TÜRKİYE DE SİYASÎ AHLAK NASIL? VE NASIL OLMALI?

Mahmut Kar


 Nisan ayının ortasından bugüne kadar azıcık İslamî ve insanî hassasiyeti olan kesimlerin gündeminden hiç düşmedi Suriye’de zalim diktatör Beşar Esad’ın Müslümanlara yönelik uygulamaya koyduğu kıyım ve katliamlar. Tüm dünyada ve özellikle de Türkiye’deki görsel ve yazılı medyanın gündemine almaktan imtina ettiği Suriye katliamını Müslümanlar gündemde tutmayı istediler ve güçleri nezdinde başarılı olabildiler.

Bu gündemin sıcak kalması için biz de bu ayki yazımızda Suriye’de işlenen vahşete ve katliama sessiz kalan tüm yöneticilere sesimizi ulaştırarak onları bu sessizliklerini bozmaya ve vicdanî melekelerine kulak vermeye davet edecektik…

Yine tüm medya organlarına kameralarını Suriye’ye çevirmelerini hatırlatıp programlarının içeriğini Suriye gündemi ile doldurmalarını ve kamuoyunu bu anlamda vahşete ve katliama karşı yönlendirmelerini tavsiye edecektik...

Televizyon ve gazetelerde boy gösteren sözde dış politika uzmanı yazar ve analistleri insafa ve birazcık olsun vicdanî duyarlılığa davet ederek reel politikadan ve komplo teorisyenlikten arınarak kıyıma uğrayan insanların acılarını ve feryatlarını yazmalarını nasihat edecektik...

İlahiyatçı kimlikleri ile âlimlere ve kanaat önderlerine ise eften püften fer’î fıkhî meselelerle uğraşılarını bir kenara bırakmalarını ve Suriye’de şehit olan her bir Müslüman’ın kanının hesabının kimlerden, nasıl sorulacağı hakkında yöneticilere nasihatlerde bulunmalarının üzerlerine farz olduğunu hatırlatacaktık...

Ve yine Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan Başbakanlığa, Dışişleri Bakanlığı’ndan Savunma Bakanlığı’na kadar birçok makam ve kuruma son bir buçuk ayda Suriye zaliminin işlediği bu ağır cürümleri görmelerini ve üzerlerine düşen görevleri ivedi olarak ifa etmelerini söyleyecektik…

Ancak Türkiye’de iç siyasette gündem o kadar seçimlere odaklanmış durumda ve siyasîler seçim havasına kendilerini o kadar kaptırmış durumdalar ki Suriye’den Başbakan Erdoğan’a ve O’nun nezdinde Türkiye’ye seslenen küçük kız çocuğunun çığlığına ve yardım feryadına dahi kulak tıkayanların, bizim sesimize kulak vermeleri çok zor görünüyordu. Biz yine de yazımızın sonunda yöneticileri muhasebe etmenin farziyeti gereği onlara çağrılarımızı ileteceğiz ve hatırlatmalarda bulunacağız. Umulur ki Rabbimizin çetin azabından korkarlar ve bu çağrılarımıza kulak verip nasihat alırlar.

Suriye’de geçen her gün analar ağlarken çocuklar yetim ve öksüz kalırken babalar evlatsız ve oğulsuz bırakılırken gençlerin tırnakları çekilirken Türkiye’de; birazcık düşünen ve İslamî duyarlılığı olan insanların izlemekten dahi tiksindiği ve hayâ ettiği bir iç siyasî gündem almış başını gidiyor.

Gündem seçimlere odaklandığı için parti liderleri yine meydanlarda halka bol keseden vaatlerde bulunmaya devam ediyor ve birbirlerinin şahsiyetleri hakkında ağza alınmayacak ve söylemekten dahi hayâ edilecek sözleri sarf ediyorlar.

Devlet adamı kimlikleri ile halkın karşısına çıkan bu şahsiyetler, bu toplumun kalkınması için hiçbir proje sunmazlarken; sosyal, ictimaî, iktisadî, hukukî, ahlakî projelerin tamamından yoksun bir şekilde adeta kendilerini dinlemeye gelen topluluklar ile dalga geçercesine birbirlerinin kişiliklerine saldırıyı sandıkta artı bir puan olarak görmeye devam ediyorlar. 

Dolayısıyla artık toplum olarak öyle bir hale getirildik ki hangi siyasî lider kendi partizanları ve sempatizanları karşısında diğer partinin liderine veya yöneticisine hakaret vari sözler sarf ederse alkışlanır oldu. Ve maalesef siyasîler bu gayri ahlakî üslupları ile toplumdaki siyasî algıyı da zedeleyip gayri ciddi hale getirdiler. İşte meydanlarda kullanılan bu siyasî üslup son günlerde medyada da yerini alarak tartışılmaya ve bu gayri ahlakî üslubun sebepleri sorgulanmaya başlandı.

Ancak maalesef bu tartışmalar ve sebep sorgulamaları, sadece liderlerin seçim kürsülerinden diğer parti liderleri için söylemiş oldukları ağır hakaret içerikli sözler çerçevesinde veya gizli kamera çekimleri ile gayri meşru ilişkileri kaset kaydına alınmış parti yöneticilerinin bu gizli hayatlarının afişe edilmesi zemininde cereyan ediyor. 

Dolayısıyla; toplum olarak siyasetçisinden bürokratına, akademisyeninden sanatçısına ve memurundan işçisine kadar sosyal hayatta ahlakî çöküntü içerisinde olduğumuz gerçeğinin görmezlikten gelinmesi ve ahlak dışılığın sadece belden aşağı hakaret ve küfürler ile tanımlanması, ‘ahlak’ın doğru tarifini yapmayı ve bu ahlak dışılığı meydana getiren temel faktörün ne olduğunu sorgulamayı gerektirmektedir. Bu sebeple ben de bu ayki yazımda Türkiye’deki siyasî ahlakın nasıl olduğuna ve nasıl olması gerektiğine değineceğim. 

‘Ahlak’ın münhasıran tek başına toplumun kalkınmasına bir etkisinin ve tesirinin olduğunu düşünmek yanlıştır. Çünkü ahlak, toplumun ikamesine hiçbir halde tesir etmez. Bu sebeple biz de siyaseti ve siyasetçileri güzel ahlaka çağırmayacağız. Zira ahlak bir doktrin değil, doktrinlerin uygulanmasının tezahürü olarak ortaya çıkan kişilik/şahsiyet görüntüleridir. Dolayısıyla bugün sadece siyasî lider ve yöneticilerin ahlakî vasıflarını değil tüm toplumun ahlakî vasıflarını belirleyen temel doktrinler Batı’nın peydahlayıp İslam beldelerine pazarladığı özgürlükçü doktrinlerdir. Batı aydınlanmacılığının temel felsefî düşüncesi olan demokratik özgürlükler, önce Batılı insanları sonra ise Doğulu Müslümanları girdabına almış ve dinî doktrinlerden tamamen arınarak beşerî doktrinler icat etmiştir. İşte bu beşerî düşünce doktrininin hayata bakış ölçüsü olan Makyavelist yaklaşım, insana her türlü fiili işlemeyi mubah kılmış ve bu işlenen fiillerin tezahürü olarak da toplumdaki bireylerde her türlü gayri ahlakî vasıf yer edinmiştir. 

Dolayısıyla asıl sorgulanması gereken bireylerin sözlerinde veya davranışlarında ortaya çıkan gayri ahlakî vasıflar değil, bu vasıfları besleyen doktrinler ve düşüncelerdir. Bu meyanda Türkiye’deki iç siyasete dönük seçimler gündeminde siyasî parti liderlerinin ağızlarından dökülen gayri edebî sözler ve yine afişe edilen gayri meşru ilişkilerin kayıt altına alındığı kasetlerden ibaret değildir ahlak. Ahlak insanın olduğu her yerde; siyasette, ticarette, ictimaî hayatta, eğitimde, hukukî alanda ve tüm sosyal alanda ilişkiler bütünlüğünde insandan sadır olan fiillerin tezahürü olarak ortaya çıkan “huy”dur. Eğer bu saydığımız alanlardaki ilişkiler, İslamî fikir ve duygular temeli üzerine mebni olan ilişkiler ise ahlak güzel ahlak olur. Yok, eğer bu ilişkiler gayri İslamî fikir ve duygular üzerine mebni ise bu ilişkilerin tezahürü olarak ortaya çıkan ahlak çirkin ahlak olur. Yani ahlaksızlık olur. Bu, siyasetçiler için de geçerlidir, akademisyenler için de geçerlidir, âlimler için de geçerlidir, memur ve işçiler için de geçerlidir.

Dolayısıyla siyasetçilerin; vatandaşlar ile diğer siyasî parti yöneticileri ve diğer devlet liderleri ile ilişkileri, İslamî fikir ve duygular üzerine mebni olmadığı için onlardan sadır olan fiillerin, sözlerin tezahürü çirkin ahlak (siyasî ahlaksızlık) olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynen aşağıda maddeler halinde sıralayacağımız örneklerde olduğu gibi…

Eğer Türkiye’de siyasî ahlaksızlıkları saymaya koyulursak bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

• Parti lideri veya yöneticisi olduğu halde gayri meşru ilişkisi afişe edilen siyasetçinin bu fiili ahlaksızlık olarak kabul ediliyor da ülkenin neredeyse her şehrinde resmî makamlarca ticaretine izin verilen umum evlerindeki gayri meşru ilişkiler ve bu resmileştirilen insan ticaretini yasalarla kayıtlı kılan 550 vekilin durumu nasıl siyasî ahlaksızlık kapsamında değerlendirilmiyor?

• Başbakan Erdoğan’ın bir vatandaşa “Ananı da al git” demesi siyasî ahlaksızlık olarak görülüyor da ülkenin Ümmet’e ait servet ve kaynaklarının belli başlı sermaye sahiplerine peşkeş çekilmesi niçin siyasî ahlaksızlık olarak görülmüyor?

• Niçin, kalkınma ile alakalı sosyal hiçbir ilerleme olmamasına hatta sosyal hayatta yozlaşma gün geçtikçe artmasına rağmen sadece ekonomik hareketlilik ve maddî kalkınma olsun ve sunî istihdamlar oluşsun diye “çılgın proje” diye adlandırılan bir projenin gerçekleşmesini doğanın dengesinin bozulması pahasına isteyenler siyasî ahlaksızlıkla itham edilmiyor? 

• Niçin, Tunus ve Mısır’da halk hareketleri başladığında medyanın karşısına geçip her iki ülkenin liderine de bırakıp gitmelerini nasihat eden ama Suriye’de binlerce Müslüman kıyımdan geçirilerek şehid edildiği halde sesini çıkaramayan yöneticiler gayri ahlakî vasıflarından dolayı eleştirilmiyor?

• Dışişleri Bakanı olduğu dönemde basına verdiği demecinde “Dünya barışı için son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir” diyen ve terörist başı ABD’nin İslam topraklarını işgal edip kaynaklarını yağmalamasına karşılık direniş mücadelesi veren ve yine ABD kuvvetleri tarafından öldürülen Bin Ladin’in ölümü için “Büyük memnuniyetle karşılıyorum diyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ortaya koyduğu bu çarpıcı yaklaşımı siyasî ahlaksızlık değil de nedir?

• 2003 yılında Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında The Wall Street Journal’e verdiği demecinde “ABD’nin Irak’ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerinin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri temennisi ile duacıyız.” ifadesini unutmuş gibi yıllar sonra “Irakta dul kalmış bacılarımızın hesabı ne olacak” sorusunu sormasını siyasî ahlakın neresine koyabiliriz?

• ABD’nin Irak’a işgal gerçekleştirdiği yıllarda “Bağdat’a ilk bomba düştüğünde parayı isteriz.” diyebilecek kadar menfaatçi bir yönetim zihniyetinin, şehirleri tamamen harabeye dönmüş olan Irak’ın yeniden yapılandırılmasını iktisadî rant olarak görüp Türk işadamlarının bölgedeki ticarî faaliyetlerinden ülkeye giren döviz gelirini ekonomik kalkınma olarak görmek çirkin bir ahlakî yaklaşım değil de nedir?

• Daha önce Libya ile ilgili sarf ettiği “NATO’nun Libya’da ne işi var” sözünü sanki hiç söylememişcesine Libya operasyonunun komuta merkezinin kendi topraklarından yönetilmesine izin vermek ahlakî sorumsuzluk değil midir?

• Yine “Bizim için bir tek Libyalı’nın bir damla kanı o topraklardaki petro-dolarlardan daha önemlidir.” diyen Başbakan Erdoğan’a Suriye’den  “Ey Osmanlı’nın torunları! Ey AbdulHamid’in torunları! Ey Recep Tayip Erdoğan neredesin?! Biz burada doğranıyoruz… Sen hayatta aramızda yaşıyorken tarih bizim kesildiğimizi yazmasın” diyerek haykıran küçük kızcağızın feryadına Başbakan’ın kulak vermeyip seçim meydanlarında muhalefet liderleri ile düzeysiz ve seviyesiz atışmalar ile meşgul olması, hangi doktrinin ahlakî tezahürüdür? 

Türkiye siyasî tarihinde bunlar gibi binlerce siyasî ahlaka yakışmayan yaklaşım tarzı sayabiliriz.

Bir de tarihimize dönerek; halkı ile devlet yöneticileri ve devlet liderleri ile ilişkilerini İslamî fikir ve duygular üzerine mebni kılan lider ve Halifelerden örnekler verelim. Verelim ki bugünün yöneticileri onları örnek alsınlar ve onların ulaştığı izzet ve şerefe ulaşmak için çalışsınlar.

Emir-ul Müminin Ömer RadiyAllahu Anh’in Halifeliği döneminde Halife Ömer yanında bir arkadaşı ile geceleri Medine sokaklarında dolaşır ve ihtiyacı olup da kendisinin bîhaber olduğu kimse var mı, diye kontrol ederdi. Bu nöbetlerin birinde Medine sokaklarındaki bir evden gelen ağlayan çocuk sesleri Ömer’i o eve girmeye mecbur eder. Evde yaşlı bir kadın çocuklara ateşin üstünde çömlek de bir şeyler pişiriyor ve çocuklara, “Susun birazdan pişecek” diyordu. Sordu Halife, “Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?” diye. “Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...” deyince kadın, “O halde, neden biraz yemek koymuyorsun?” diye çıkıştı Ömer RadiyAllahu Anh. “Yemek mi? Çömleği sen, tirit mi zannediyorsun? İçinde sade su var, çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar! Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.” Kıssanın sonrasını Mehmet Akif şiirinde şöyle tamamlıyor:

“-Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?

                                                           - Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

- Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

- Ya ben yetîm avuturken Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

                                            - Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

- Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?”

Kadının bu sözü Ömer’in o eve o gece sırtında un ile dönmesini sağlamıştı. İşte siyasetçi kimliği ile lider bir yöneticinin halkı ile ilişkisinden tezahür eden ahlakî güzellik budur.

Aynen Lokman Sûresi’nde Lokman Aleyhi’s-Selam’ın oğluna verdiği öğüt gibi:

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

“Ey yavrucağım! İnsanlara (kibirle bakarak) yanağını büzme (yüzünü ekşitme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Muhakkak ki Allah mütekebbir övüngenleri sevmez.” (Lokman 18)

• Yine Halife Ömer Medine mahallelerindeki bir gece nöbetinde evden gelen yüksek sesli tartışmaya kulak veriyor ve Anne kızın tartışmasına şahit oluyordu. 

Anne: “Kızım süte bir miktar su kat satışımız da ki elde edeceğimiz karımız artsın.” 

Kız: “Hayır anne Halife Ömer süte su katmayı yasakladı!”

Anne: “Kızım Halife nereden görecek senin süte su kattığını?”

Kız anlamlı bir cevap verir: “Anneciğim Halife Ömer görmese de Allah Azze ve Celle görmektedir.”

Bu cevabı duyan Halife Ömer RadiyAllahu Anh o kadar etkilenir ki, o kızı oğlu AbdurRahman’a ister.

İşte sadece siyasî kişiliği olan liderler değil bedevî bir ailenin kız çocuğu da bugünkü toplumda tüm bireylere güzel ahlak abidesi olarak örneklik teşkil etmektedir.

Lokman Aleyhi’s-Selam’ın oğluna verdiği başka bir öğütte Rabbimiz şöyle buyuruyor:

يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ

“Ey yavrucağım! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi miskali olsa ve bu, bir kayanın içinde yahut semavatta yahut arzda (yerin dibinde) olsa bile, Allah onu açığa çıkarır. Muhakkak ki Allah, Latif’tir Habir’dir.” (Lokman 16)

• Son olarak Osmanlı Halifesi Kanunî Sultan Süleyman’ın, Fransa’da kadınların ve erkeklerin birlikte tertip ettikleri dans ve eğlence gösterilerini haber alır almaz, Fransız Kraliçe’ye yazdığı o meşhur mektuptan bazı bölümleri paylaşarak toplumsal ahlakî bozukluğa vesile olacak unsurlara tahammülsüzlüğü göstermiş olalım.

Sultan Süleyman mektubunda şu ifadeleri kullanıyor:

“Kebir-i Sefirimden aldığım mahzardan malumatım ve mesmuatım olmuştur ki, memleketinizde ala melainnas dans ediyorlar. İş bu mevzuatın benimde memleketime sirayet etmesi müvacehesinden bu oyuna son vermediğiniz takdirde Orduyu Hümayunum ile sizleri yok etmeye kadirim.”  

İşte kendi topraklarında değil, sınır ülkenin topraklarında peydahlanmış olan bir dans gösterisini dahi insanlığın toplumsal yozlaşmasına vesile gören ve oyunlardan ortaya çıkacak ahlaksızlıkları ta başından önleyen liderlerin ahlak anlayışına bir bakın, bir de Batı’nın ürünü olan demokrasi düşüncesinin ürünü olan özgürlüklere sımsıkı sarılarak, değil dans oyunlarını yasaklamak gayri insanî ensest ilişkileri yasallaştıran düzenlemeler yaparak toplumu yozlaşmaya mahkûm eden liderlerin ahlak anlayışına bakın.

Hulasa bizler; İslam beldeleri kan-revan içerisinde kalmışken, mazlum Müslümanlar İslam beldeleri yöneticilerinden yardım beklerlerken o yöneticilerin bunu görmezden gelmesini esefle kınıyoruz. Yine toplusal yozlaşma bu halde iken maddî kalkınmalar ile toplumun gözünü boyamaya çalışan ve insanlığın felaketin kenarında olduğunu görmezlikten gelenleri Kur’an’ın gözü ile meselelere bakmaya çağırıyoruz. Ve onları İslam’a sarılmaya, İslam Akidesi gereği o Müslümanların haklarını ve canlarını korumak için seferber olmaya ve en azından ahlakî olmaya davet ediyor ve kendilerine bir çağrıda bulunuyoruz.

Ey yöneticiler! Sizler, Cennet ve Cehennemin yol ayrımındasınız. Sizler, ya Müslümanlara kardeş olmanın ya da Allah ve Rasulü’ne düşman olanlarla beraber olmanın yol ayrımındasınız.

Sizler, ya izzetli ve şerefli bir yaşamın ya da zelil, hor ve hakir bir yaşamın yol ayrımındasınız.

Sizler, ya cesur kahramanlar olmanın ya da korkak köleler olmanın yol ayrımındasınız.

Ve sizler, ya sömürgeci kâfirlerden kurtulmanın ya da onlara teslim olmanın yol ayrımındasınız.

Bu çağrılarımıza kulak veren siyasetçiler ve yöneticiler için duamız şudur: Umulur ki Rabbimiz bu çağrılara kulak vermelerine karşılık onların bütün günahlarını bağışlar. Onlara Dünyada izzetli ve şerefli bir yaşamı Ahiret’te ise Cenneti’ni nasip eder. Ve onları Kur’an Ahlakı üzere güzel ahlakî vasıflar ile vasıflandırır.  (Âmin)…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz