EY ŞAŞKINLAR! YOL BU TARAFTA

Mahmut Kar



14 asırlık İslâm tarihi, Müslümanlar olarak bizler için geriye dönük önemli bir tecrübe arşivi olarak karşımızda durmaktadır. Bu arşivi inceleme metodunu doğru algılayabilirsek, İslâm tarihinden bugün için önemli dersler çıkarabiliriz. Tarih’e sadece hadiseler ve kişiler gibi dar bir çerçeveden bakmak, bu arşivdeki fikrî, felsefî, ilmî geçmişi ve serüveni görmemek izah edilir değildir. İslâm tarihinden sadece Hicrî 2. Asırda Müslümanlar arasında yönetim ile ilgili çıkan çekişme ve mücadeleleri cımbız ile çekip almak, Emevî tarihini hataları ile eleştirmek, Osmanlı’daki “yönetimin devri” meselesini saltanat olarak değerlendirip İslâm’ın yönetim felsefesine uygunsuzluğunu sahrada su bulmuş gibi sevinerek dillendirmek, günümüzdeki (tarihçi olmayan) yazar ve düşünürlerin tarih okumalarındaki art niyetliliğini ortaya koymaktadır.

Tarihi bu şekilde okuyarak İslâm ve İslâmî yönetim hakkında mesnetsiz yaklaşımlarda bulunmak son zamanlarda fazlasıyla yapılagelir oldu. Dolayısıyla belirli dönemlerdeki fertlerin tarihini ele alıp genel toplum tarihi üzerinde ‘kapsamlı kıyas’a gitmek asla kabul edilir değildir ve zaten caiz de değildir. Örneğin Emevî dönemini Yezid’in tarihinden almamız ve Abbasî dönemini de bazı Halifelerin dönemindeki hadiselerden almamız hatadır. Dolayısıyla bugün insan, hayat ve kâinat kuşatıcılığında insanlık için geçmişte tecrübe edilmiş bir yönetim ve hayat nizamı arayışı varsa ve bu konuda İslâm referans olarak gösteriliyorsa, İslâm’a yüklenmiş bu payeyi tarihteki bazı olay ve olgular ile kıymetsizleştirmek ve İslâmî yönetim hakkında olumsuz kanaatler ileri sürmek samimiyetten uzak art niyetli bir yaklaşımdır.

İslâm’ı ve O’nun yönetimini tanımak tarihe değil, bilakis O’nun yani İslâm’ın kendi nizamına bakmayı gerektirir. İslâm tarihinde muhakkak bazı sorunlar olagelmiştir. Haksız yönetimler, uygulamalar yaşanmıştır. İnsan ve uygulamadaki hatalar bu sorunların kaynağını teşkil ederken bütün bu sorunların çözümü yine İslâm nizamının tatbiki ile gerçekleşir. O tatbikin ne olduğu ise İslâm Nizamı’nın kendisinden öğrenilir; tarihten değil.

Yazımıza tarih ile ilgili bu girişi yaparak başlamamızdaki sebep, özellikle son yıllarda Türkiye’de Müslümanların iktidar olması ile farklı bir zeminde konuşulan ve az da olsa tartışılan yönetim meselesi hakkında İslâmî kalemşorların, İslâmî yönetim anlayışını (gelenekçi anlayış olarak) eleştirerek güya “yenilikçi” bir yönetim anlayışı icat etme çabalarına yöneliktir.

Geçmişte Demokrasinin haram olan bir küfür sistemi olduğunu üzerine vurgu yapa yapa dillendiren, yazan ve konuşan bu kesimler ve kişiler şimdilerde, İslâmî yönetim olan Hilafet yönetimini tarihteki kişi ve olaylardan yola çıkarak yermeye, eleştirmeye ve hatta neredeyse Hilafet için “totaliter bir yönetimdir” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Bununla beraber İktidarın estirdiği havanın etkisi ile Demokrasinin manâ ve mefhumu üzerinde değişiklikler yapmaya gayret göstererek, Demokrasiyi İslâm ile yan yana getirme çabalarını yola koymuşlardır. Demokrasinin düşünce olarak İslâm’a göre sorunsuz bir sistem olduğunu, sorunun ise aslında Onun uygulayıcılarında olduğunu savunan bu zihniyet, Demokrasinin ideal bir yönetim sistemi olduğunu Türkiye’de Müslümanların zihinlerine kazımaya çalışıyorlar. Demokrasiye karşı bu kadar hoş görülü ve sorunların kaynağını hatalı uygulamaya atfederlerken bu insaflı tutumdan Hilafet Nizamı’nı mahrum bırakıp bir takım hatalı, kişisel uygulamaları nazar-ı itibara alıp İslâm’ın hak yönetim nizamına insafsızca dil uzatabiliyorlar, iftirada bulunabiliyorlar.

İslâm tarihinin bazı dönemlerinde de Müslümanlar bu tür fikrî şaşkınlık dönemleri yaşamışlardır. Özellikle Cihad ile başlayan yeni toprakların fethi ve o topraklardaki kültürün Müslümanlar ve İslâm âlimleri üzerindeki etkisi ile örneğin; Yunan felsefî düşüncesiyle karşılaşılmasının akabinde “Kelam” ilmi doğmuştur. Bu etkiye Müslümanlar samimi bir irade ile kapılmış olmasalar da 100 yıllar boyu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinde bıraktığı tesir kırılamamıştır. Yine “Hint çilekeşliği”yle “zühd” anlayışı birbirine karıştırılmış, bu da tasavvuf olgusunu, dolayısıyla hayattan uzaklaşıp uzlete çekilme anlayışını Müslümanlara vermiştir. Bu anlayış da aynı Yunan felsefî akımı gibi Müslümanların, fikrî şaşkınlık dönemlerinde tesiri altında kaldıkları ve etkilendikleri düşüncelerden biridir.

Osmanlı Hilafet Devleti’nin son yüzyılında ise Müslüman aydınların Batı hadaratından etkilenerek İslâm ile çelişen fikir ve düşünceleri savunur hale gelmeleri ve bu fikirleri İslâm beldelerine taşımaları ile Müslümanlar Siyasal yönetimleri olan Hilafet’in yıkılışını hazırlayacak bir şaşkınlık evresi daha yaşamışlardır.

İşte bugün de Türkiye’de Müslümanlar bu tür fikrî ve siyasî şaşkınlık dönemlerinden birini daha yaşıyorlar. Karmaşık bir fikrî bulanıklık içine girmiş olan bu Liberal-Muhafazakâr-Demokrat zihniyetin sahipleri ve hizmetçileri nasıl tehlikeli bir yolun başında olduklarının farkında değillerdir. Yönetimin kendilerine verilmesi ile muktedirlik havasına kapılan bu zihniyet, siyaset yaptıkları zemini meşrulaştırmak için İslâm ve O’nun şiarlarına saldırılarını belirli odaklar aracılığı ile fazlasıyla beceriyorlar. İçinde bulundukları bu şaşkınlık döneminin farkında olmayan zihniyetin uyarılması ve uyandırılması gerekmektedir. Yoksa Müslümanlar olarak bizlerin tüm yaşam alanları (iktisadî, ictimaî, ahlakî, siyasî, sosyal) Batılı zihniyetin girdabına teslim olmuş olacak. Hilafet Devleti’nin yıkılması ile sarsılan ve siyasal boşluk içinde kalan Müslümanlar, bu şaşkınlar ordusuna “Dur!” demezlerse, artık toplum olarak da Batılı yaşam tarzını benimseyen toplumlardan farklı bir hayat yaşamayacaklar.

Kuşku yok ki bu sorumluluk tüm Müslüman dava adamları ve İslâmî kitlelerin sorunluluğudur. Unutulmamalıdır ki bu bozuk vakıayı iyi yönde değiştirmeye muktedir olanların mazeret üretmeleri kabul edilemez. Onların bu Ümmet içindeki mevkileri şu misaldeki adam gibidir ki, bir tepebaşında durduğu halde büyük bir insan kitlesinin otsuz, susuz bir çölde yolunu kaybetmiş, kum yığınlarına sığınarak, gördüğü seraplarla susuzluğunu gidermek için çırpındıklarını görür ve onlara kurtuluş yolunu gösterir. Öyle ki bu insan kitlesi için zor ile kolay, hidayet ve dalalet, doğru ve yanlış arasında fark yoktur. Bu şaşkınlık ve çaresizlik hali ellerindeki sınırlı azık ve suyun tükenmesine kadar sürer. Ardından çoluk-çocuk yol boyu dökülmeye başlarlar. Sığındıkları her yerden aç kurtlar tarafından saldırıya uğramaktadırlar. Hatta bazıları ciğerparelerini aç kurtlara kaptırmışlardır. Bu sebeple yürekleri yanıyor. Bu vaziyette yalnızca kurtların ulumalarının duyulduğu ıssız bir yere gelmişlerdir. Artık topyekûn helak olacaklarına yakinen inanmışlardır. İşte bu noktada geri dönerler ve Allah’tan yardım dilemeye koyulurlar.

İşte İslâmî Ümmet’in, Ümmet’in başında bulunan iktidar ve çevresindekilerin bugünkü ve yarınki hali az önce arz edilen misaldeki insan kitlesinin hali gibidir. İşte bu gidişe “Dur!” demeye ve bu hali düzeltmeye kuvveti yetenlerin vaziyeti de sunulan misalde olduğu gibi tepebaşında duran, bu vakıayı gören ve onlara “Ey şakınlar! Yol bu tarafta…” diyen kişinin halidir.

Burada tepebaşında oturanların sayısının azlığı ve çölde harap olmaya koşanların çokluğu asla Müslüman dava adamlarını gevşekliğe sevk etmemelidir. Çünkü gerçekten kurutuluş ve felah inanan ve doğru istikamet üzere çağıranların olacaktır.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

“Allah’a davet eden ve salih amel işleyen ve “ben Müslümanlardanım” diyenden daha iyi sözlü kim olabilir.” (Fussilet 33)

İslâm tarihi ve kültürü konusunda Türkiye’deki bu derinliksiz ve sathi düşünsel yaklaşım Müslümanların kalkanı olan Hilafet Devleti’ni yıkanların ve yerine beşerî Laik resmî ideolojiyi koyanların yaklaşımından farksızdır. Hilafet Devleti’ni yıkan bu zümre Osmanlı dönemi kültürünün tamamını topyekûn inkâr etmiş ve oluşan kültür boşluğunu sırtını Batı’ya yaslayarak ve oradan kültür ithal ederek doldurmaya çalışmıştır. İthal ettiği bu kültür toplumun genlerine uyumlu olmayınca baskıcı bir yaklaşım ile Batı kültürünü Ümmet üzerinde zalimane üsluplar ile uygulamaya geçmiştir. Dolayısıyla Hilafet Devleti’ni hayattan uzaklaştıran zümre kendine ait ve toplumun genlerine uygun yeni bir kültür getiremediği müddetçe yok olmaya mahkûmdur.

Şimdilerde, bu resmî ideolojiye karşı olduğunu söyleyip onu tavsiye eden ancak gelenekçi İslâm anlayışını değiştirip yenilikçi bir İslâm anlayışı hâkim kılmaya çalışan bu “yeni Türkiye”nin “yeni zümresi”, Laik-Kemalist zihniyetin yaklaşımını takip ederek aynı hataya kendini zorlamaktadır. “Gelenekçi” olarak eleştirdiği İslâm Kültürü’nün mirasları ile de övünmekten vazgeçemeyen bu Liberal-Muhafazakâr-Demokratlar; Batılı, reformist, modernist ve ılımlı bir İslâm istemektedirler. Bu isteklerini gerçekleştirirken ellerindeki imkânları sonuna kadar kullanan bu zümre; medya gücünü, iktisadî gücünü, siyasî gücünü, yargı gücünü, kamuoyu gücünü ve uluslararası dış desteğini bu zihniyetin karşısında duran kim varsa hepsine karşı fütursuzca kullanmaktadır.

Muhakkak ki bu zihniyetin sahiplerinin elde ettikleri genel kamuoyu güçleri çok fazla. Ancak her ne olursa olsun İslâmî, temel değerleri koruyan ve O’nun hakikatini anlayanların sayısı az da olsa hakikatten ayrılıp sapmayacaklardır.

Aynen Daniel de Feo’nun şu sözünde olduğu gibi:

“Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala hem de alçaktır. Bir adamın “benden başka herkes aldanıyor” demesi güç şüphesiz, ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?” 

Hakikati doğru anlayanların oluşturduğu kitlelere düşen sorumluluk ise daha çok ağır ve önemlidir. Çünkü onlar mevcut yürüyen vakıayı değiştirmek için yola koyulmuşlar, vakıayı etkileyen ve asla vakıadan etkilenmeyen bir çalışma yürütmektedirler.

“Değişim” hakkında Yusuf es-Sebatin’in “İzzet Yolu” adlı kitabında sarf etmiş olduğu şu sözler oldukça önemli ve dikkate değer sözlerdir.

“Kuşku yok ki değişim, toplum için zaruridir. Çünkü hayatta donukluğa, durağanlığa ve kaderciliğe boyun eğmek, halklar ve ümmetler için en büyük tehlikedir. Zira bu hal, onları tarih sayfasına gömer. Bu sebeple değişim için çalışmak en kıymetli uğraştır. Nitekim rahatlığa alışmış tembel insanlar değişimi kabullenemez, içlerine sindiremezler. Korkaklar değişime ön ayak olamazlar. Çünkü değişim fiyatı pahalı bir vakıadır.”

İslâmî değişime direnenler, değişimi gerçekleştirmek için mücadele edenlere karşı kamuoyu gücü ile hem siyasal zeminde tecrit uygulaması yapanlar hem de samimi dava adamlarına zalimce ve hukuksuzca uygulamalarda bulunan yönetim çevreleri muhakkak olacaktır. Muhakkak ki onlar olduğu gibi sayılarının azlığına bakmadan Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak kalkınmayı gerçekleştirecek değişim için çalışanlar da olacaktır. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إذا ظَهَرَ فِيكُمُ السَّكْرَتَانِ: سَكْرَةُ الْجَهْلِ وَسَكْرَةُ حُبُّ العِيشِ وجَاهِدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ يَوْمَئِذٍ بِكِتَابِ اللهِ سِرّاً وَعَلاَنِيَةٍ كَالسَّابِقِينَ الأوَّلِينَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأنْصَارِ

“İki sarhoşluk; cehalet sarhoşluğu ve yaşam sevgisi sarhoşluğu zuhûr ettiği zaman, Muhâcirlerden ve Ensârdan ilk öncüller gibi o gün Allah’ın Kitâbı’na açıktan ve gizliden (sımsıkı sarılarak) Allah yolunda Cihâd edenler de (zuhûr edecektir).” (Ahmed ibn Hanbel) Yine Rasul Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam şöyle buyurmuştur:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ

“İnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır.” Denildi ki: “Ruveybida da nedir?” Buyurdu ki: “Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) müptezel adamdır!” (İbnu Mâce rivayet etti)

Bugün maalesef hakkı ve hakikati bilen ve ona çağıranlar doğru sözlü oldukları halde yalanlanıyorlar. Ümmet’in gözüne baka baka onları Batı’nın pis fikir ve düşünceleri ile oyalayarak yalan söyleyenler ve boş vaatlerde bulunanlar ise doğrulanıyorlar. Ümmet’in mal ve servetlerini kâfirlere peşkeş çekerek ihanet edenler, Müslümanların malları ve canları hatta namusları heder edildiği halde kılını dahi kıpırdatmayanlar, güvenilir addediliyorlar. Müslümanların maslahatları uğruna yöneticileri ve onların ihanetlerini deşifre edenler ise terörist ve hain olarak addediliyorlar.

Ancak hakikati kavrayan ve şaşkınların gittiği yoldan gitmeyip onlara “Ey Şaşkınlar! Yol bu tarafta…” diyen Müslümanlar öyle ulvî bir dava, öyle güzel bir paye için çalışıyorlar ki Rasulü Ekrem Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam, uzun bir hadisinin sonunda bu güzel payeyi şöyle açıklıyor:

ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، تَعْمَلُ فِي النَّاسِ بِسُنَّةِ النَّبِيِّ، وَيَلْقِي الإسْلامُ بِجِرَانِهِ فِي الأرْضِ يَرْضَى عَنْهَا سُكَّانُ السَّمَاءِ وَسُكَّانُ الأرْضِ، فَلا تَبْقي السَّمَاءُ مِنْ قَطْرِهَا إلاَّ أنْزَلَتْهُ، وَلاَ تَبْقِي الأرْضُ مِنْ خِيرَاتِهَا وَنَبَاتِهَا إلاَّ أخْرَجَتْهُ

“…Sonra yeniden Nübüvvet Minhacı üzere Raşidî Hilafet olacak, insanlar aralarında Nebi’nin Sünneti ile amel edecek, İslâm yeryüzünde komşuları ile buluşacak (ağırlığını koyacak), hem gökyüzünün sakinleri hem de yeryüzünün sakinleri ondan (Allah’ın hükmünün uygulanmasından) razı olacak, gökyüzü indirmedik bir damla yağmuru bırakmayacak, yeryüzü bitirmedik hiçbir hayrını, bereketini ve bitkisini bırakmayacaktır.” (Taberani)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz