirilir. ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri ile Kürt Meselesi arasındaki ilişki sizce nedir? Bu Batılı ülkeler neden Kürt Meselesini sürekli gündemde tutmaya çalışmaktadırlar?

Mesele bir “terör sorununa” dönüşmüşse, dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da karışanı çok olur. Bu doğaldır. Zira ulus devletlere dayalı küresel sistemde ülkelerin “çıkarları” bu tür sorunlara müdahil olmayı meşrulaştırabiliyor. Bunu, sadece PKK için değil, IRA ve ETA gibi örgütler için de düşünmek mümkündür. Bu türden örgütlerin, başka ülkelerce kendi “çıkarları” doğrultusunda kullanılmak istenmesi, şaşılacak bir husus değildir.

5- ABD’nin, PKK ve Suriye’deki PYD-YPG gibi gruplara yüksek miktarda silah desteği sağladığı deklare edildiği hâlde, Türkiye’nin ABD’yi müttefik olarak görmesi ya da bu meselenin Türk-Amerika ilişkilerine bir sorun olarak yansımamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin bu çelişkiyi çıkarlar temelinde açıklamaya çalışması sizce ilkeli bir dış politika mıdır?

Terör meselesinin Türkiye-ABD ilişkilerinde çok büyük bir krize dönüşmemesi, esasen, “güçler dengesi” ile ilgili bir husustur. Türkiye, ABD’nin stratejik müttefikidir ve bu husus yarım asrı geçkin bir zamandır böyledir. Ülke yöneticilerinin bölgesel bir mesele yüzünden bu müttefiklik ilişkisini bitirmesi, o yüzden, “zor”dur! Yani bunun için başka bazı (ağır) bedeller ödemek gerekir. Batı ittifakına bağlılığını ilan etmiş bir yönetimden böyle bir şeyi beklemek herhâlde mümkün olmasa gerekir! Bunun için başka bir şey gerekir ki o da “zihniyet” değişimidir. AK Parti’nin ilk 10 yıllık iktidarı döneminde zaten böyle bir şey yoktu. Parti, Batı ittifakı ile tam uyum içinde çalışıyordu. Sonra konjonktür değişti; Batı ile ilişkiler bozuldu. Fakat bu dönemde dahi, AK Parti’de bir zihniyet değişimi olduğu söylenemez. O yüzden, NATO’dan çıkma tartışmaları olduğunda, parti yönetimi istekli davran(a)mıyor. Çünkü bu, bedelli bir iştir! AK Parti yönetiminin de o bedeli ödeme lüksü/cesareti yok görünüyor!

6- Terör sorunu, oy kaygısı ve seçim kazanma planı üzerine yürütülen günlük politikalarla bugüne kadar çözülemedi. Buna rağmen aynı yöntem ve metotlarla çözülmeye çalışılmasını nasıl izah ediyorsunuz?

Çözüm süreci bağlamında Ankara’da bir vakıf tarafından düzenlenen “akil adamlar” toplantılarının birine ben de izleyici olarak katılmıştım. Orada hemen herkes umutlu iken, bendeniz özetle, meselenin kolay çözülemeyeceğini, zira “çözüm için asıl yapılması gerekenlerin yapılmadığını” söylemiş, gerekçe olarak da “siyasi kaygılarla hareket edilmesini” göstermiştim. Oysa mesele, temelde, ideolojik (ve sosyolojik) karakterlidir. Buralardan başlayarak ve özellikle de halkın aktif rızası ve katılımı olmadan yapılacak girişimler akim kalır. Nitekim öyle de oldu. “Siyasi” kaygılar belirleyici oldu ve 2015 Haziran seçimlerinden sonra süreç tam tersine evrildi. Bunu öngörmek zor değildir, zor olan, bunu dillendirmektir! Ama Türk siyasetinde öncelenen şeyler hep “çıkarlar” olduğu için, bu deneyim de nihayetinde sonuçsuz kaldı. Meseleye hâlihazırda “terörle mücadele” olarak bakılması, 90’lı yıllara dönüşü simgeliyor. Bu da iktidar bloğunun siyasal amaçlarıyla ilgilidir. Meselenin bu şekilde çözülemeyeceğini aslında herkes biliyor. Ama yapılması gerekenleri yapmak maliyetli! O nedenle, Türk politikacıları buna cesaret edemiyor. Edermiş gibi görünenlerin de bir süre sonra gerçek amaçları gün yüzüne çıkıyor.

7- Türkiye’deki siyasi parti, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerinin Kürt Meselesi ve terör sorununun çözümünde üstlenmesi gereken rol nedir? Neler Yapılmalı?

“Kürt Meselesi” olarak ifade edilen sorun, kanaatimce, önce, “ideolojik” açıdan çözülmeli. Yani meselenin fikrî boyutu belirleyicidir. Kimlik meselesine etnisite temelinden bakıldığında, bir çözüm olması bence imkânsız. Bu noktada olabilecek maksimum şey, Kürt coğrafyasında da bir ulus-devletin kurulmasıdır. Diyelim ki böyle bir devlet kuruldu. Mesele çözülmüş mü olacak? Hayır, daha da katmerli hâle gelecek! Çünkü ulus devletlere bir tane daha eklenmesi demek, birbiriyle telif edilemez “ulusal çıkarların” çoğalması demektir. Bu da kaçınılmaz biçimde “çatışma” ihtimalini artırır. O yüzden, (daha önceki bir yazımda da ifade ettiğim gibi), Kürtlerin bu işleri bırakması, akıllarını başlarına alması gerekiyor. Tabii Türklerin de! Yeni bir ulus devlet kurmanın kimseye yararı yoktur. Çözüm, “ortak idealler” etrafında birleşmektir. Peki, Türkler ve Kürtler arasında “ortak ideal” var mı? Tabii ki var, İslâm! Her iki kavim de büyük ölçüde “Müslüman”dır. Ama sorun, bu Müslümanlığın “geleneksel” olması, “kimlik” belirleyeni olmaktan çıkmış olmasıdır. Eğer Müslümanlık, bu iki kavmin kimliğinin belirleyeni hâline gelmiş olsa, bence bu sorun kendiliğinden çözülür! Burada devletlerin, siyasi partilerin veya sivil toplum örgütlerinin bence yapabileceği fazla bir şey yok! Çünkü bunların hikmet-i vücudu, büyük ölçüde, sorunu “etnisite” temelinde görmekle alakalı. “Kanaat önderleri” kim bilmiyorum ama eğer bunlar, bu veya başka konularda bir “fikri olan” kişiler ise bu önderlerin çözümde daha etkili olabileceği söylenebilir. Çünkü her şey fikirle başlar. Mesele önce akıllarda ve kalplerde çözülecek. Yani insanlar çözüme ikna edilmeli. Aksi hâlde, siyasal girişimler sonuçsuz kalır. Bu ise ancak, insanların kalplerini ılıştıracak, ısıtacak çabalarla mümkün olur. Kürdü, Türkü, Çerkezi, Lazı, vs. birbirine nasıl ısındırabilirsiniz? Üstelik ayrıştırıcı “milliyetçilik” akımının zararlı etkilerine hâlâ açıklar iken? Bunu ancak İslâm başarabilir. Bu kavimlerin ortak paydası İslâm’dır. Eğer Müslüman coğrafyasında yaşayan kavimler, İslâmi açıdan “bilinç” kazanabilseler, bu (ve benzeri) birçok meseleyi kolaylıkla çözerler. Benim kanaatim ve inancım bu yönde.

8- Erken seçim ya da 2023 için ittifaklar üzerinden Kürt Meselesinin gündeme taşınması çözüme katkı sunabilir mi?

Erken seçim veya 2023 yılında yapılacak seçimler temelinde meseleye çözüm aramak, baştan yanlış zaten. Bu, “siyasi” çıkarın yine belirleyici olması demek. Birbiriyle uzlaşamayan siyasi tarafların olduğu bir vasatta, siyasi çıkar gütmek, birleştirici değil ayrıştırıcı bir şeydir! Akıl var, mantık var. O nedenle, eğer mesele yine bu bağlamda ele alınırsa bir çözüm olması bence zor.

9- Kürt Meselesinin sizce HDP ve terör sorunu üzerinden konuşulması doğru mudur? HDP Müslüman Kürt halkını ne kadar temsil ediyor?

HDP, Türkiye coğrafyasında yaşayan Kürtlerin belirli bir bölümünün desteğini almış bir parti. PKK ile irtibatlı veya iltisaklı mı? Eğer “resmî” açıdan bakılırsa, değil. Zira öyle olsaydı, çoktan kapatılmış olması gerekirdi. Ama aralarında bir “ilişki” olduğunu da herkes biliyor! HDP’nin TBMM’de bulunması, aslında rejimin güttüğü bir politikanın gereğidir. Bence PKK’nın şiddet kartının mutedil bir düzeyde tutulması için HDP’nin mecliste bulunmasına göz yumuluyor. Bu bir politik tercihtir ve bütün dünyada muhalefeti absorbe etme yöntemi olarak kullanılır. Eğer şartların değişmesi sonucu bazı ülkelerde buna da tahammül edilemiyorsa, orada yönetici elitler radikalleşmiş demektir. Bunun neticesi de genellikle şiddet düzeyinin artması olur. Şiddet ise şiddeti doğurur. Bence buradan sağlıklı bir netice çıkmaz. HDP’nin Müslüman Kürt halkını temsil edip etmemesi meselesine ise başka bir açıdan bakmak lazım. Kanaatimce burada niyetlerle veya görüntülerle hareket etmek değil, resmî belgeler ve beyanlar üzerinden bir değerlendirme yapmak en sağlıklı olanıdır. Yani partinin tüzük ve programı bu konuda belirleyici olmalı. Türkiye’de partiler, Siyasi Partiler Kanunu’na göre kurulup faaliyet gösterdikleri için, parti tüzük ve programlarında “yasaklı” alanlara girmemeye çalışırlar. Bu nedenle, tüzük ve programların “gerçek” amaç ve niyetleri çok fazla yansıtmadığı da söylenebilir. Ama sonuçta, HDP’nin de diğer partiler gibi, Batılı/modern siyasi ilkeler doğrultusunda siyaset yaptığı açıktır. Başka bir ifadeyle, siyaset yaparken, HDP de (tıpkı diğer partiler gibi) “İslâmi gayeler” gütmemektedir. Tüzük ve programına bakıldığında bu görülür. O hâlde, tüzük ve programında İslâmi bir gaye gütmediğini deklare etmiş bir partinin “Müslüman Kürt halkını temsil etmesi” nasıl mümkün olacak? Bu soru, aslında AK Parti ve Saadet Partisi (veya benzeri diğer partiler) için de geçerlidir. Bunların tüzük ve programında da böyle bir şey yoktur. O hâlde “muhafazakâr” tabana hitap eden bu partilerin de “Müslüman Türk halkını temsil ettiğine” dair iddianın da benzer şekilde sorgulanması gerekir. Tabii burada “Müslüman Türk halkı” veya “Müslüman Kürt halkı” derken ne kast ediliyor, onun da izahı gerekiyor. Biliyoruz ki, Müslüman dünyasındaki halkların genelinin İslâm’a dair bilgisi azdır ve sorunludur. Başka bir deyişle, bu halklar İslâm’a “geleneksel” olarak bağlıdırlar. İslâm, onların kimliklerinin belirleyeni olmaktan çıkalı çok olmuştur. Hâl böyle iken, bu halkların siyasal alanda temsilcilerinin bir “İslâm davası” gütmesi de zaten muhal olmaktadır. Sizin önce bir İslâmi talebiniz olacak ki, siyasetçi de ona göre siyaset yapsın! Siz İslâm istemiyorsunuz, bu konuda bir bilinciniz yok! Sonra kalkıp siyasetçiden İslâmi politikalar gütmesini bekliyorsunuz! Bu, olabilecek bir şey değildir. O nedenle, Müslüman dünyasının genelinde öncelikle halkların İslâmi açıdan bilinçlendirilmesi gerekir. Bu gerçekleşmeden, siyaset alanında “İslâmi” gayeler güdülmesi mümkün olmaz. Bu da, “Müslüman Toplumun” kurulmasının, “Müslümanca siyasetten” daha öncelikli/önemli olduğu anlamına gelir. O nedenle, bendeniz, hâlihazırdaki siyasi partilerin (buna HDP, AK Parti ve Saadet Partisi’nin yanı sıra, diğer partileri de katıyorum) “geleneksel” olarak “Müslüman” olan halkların “bazı” siyasi taleplerini karşıladıklarını, ama “İslâmi siyasetin gereklerini karşılamadıklarını düşünüyorum. Bence önemli olan İslâmi siyasetin gerekleri olduğu için, diğerini karşılayıp karşılamadıkları beni çok fazla ilgilendirmiyor.

10- Kürt Meselesi ve terör sorununun çözümünde, bugüne kadar konuşulan ve uygulanan güvenlikçi yaklaşım, ulusçu ve kimlikçi yaklaşım, liberal ve demokratik yaklaşımları değerlendirdiğinizde sorun ile bu yaklaşımlar arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Soruna İslâmi bir çözümün katkısını nasıl görüyorsunuz? Bu sorunun İslâmi çözümü nedir?

Kanaatimce, çözüm İslâm’dadır. Son asırda ortaya çıkan “milliyetçi”, “liberal”, “demokratik”, “sosyalist” ve diğer önerilerin işe yaramadığı, zaten, tecrübe edilerek görülmüştür. Müslüman dünyasında hâlâ bu akımlardan medet umanlar varsa, bunun nedeni, Müslümanların kusurlarıdır. Müslümanlar, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye coğrafyasında da sahici manada bir İslâmi siyaset takip edememektedirler. Bu, öncelikle, onların “ideolojik” zaaflarından kaynaklanmaktadır. Bu noktadaki zaaflar halledilmeden, siyaset alanında başarılı olmak mümkün değildir. O nedenle, sorunun çözümünde, Müslümanların “İslami bilince” sahip olmaları hayati önem taşıyor. Bu ise zaman alacak bir iştir. Bilincin kitleleşmesi kolay olmaz. Öncelikle, düşünsel açıdan güçlü olunmalı. Sonra bu bilinç, organizasyon gücüne dönüşecektir. Bu da yetmez; ardından “siyasal mücadele” gerekir. Mücadelenin sonucu başarı da başarısızlık da olabilir. Fakat toplumsal tabana dayalı siyasi mücadeleler, şartları karşıladıklarında, genel olarak başarılı olmuşlardır. Bunu [اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ] “Bir kavim kendi nefsinde olanı değişmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez.” [Rad Suresi 11] ayetiyle de izah edebiliriz. Biz kendimizi değiştirirsek, Allah bizim hâlimizi de değiştirir. Niye değiştirmesin ki?! Allah hayrı isteyene hayrı verir. Kural budur. O yüzden, bendeniz, “Kürt Meselesi” olarak tabir edilen sorunun çözümünün, esas itibarıyla, İslâmi açıdan bilinçlenmekle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu noktada ne kadar gelişme olursa, çözüme de o kadar yaklaşırız. Genel bir değerlendirme yapıldığında, her geçen gün, bu açıdan “yavaş fakat olumlu” gelişmeler olduğunu görüyoruz. Müslüman halklar, örneğin bir asır öncesi kadar “cahil” ve “yoksul” değiller! Hâlihazırdaki değişim, “kitlesel dönüşüm” için henüz yeterli değil ama trend devam ederse, inşallah o da olacaktır. Önemli olan, trendin devamıdır. Bunu sağlamanın yolu ise, “düşünsel/ideolojik” alanı beslemektir. Fikren ne kadar güçlenirsek, siyaseten de o kadar güçleniriz. Benim çözüme dair genel önerim özetle bu.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz