DEVRİMLERİ SAHİPLENEN “İŞGALCİLER” KİMLER?

Mahmut Kar


İslâm toprakları 20. Asrın tamamından 21. Yüzyılın başlarına yani günümüze kadar Batılı sömürgeci güçlerin fiilî işgaline maruz kalmıştır. Osmanlı Hilafet Devleti’nin askerî ve siyasî zafiyetleri ile başlayan 19. Yüzyıl, Batı aydınlanmacılığının Müslümanlara fikrî anlamda sirayet ettiği, siyasî, iktisadî ve toplumsal hayatta Batı’dan alınmaya başlayan kanun ve düzenlemelerin Müslümanların hayatında yer etmeye başladığı dönemdir. Müslümanlar bu dönemde, dünya siyasetindeki etkisini kaybetmeye başlamış olan Osmanlı Hilafet Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na sokularak Batılı devletler tarafından sınırlar çizilip bölünerek o toprakların paylaşılmasına şahit olmuşlardır. Kara gün olarak hatırladığımız 3 Mart 1924’de Hilafet’in kaldırılması ile sadece İslâm Ümmeti’nin değil bütün bir insanlığın koruyucu kalkanı kırılmış ve tüm insanlık artık korumasız kalmıştır. O günden beri İslâmî beldeler kâfir sömürgeci devletlerin yağmaladıkları, servetlerini çaldıkları ve halklarına en iğrenç tecavüzleri reva gördükleri topraklar olmuştur. İslâm Ümmeti bu ilk büyük sarsıntıyı atlatamadan İslâmî beldelerin kalbi durumundaki kutsal İsrâ topraklarında kurulan işgalci Yahudi varlığı Ümmet’te artçı sarsıntı meydana getirerek ikinci şoku yaşatmıştır. Kâfir devletler sömürdükleri topraklardan fiilî olarak çekilirken dahi varlıklarını temsil için kukla yöneticileri, dikta zalimleri görevlendirmişlerdir. Görevlerine sadakatle bağlı olan bu yöneticiler kendilerinden sonra da haleflerini yerlerine yerleştirerek zillet içerisinde dünyayı terk etmişlerdir.

Artık 2000’li yıllara gelindiğinde komada olan İslâmî Ümmet’in, son on yılda yaşadığı Afganistan ve Irak’ın işgali ile uyarıcılara tepki verdiği görülmüştür. Ve yine Yahudi varlığı tarafından adeta açık hapishaneye çevrilen Filistin halkının yaşadıkları ve tüm bunlara sessiz kalan İslâm beldelerinin hain yöneticilerinin ‘üç maymunu’ oynaması İslâmî beldelerdeki Müslüman toplulukları harekete geçirmiştir. 87 yıl geçmişti, Hilafet’in kaldırılmasından bugüne... İslâm Ümmeti artık ses veriyordu. Sadece başlarındaki dikta yöneticileri devirmek değildi onların derdi... O artık dikta yöneticilerin arkasındaki güçleri de istemiyordu topraklarında... Muhammed Bu-Azizî’nin kendisini yakmaya iten hissî duyguları asla aş ve iş derdi değildi elbette. Ve Bu-Azizî’nin kıyamını devam ettiren yüzbinlerce Müslüman’ın meydanları doldurması arızî organize şeklinde gelişmemişti. Her şey doğal şekli ile başlamış ve doğal şekli ile yürüyecekti ki bu doğallık, Batı’yı ve onun piyonlarını harekete geçirdi.

Küresel güçler artık İslâm Ümmeti üzerinde fiilî işgal, tecavüz, yağmalama ve talan etme üsluplarını denemeyi düşünmüyorlardı. Artık Müslümanların beldelerindeki dikta rejimlerin ve yöneticilerin kendilerinin bekalarını uzun süre koruyamayacağını da görmüşlerdi. ABD liderliğindeki kâfir Batı, adeta İslâm beldeleri için küflenmiş bir kumaştan yeni bir elbiseyi önceden kesmiş, biçmiş ve hatta bir model üzerinde, Onu renkli ışıklar altında podyumlarda sergileyerek göz kamaştırırcasına devrimlerin asıl sahiplerine sunuyordu. Bu elbisenin markası ise Demokrasi idi...

Evet! Muhammed Bu-Azizi’nin başlattığı Müslümanların direnişi ile devam eden devrimler, asıl sahiplerinin elinden alınmış ve işgal edilmişti.

Kıymetli okuyucular, bir önceki sayıda kısaca değindiğimiz Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin arka planını bu sayıda “Devrimlerin Ardından Onu Sahiplenen ‘İşgalciler’ Kimler?” başlığı altında daha yoğun bir şekilde irdelemeye ve işlemeye çalışacağız.

Yaklaşık iki ay önce başlayan ve halen devam eden bu bölgedeki hareketliliği bir önceki sayıda değerlendirirken uzmanların bu hareketliliği nasıl okuduğuna yüzeysel olarak değinmiştik ve şöyle demiştik: 

“Sıcak gelişmeler İslâm coğrafyasını adeta kaynatırken, “bu kaynayan bölgedeki hareketliliğin arkasında neler, kimler var?” sorusu dış politika uzmanlarının cevabını aradığı önemli bir soru oldu. Bazıları bu hareketliliğin uluslararası bir yönlendirme ile başlayıp geliştiğini söylediler. Ve bu değişimin bölge için ABD ve Batı tarafından istenen bir değişim olduğunu dillendirdiler. Bazıları bu hareketliliğin kendiliğinden doğal olarak ortaya çıktığını ve bölge halkının artık özgürlük ve demokrasi istediğini analizlerinde dile getirdiler. Bazıları ise diktatör liderlerin ve yakın çevrelerinin zenginlik ve lüks içerisinde hayat sürmelerinin aksine halkların açlık sınırı altında yaşamasını bu devrimlere esasî sebep olarak gördüler.” (KöklüDeğişim, 78. Sayı)

Tüm dünyanın bakışının çevrildiği Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki bu yeni gelişmede ABD ve Batı’nın tavrı ne olacaktı? Bütün uluslararası uzman kalemşor ve yorumcular bu sorunun cevabını bekliyorlardı. ABD Başkanı ve Batılı devlet başkanları bu gelişmelere nasıl tepki vereceklerdi? Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir ve diğerleri adeta birer ABD eyaleti gibi görülüyordu, köşelerinde mürekkep tüketen yazarlarca... Ayaklanmaların başladığı bölgelere model olarak gösterilen Türkiye Başbakanı Erdoğan, ABD Başkanı Obama ile telefon görüşmesi yapmadan herhangi bir açıklama yapmıyordu, maalesef. Acı olan üç şey göze çarpıyordu bu süreçte. 

  1. Devrimlerin doğallığını etkilemeye ve kontrollü bir geçişle (Demokrasiye geçiş) tehlikeyi bertaraf etmeye çalışan ABD ve Batılı kâfir güçlerin ortaklığına soyunan Türkiye yöneticileri, yeni bir ihanete imza atarak kirli sicillerini kabartmışlardır.

  2. Bu süreci takip eden medya kuruluşlarındaki İslâmî entelektüel yazarlar ve sivil toplum kuruluşları, devrimlerin gerçekleştiği beldelerdeki İslâmî kitleleri ve halkı demokrasi ve özgürlüklere çağırarak Batı’nın şerir planlarına maalesef bilerek ya da bilmeyerek ortak olmuşlardır. Yine medya kadar kitle iletişim araçları da bu devrimlerin saptırılması noktasında önemli işlev görmüştür.

  3. Hem Türkiye hem de Devrimlerin gerçekleştiği beldelerdeki İslâmî cemaat ve liderlerinin çoğunluğunun da bu seyirde (Demokrasi ve özgürlükler talebi) hareket etmesi, kahredici bir üzüntüyü Müslümanlara yaşatmıştır.

Birincisi: Türkiye’nin bölgeye model olma misyonunu incelediğimizde meseleye birkaç açıdan bakmamız gerektiğini görürüz. Öncelikle Türkiye’nin de bir İslâmî belde olması, Batılı düşünce ve hayat tarzının Ortadoğu ve Afrika’ya göre toplumda daha yerleşmiş olması önem arz ediyordu. Lakin Türkiye’nin sahip olduğu bu konum model olabilmesi için yetmiyordu. Ortadoğu, Afrika ve Orta Asya’daki ülkelere model olabilmesi için iktidarın Müslümanların elinde olması gerekiyordu. Yani Demokrasinin, İslâm ile sentez edilerek İslâmî kitlelere ve Müslüman halklara sevdirilmesi gerekiyordu. Tam da burada, “Türkiye’de İslâmî söylemlere sahip siyasîler iktidara nasıl taşındı, Müslümanlar Türkiye’deki gayri İslâmî sisteme nasıl entegre edildiler?” sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun cevabının ayrı bir başlıkta uzun bir araştırma yazısını gerektirdiğini söylemekle beraber kısaca süreci özetlemekte fayda görüyoruz.

Hilafet’in kaldırılması ile başlayan İslâm düşmanlığı Türkiye’de 1950’li yıllara kadar devam etmiştir. Tek partili sistemden çok partili sisteme geçişle başlayan Türkiye’deki dış güçlerin aktörleri 1970’li yıllara kadar Türkiye’yi açlığa mahkûm etmişlerdir. Ortadoğu’da 1960’lı yıllarda başlayan siyasal İslâmî talepler, Türkiye’de de kendini göstermeye başlamış ve Müslümanlar uyanmaya ve ideolojik İslâmî düşüncelerini dillendirmeye başlamışlardır.

İşte bu dönemde parlamenter sistemde Müslümanları temsil için partilerin kurulduğunu ve İslâmî söylemlerle Müslümanların düzenin içerisine çekilmeye başladığını görürüz.

1990’lı yıllara kadar ne devlet yönetiminde ne de yerel yönetimlerde söz sahibi olamayan Müslümanlar, 90’lı yıllardan sonra önce yerel yönetimlerde sonra devlet yönetiminde yer edinmeye başlamışlardır. Bu dönemde “radikal” İslâmî söylemlere sahip olan Müslümanların sürece nasıl dâhil edildiklerini, Yazar Cihan Tuğal “Pasif Devrim - İslâmî Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” adlı kitabında şöyle anlatıyor:

“Ekonomik ve siyasî yaşamdaki değişimler, İslâmcıların odağının paraya ve kariyere kaymasını getirdi. 28 Şubat’tan sonra bu daha da hızlandı, zira düzene muhalefette ısrarcı olanlara dönüldü ve “bakın, siyasî ve ekonomik nimetlerden faydalanmazsanız hayallerinizi gerçekleştirmeniz imkânsız, o halde sofraya buyurun” demek mümkün oldu. Diyeceğim, o sofra kurulmamış olsaydı, 28 Şubat insanları radikalleştirebilirdi de.” (Cihan Tuğal, Pasif Devrim İslâmî Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları)

Evet, Türkiye’de Müslümanlar ne yiyeceklerini tam bilemedikleri düzenin sofrasına davet edildiler. Ve o sofraya bugün Ortadoğu ve diğer İslâmî beldelerin halkları ve İslâmî kitleler de davet ediliyor maalesef...

BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gereği demokrasinin öncelikli olarak yerleşmesinin gerekli olduğu beldelerden Tunus ve Mısır’da bu sofra vakitsiz kurulmuş olsa da, sofraya davet ediciler tellalları ile genel bir kamuoyu oluşturmuşlardı. Aslında izzet ve şerefe hasret kalmış Müslümanlar, kendilerini belki yıllar sürecek zillete mahkûm edecek demokrasi zehrini içerek sofradan ayrılmış oldular.

Ancak unutulmamalıdır ki, Müslümanlarda mevcut bulunan İslâmî Akide, onların bu hastalığını kısa sürede tedavi edecek panzehir özelliğini taşımaktadır. 

İkincisi: Medyanın bu süreçteki rolünü görmüş bulunuyoruz. Özellikle takip edebildiğimiz yerli medya kuruluşları ve uzmanlar, Ortadoğu halklarının bu başkaldırısını değerlendirirken Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasî atmosferden kendilerini bir türlü koparamamışlardır. Dolayısıyla yaptıkları analizler, İktidar’ın ülke içi ve uluslararası üstlendiği rol ekseninde oluşmuş, realiteden uzak kanaatler taşımakta idi. Bu ayaklanmanın kendiliğinden doğal olarak ortaya çıktığını söyleyenler, halkın özgürlük ve demokrasi istediğini dillendirerek gerçeklikten uzaklaşıyorlardı. Halkı Müslüman olan toplumlar doğal bir ayaklanma başlatırken, nasıl oluyor da demokrasi ve özgürlükler düşüncesiyle ilgili ideolojik fikrî bir zemin oluşmadan, ayaklanmalarını bu düşüncelere bina edebiliyorlardı? Ayrıca halkın doğal başlayan bu devrimini demokrasi ve özgürlük düşüncesi ile manipüle ederek kontrol altına almaya çalışan ABD ve müttefiki Türkiye’nin arka plandaki şerir rolünü görmezden gelmek, gerçeklikten uzak bir değerlendirmedir. Medyada ise bu anlamda resmi doğru okuyup şartlardan ve oluşturulan kamuoyundan soyutlanarak doğru analizler yapan nadir kalemler olsa da bunların sayısının çok az olduğunu söyleyebiliriz. 

Dolayısıyla medyanın ve özellikle kendini liberal demokrat ve muhafazakâr demokrat olarak tanıtan yazarların bu süreçte üstlenmiş oldukları rol, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bölgede üstlenmiş olduğu rolden farksız değildi. Onlar da bu devrimlerin çalınmasına ve işgal edilmesine ortak olan tarafta yer alarak sicillerine kapkara bir leke sürmüşlerdir.

Üçüncüsü: Müslümanları derinden yaralayan ve üzen acı ise devrimlerin gerçekleştiği beldelerdeki (Tunus ve Mısır) İslâmî cemaat ve liderlerin çoğunluğunun da bu seyirde (Demokrasi ve özgürlükler talebi) hareket etmesi oldu.

Elbette Batı, Ortadoğu’daki bu ayaklanmalar başlar başlamaz ayaklanmaların seyrini belirleyecek ve ayaklanmayı İslâmî ideolojik bir inkılaba hemen dönüştürecek siyasî atmosferin her an oluşabileceğini biliyordu. Dolayısıyla bu ayaklanmalarda İslâmî bir yönün olmadığını var gücü ile kamuoyuna duyurmaya çalıştı. Ancak bu ayaklanmaların liderliğini ABD ve Batı’nın istediği seyirde yapacak kişilerin veya kitlelerin işe el atması da gerekiyordu.

ABD, bu süreci model ülke olan Türkiye ve Erdoğan ile yürütmeye çalışsa, Erdoğan’ı Ortadoğu’da popüler yapsa da Erdoğan, Türkiye’nin Başbakanı’ydı. Dolayısı ile Tunus ve Mısır’dan Türkiye’yi ve Erdoğan’ı (Demokrasiyi) örnek alan o ülkenin içinden liderler ve kitleler bu işi yürütmeliydiler. Tunus için yıllarca Bin Ali rejimi tarafından sürgünde tutulan Raşid Gannuşi seçilmişti. Ve Raşid Gannuşi, Tunus’a gelir gelmez yerel ve ulusal basına verdiği demeçlerde Türkiye’yi model aldıklarını ve Demokratik bir yönetimin Tunus’a yerleştirilmesi gerektiğini beyan ediyordu. Burada Raşid Gannuşi’nin, Demokrasi ile İslâm’ın bir arada olabileceğini savunduğu tezlerinden Müslümanları hayrete düşürecek bazı detayları sizlerle paylaşmak istiyoruz:

“Dünyadaki Müslümanların üçte biri, yaşadıkları ülkelerde azınlık durumundadır. Yani onların yakın gelecekte ülkelerini İslâmî bir şekilde yönetmek gibi bir umutları yok. Bu Müslüman azınlıkların çoğu, etnik temizlik ve diğer baskılar yüzünden yok olma ya da sürgün gibi tehditlerle kaşı karşıyadırlar. Bu türden azınlıklar için en iyi seçenek, seküler demokratik gruplarla işbirliğine girmektir. Onlar o zaman, insan haklarına saygı duyacak, güvenliği, ifade ve inanç özgürlüğünü sağlayacak -ki bunlar İslâm’ın tamamlamaya geldiği en önemli insanî gereksinimlerdir- seküler demokratik bir yönetimin kurulması için çalışabilirler.”

“Müslüman çoğunluğa sahip olan ülkelerde yaşayan pek çok İslâmî cemaat ve hareket var, ama İslâm’a düşman diktatörlükler ya da Müslüman olduğunu iddia eden diktatörlükler tarafından yönetiliyorlar. Bu türden İslâmî hareketler, rejimi düzeltemezler ya da tek başına onu değiştiremezler. Şeriat, bu İslâmî hareketler ve seküler gruplar -ki onlar da diktatörlükleri devirip insanlara saygı duyacak ve onların özgürlüklerini garanti edecek olan seküler demokrasiler kurmak için çabalamaktadırlar- arasındaki işbirliğine karşı mıdır? Kesinlikle hayır.”

“Yabancı güçler tarafından sömürgeleştirilmiş ülkelerde var olan İslâmî grupların, sömürge otoritesi altında yaşamaktansa, içinde daha iyi şartlar altında yaşayacakları ve kendilerine alternatif olacak bir ülkenin ortak düşmanına karşı mücadele etmemesi ve seküler gruplarla birleşik cephe” oluşturmaması için bir sebep yoktur. Kesinlikle, onları böyle bir şey yapmaktan engelleyecek hiçbir şey yoktur.”

Sonuç:

Eğer Allah’ın emirlerini yerine getirmek için İslâmî bir yönetim kurmak, her İslâmî grubun uzun ya da kısa vadede hedefiyse; şeriat, böyle bir hedefin kolaylıkla başarılmayacağı ihtimalini ve bu yüzden bir alternatifin sağlanması gerektiğini göz önünde bulundurur. İstisnaî şartlar altında İslâmî gruplar, gücün çoğunluk olan grup/parti tarafından elde tutulduğu çoğulcu bir hükümet sistemi kurmak için İslâmî olmayan gruplarla işbirliği içine girebilir. Böyle bir ittifak aynı zamanda saldırıyı caydırmak ve diktatörlükten kurtulma hedefi için de olabilir. Bu gibi durumlarda, ittifak hiçbir şekilde, İslâm’ın aleyhine şartları ihtiva etmemeli ya da İslâm için çalışanlar ve ülkede İslâm sistemini kurmak için çabalayanlar üzerinde sınırlandırmalar getirmemelidir.” (Raşid Gannuşi, İslâmî Yönetime Katılım, İslâmî Yorum Dergisi)

Raşid Gannuşi’nin bu açıklamalarını detaylı değerlendirmeye girmeyeceğiz. Çünkü Demokrasinin ve Laikliğin İslâmî açıdan ne olduğu hakkında KöklüDeğişim Dergisi ve sağlam kaynaklara dayalı İslâmî neşriyatlar, bugüne kadar yeterince fikrî bilgilendirme yaptılar. Sadece şunu söyleyebiliriz ki, Raşid Gannuşi’nin bu açıklamaları İslâmî Akide ve Şer’î Ahkam ile çelişmekle birlikte siyasî açıdan da basiretten uzak açıklamalardır.

Mısır’daki İhvan-ı Müslimîn Cemaati’nin rolü ise Raşid Gannuşi’nin rolünden daha önemliydi. Çünkü Mısır, Tunus’tan daha önemli bir konumdadır. İhvan-ı Müslimîn’in ayaklanmaların başladığı dönemde bir süre sessiz kalması, hatta cemaat üyeleri ve sempatizanlarının Tahrir Meydanı’nda ilk etapta bulunmaması dikkat çekiciydi. Daha sonra muhalif kanat olarak Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman ile görüşmesi -bir anlamda pazarlığa oturmuş olması- İhvan’ın bu süreçten beklentisini açığa çıkarmıştı. En acı olan ve üzüntü verici olan şey ise, Hilafet Devleti’nin yıkılmasının hemen ardından kurulan İhvan’ın 80 yıllık siyasî çalışmasında Ümmet için İslâmî bir projesinin olmadığının görülmüş olmasıdır. Ve yine bu üzüntüyü artıran diğer konu ise İhvan’ın da Demokrasiyi benimsemesi ve Demokrat Türkiye İktidarını kendine örnek almasıdır.

İşte ABD ve Batı, Tunus ve Mısır’daki devrimleri yukarıda saydığımız üç başlıktaki kontrol formülleri ile asıl sahiplerinin elinden almış ve işgal etmiştir. 

Tunus ve Mısır’da bunlar yaşanırken, Ortadoğu ve Afrika’nın diğer bazı ülkelerinde Devrim rüzgârı almış başını gidiyordu. Yemen, Libya, Bahreyn ve Suriye’de işler, ABD ve Batı’nın istediği gibi gitmiyordu. Ayrıca Batı, Tunus ve Mısır’daki gibi bu ülkelerde demokrasiye geçiş sürecini önceden çok iyi hazırlamamıştı. Dolayısıyla Batı, bu ülkelerde hazırlıksız yakalanmıştı.

Bu yazıyı kaleme aldığımız saatlerde, BM Libya hakkında karar aldı. Günlerce halkını katleden zalim diktatör nedense Bin Ali ve Mübarek gibi sürgüne bir türlü gönderilemedi.

Tunus ve Mısır hakkında önemli açıklamalarda bulunan Erdoğan ve Obama, Kaddafi hakkında açıklama yapmaktan geri duruyorlardı. Ta ki BM’den Libya’nın hava sahasının kapatılması ve Libya’ya askerî müdahale yapılması kararı açıklandı, Erdoğan Libya hakkında daha cesur ifadeler kullanmaya başladı. Daha önce “NATO’nun ne işi var Libya da” diyen Erdoğan, BM kararını olumlu bulan ifadeler kullanarak ikiyüzlülüğünü ifşa etmiş bulunuyordu.

Kıymetli Okuyucular, Ortadoğu ve diğer İslâmî bölgelerdeki bu hareketliliği doğru okuyabilirsek şunu görebiliriz: Bütün bu ayaklanmalar artık Ümmet’in suskunluğunu bozduğunun bir göstergesidir. Ve artık Ümmet ses vermeye başlamıştır. Artık bu sesi işitecek ve Ümmet’e kulak verecek kuvvet ehline ihtiyaç vardır. ABD ve Batı’nın uykularını kaçıran Hilafet’in vakti inşallah gelmiştir. Bugün demokrasiyi yerleştirmeye çalıştıkları beldelerden yarın Hilafet’in sesi yükselecektir. O zaman Ümmet’e sırtını dönüp halkına tuzak kuranlar, küfre yüzünü çevirenler şaşırıp kalacaklardır. Çünkü bizler inanıyoruz ki Allah’ın vaadi haktır ve O sözünden asla vazgeçmez. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Ve kâfir olanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı. Ve onlar, bu tuzağı kuruyorlarken; Allah da tuzak kuruyordu. Hâlbuki Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (el-Enfal 30)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz