SİSTEMLER ARASI FARKLAR VE TEOKRASİ

Dr. İyad Kunaybi

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

Allah’ın adıyla. Allah’a hamd olsun. Salat ve selam Allah Rasûlü’nün üzerine olsun.

Evvela, bu konferansa katılan kardeşlerimi selamlıyor, Allahu Teala’dan bereketlendirmesini ve hepimizi kendisine itaatte birleştirmesini diliyorum.

Konuşmamı bazı kısımlara ayırmak istiyorum:

Öncelikle, demokratik sistemler ile İslâm nizamı arasındaki temel farkları anlatacağım.

Acaba Hilâfet, “ilahi bir hak ile yönetim” yani teokrasi midir?

Sonra İslâmî Hilâfet’in kurulmasını gerektiren hususlar nelerdir?

-Kardeşlerim, bir sistem ile diğer bir sistem arasındaki ayrım çizgisi, yönetim mekanizmaları ve o sistemin gerçekleştirmeye çalıştığı değerlerin doğduğu esastır.

-Demokratik sistemler, ister parlamenter, ister başkanlık modeli olsun, siyasal laiklik biçimleridir.

-Laiklik ise özetle dinin, meşruiyetin kaynağı ve doğruluk ölçüsü veren bir mizan olmaktan uzaklaştırılmasıdır.

-O nedenle demokratik bir sistemde meşruiyetin kaynağı, çoğunluğun iradesi diye ifade edilen millet iradesidir. Buna göre egemenlik çoğunluğa aittir.

-Demokrasi İslâm’a aykırı olmanın yanı sıra kendisiyle de felsefi olarak çelişmektedir. Çünkü mekanizmaları nasıl olursa olsun, doğurduğu sonuç, halktan kimilerinin diğerleri üzerine heva bakımından musallat olmasıdır.

-İslâm’ın siyasi nizamında ise yüksek değerler vardır: Çoğunluğun görüşüne uyup uymadığına bakılmaksızın, adalet ve hakkın egemenliği gibi.

-Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:

Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.[1]

-İslâm nizamında, hem yönetici, hem de halk hakka tâbi olur. Hakka aykırı olan ise hevâdır ve çoğunluk istese bile hevâya uyulması caiz değildir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır.[2] Burada yöneticiyi, kendi hevâsına karşı uyarmıştır.

-Allahu Teala, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ise şöyle buyuruyor:

Artık, Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma.[3] Burada da insanların hevâsına karşı uyarmıştır.

Hak ve adalet ise ancak şeriat ile bilinebilir. Allah Teala yöneticiye hitaben şöyle buyuruyor:

Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.[4]

İnsanlara hitaben ise şöyle buyuruyor:

Yoksa hâlâ cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır?[5] Dolayısıyla Allah’ın hükümlerinin ikâmesi, bağlı olduklarını söyledikleri dine olan kesin imanlarının bir alametidir.

Böylelikle İslâmî siyasi nizam, Allah’ın insanı yaratma gayesi olan kulluğun manasını gerçekleştirirken insanlar için de dünya hayatında hak ve adaleti gerçekleştirir.

İslâm nizamı ile beşeri sistemler arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, asla dilediğimiz şekilde tercih yapabileceğimiz masadaki seçenekler gibi davranmamalıyız. Zira İslâm nizamının en büyük sabitesi, egemenliğin şeriata ait olmasıdır ki bu, isteğe bağlı değildir. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا

Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.[6] Allah Subhânehu ve Teala yaratandır, emretmek ve nehyetmek O’na aittir.

Dikkat edin! Yaratmak ve emretmek O’na mahsustur.[7] Yine şöyle buyurmuştur:

İnsan başıboş bırakıldığını mı zannediyor?[8] Yani emirler ve yasaklar yok mu sanıyor?

Bununla birlikte İslâmî siyasi nizamda Halife, ilahi hak denilen teokrasi ile yönetmez.

Birincisi: İslâm’da otorite Müslümanlara, egemenlik ise Şeriata aittir. Evet, ancak otorite Müslümanlara aittir ve rızaları ve bey’atlarını vererek yönetilmeleri onların haklarından biridir. Zira böyle bir bey’at olmadan yönetici meşru hâle gelmez.

İkincisi: Yöneticinin dokunulmazlığı yoktur. Zira Şeriat ile yönetmek, yönetici ile halk arasında, her iki tarafı bağlayıcı bir akit mesabesindedir. Şeriat ise yöneticinin muhasebe edilmesi ve davranışlarının denetlenmesini şer’î bir vecibe kılmıştır. Yönetici, uğrunda tayin edildiği meseleyi ihlal ederse, velâyet akdi feshedilir ve meşruiyeti düşer.

O halde İslâmî siyasi nizam ile Cahiliye rejimleri arasındaki ayrım çizgisi, yöneticinin kişiliği veya seçim mekanizması değil, sistemin yücelttiği ve koruduğu kıymettir. Nitekim Râşid Halifeler birbirinden farklı yöntemlerle seçildikleri hâlde, hepsi de adaleti, hakkı ve şeriatın egemenliğini korumaya bağlı kalmıştır.

Üçüncüsü kardeşlerim, sorduğum soruya cevap olarak, Hilâfet’in kurulmasını gerektiren hususlar nelerdir? Derim ki: Her sistemde otorite kendi değerlerini korumak ister. Her sistemde, potansiyel bir otorite ve bir de değişken otorite vardır. Potansiyel olan değişken olandan daha önemli ve daha kalıcıdır. Değişken otorite, devlet başkanıdır, başbakandır veya halifedir, bunlar gelip geçicidir. Oysa potansiyel otorite, yani sistem İslâmî olsun ya da olmasın, yöneticinin dayandığı, otoritesini ve nüfuzunu dayandırdığı kişileri temsil eder. Bu kişiler iyi de olabilir, kötü de.

İslâmî Râşidî Hilâfet’te, otorite Ümmete ait olduğu için, bu potansiyel otorite, fıkhî olarak “Ehl-i Hal ve’l Akd” adı verilen kişilere odaklanır. Bunlar, tecrübe ve şartlar sonucu ortaya çıkmış, doğal olarak liderliğe ehil olan ve böylece toplum içerisinde ağırlık ve güç merkezleri haline gelmiş kimselerdir. Meseleleri düzeltme ve çözme kudretleri vardır. Çünkü onların görüşü, öyle ya da böyle, insanların rıza ve tercihlerini ifade eder.

Bunun için İslâm’da yöneticiye bey’atın Ehl-i Hal ve’l Akd tarafından yapılması, Müslümanların rızasına işaret eder. Böyle bir bey’at olmadıkça yönetici meşru sayılmaz. Ne o beldede İslâm hükümlerini uygulaması mümkün olabilir, ne de yöneticiliğini meşrulaştıracak şekilde Müslümanların bütünlüğünü gerçekleştirebilir. Burada yöneticinin salih bir insan olup olmadığına bakılmaz.

Günümüzde ise otorite ümmetten çalındığı için, Müslümanların toprakları üzerindeki potansiyel otorite, orduların, polis ve istihbarat teşkilatlarının, yargının, medyanın ve devlet kurumlarıyla bağlantılı iş adamlarının ellerine geçmiştir. Bunlara derin devlet denilmektedir ve genellikle dış güçlere bağlıdırlar ve onların çıkarlarını koruyup onların, Müslümanların beldelerine dayattıkları fâsit değerlerini korurlar. Müslüman toplumların doğal olarak çıkardığı kimselerden değildirler. Bilakis Müslümanların hak ve adalet ile yönetilme haklarını gasp eden zorba cellatlardır bunlar.

Bu girişle birlikte kardeşlerim, anlıyoruz ki Hilâfet, Müslümanların bugünkü vakıasında, iktidar kurumunun “İslâmlaşması” girişimiyle gerçekleşmeyecektir. Bu vakıanın tamamen ortadan kaldırılması ve ardından İslâm’ın değerleri üzerine kurulu yeni bir nizam inşa edilmesinden başka yol yoktur. Çünkü mevcut kurulu devletler, İslâm ile asla bağdaşmamaktadır. Bu devletlerdeki güç merkezleri, dışarıya bağlı kurumlardır ve dış güçlerin İslâm dünyasına yönelik işgallerinin farklı bir biçimini temsil etmektedir. Üstelik serbest ve doğal bir şekilde toplumların çıkardığı Ehl-i Hal ve’l Akd’e de sahip değildir.

Çağrıda bulunduğumuz Hilâfet, kurulu sistemler altında insanların oy sandıklarına gidip seçebilecekleri bir şey değildir. Mevcut güç merkezlerinden, Müslümanların istemeleri halinde vereceklerini beklediğimiz bir şey de değildir. Bilakis ilk adım, İslâm düşmanları ve uzantılarının saldırıları, Müslümanların beldelerine yönelik düşmanlıkları ve kendi topraklarında Müslümanların otoritelerine yönelik gasplarından kurtulmakla başlar. Ardından dayatılan bâtıl değerler yerine, İslâm’ın hak, adalet ve şeriatın egemenliği gibi değerleri yayılır. Tâ ki gasp edilmiş otorite geri alınıncaya, bu değerleri benimsemiş toplum hareketi esnasında doğal olarak, bu değerleri muhafaza edecek bir yöneticiye bey’at verecek salih bir Ehl-i Hal ve Akd çıkarıncaya kadar.

İslâm’ı ve Müslümanları dert edinen herkesin kabul etmesi gereken takdir budur. O zaman Müslümanlar, ortak hedefi gerçekleştirmek için odaklandıkları öncelikler farklı olsa da, harcadıkları çabalar hakka muhalif değil, hakkı tamamlayıcı olacaktır. Nitekim kimileri, bâtıldan ve bâtıl değerlerden uzak duran siyasi faaliyetlere odaklanırken, kimileri kâfirlerin düşmanlığına karşı cihad istikametinde hareket ederek ümmetin kurtuluşuna katkıda bulunmaya çalışır. Kimileri de insanların hak ve şeriatın egemenliği gibi değerleri benimsemelerine yönelik kapsamlı davet çalışmaları yürütür.

Ancak aralarındaki farklılıklara rağmen, demokrasi ve laikliğe bağlanarak parlamento yahut başkanlık seçimlerine katılmaktan beri durarak bâtıldan uzak duruşta müttefik olmaları ve bâtıl dairesinde hareket etmekten sakınmaları gerekir. Bunun yararları konusundaki propagandalara rağmen, İslâm düşmanı yıkıcı bâtıl değerlere meşruiyet vermenin, Müslümanların gözünde bunları süslü göstermenin, bunlara katılmaya davet etmenin, şeriatın egemenliği gibi İslâm’ın yüce değerlerini insanların gönlünde zayıflatmanın ve bunları pazarlığa konu etmenin günahı asla yararına denk olmaz.

Amerikan RAND merkezi gibi stratejik planlama merkezlerinin çalışmaları, demokratik siyasi sürece dahil ederek, İslâmî cemaatlerin kimliğini bozmaya odaklandıklarını göstermektedir. Nitekim 2008 tarihli, “Terörist Gruplarla Nasıl Başa Çıkılır?” başlıklı çalışmada, “aşırı” denilen yani demokrasi oyununun kuralları dışında kalmak isteyen grupları zayıflatmak için “ılımlı” denilen grupların kullanılması teşvik edilmektedir. Dolayısıyla Müslümanın bâtıl sisteme katılması, kimliğini yok edecek ve onu kardeşlerine vuran bir araç haline getirecektir.

İkincisi, kardeşlerim: Bazılarımız her şeyi yönetimi ele geçirmekle ilişkilendiriyor ve tüm sorunlarımızın tek çözümü haline getiriyor. Bu bakışın birtakım olumsuz yanları vardır:

1-Evvela bu, gerçekçi değil teoriktir. Sözünü ettiğimiz tüm bu faktörlerin kaçınılmaz olduğu uzun bir yolun nihai bir sonucu olarak Hilâfet’in nasıl geldiğini gördük. Takvalı bir Müslüman, İslâm’ın değerlerini benimsememiş güç merkezleri ve Ehl-i Hal ve Akd’e sahip bir toplumda iktidar koltuğuna ulaşsa bile, iktidarının istikrarlı olması beklenmeyeceği gibi öyle bir Hilâfet’in Müslümanların beldelerini birleştirmesi de düşünülemez.

2-Yine böyle bir bakış, kimi zaman Allah Azze ve Celle’nin sevdiği amelleri küçümsememize yol açmaktadır. Çünkü bunların yönetime doğrudan ulaştırmadığını düşünüyoruz. Bu da İslâmî davetimizi nihayetinde, önce bir hedef koyan, sonra amellere tahakküm eden ve bu hedefini gerçekleştirmesine göre yararlı ve yararsız diye sınıflandıran realist davetlere benzer hâle getirerek bozar.

Unutmamalıyız ki yüksek hedefimiz, en geniş anlamıyla Allahu Teala’ya kulluktur ve Hilâfet’in kurulması istikamet üzere olanlar için Allahu Teala’nın bir teminatıdır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا

Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti.

Şer’i mükellefiyet, iman etmek ve en geniş anlamda salih ameller işlemektir. O zaman istihlaf ve temkin garantidir.

Her salih amel bâtıldan farklıdır. Müslüman, günümüzde kâfirlerin saldırılarına karşı akidemizi, fikirlerimizi, ahlakımızı, topraklarımızı ve ırzlarımızı savunma yükümlülüğüne öncelik vermeli, insanların dinlerinin değerlerine sarılmalarını sağlamalıdır ki bu, ayetin kapsamındadır ve önceliklerde ihtilaf etsek de bunu yararsız bir amel olarak nitelememiz gerekmez.

Dördüncüsü ve sonuncusu, kardeşlerim: IŞİD örgütünün ilan ettiği Hilâfet sahih sayılır mı?

Sanırım, açıkladığımız hususlarda cevap gayet açık. Daha önce “Ümmet bir adam etrafında toplanmaz, Halifenin ilanı kaçınılmaz - Bir tez tartışması” başlıklı bir konuşma yayınlamıştım. Bu ilanın sahih olmadığını ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Şu anda görevimiz, bu saldırıyı Müslümanlardan savmak, Müslümanlardan çalınan otoriteyi iade etmek ve sözlerini birleştirmektir. Bu ise hiçbir hakikati olmayan bir iddiayla olmaz, dünya Müslümanlarından kendisine halife olarak bey’at etmelerini istemekle, doğuda Çeçenistan’dan, batıda Fas’a kadar mücahit gruplara dayatma yaparak olmaz, hele ki birkaç kilometre ötedeki Halep cezaevindeki Müslüman kadınları kurtarmaktan bile aciz iken! Böyle bir iddia, kimilerince sanıldığı gibi, hak üzere toplanmak değildir. Bilakis vehim bir iddia üzere toplamak maksadıyla, düşmana karşı savunma istikametinden saptırarak hak üzere olan Müslüman cemaatlerin safını parçalamaktır.

Allahu Teala’dan Müslümanları bir an önce kurtarmasını ve bizi kendisine itaat yolunda birleştirmesini dileriz.

Bir emanet olarak söylemek isterim ki bu konuşmamı hazırlarken, Ahmed Semir kardeşin “Hürlerin Muhârebesi” başlıklı kitabından ve bazı kardeşlerin nasihatlerinden oldukça istifade ettim. Allah hepsini hayırla mükâfatlandırsın.

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.



[1] Hadid Suresi 25

[2] Sad Suresi 26

[3] Maide Suresi 48

[4] Casiye Suresi 18

[5] Maide Suresi 50

[6] Nisa Suresi 65

[7] Â’raf Suresi 54

[8] Kıyamet Suresi 36


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz