“Tarih’in Sonu” Mu Yoksa “Yeni Bir Tarih”in Başlangıcı Mı?

Mahmut Kar


Tarih, fikir ve ideolojilerin zamana ve zemine bıraktığı etki, kalıntı ve çekişmeler (mücadeleler) üzerine yazılmıştır. Fikir ve ideolojiden ve onların soğuk veya sıcak savaşlarından yoksun bir tarihsel dönem yoktur, insanlığın hayatında… Bu fikir ve ideolojilerin genişliği veya darlığı ne olursa olsun, insana, hayata ve dünyaya dair düşünceleri hep var olmuştur. Dolayısı ile pratik veya teorik olsun fark etmez dünyanın bir tek düşünce veya ideolojinin tekelinde kalması düşünülemez. Özellikle 21. Yüzyıla dair bir ideolojik tekelleşmeden bahsetmek, alternatif düşünce ve fikir kapılarını insanlık için kapatmak veya bu alternatifler ile karşılaşmaktan çekinmek bugün hayatta olan ideolojinin yok olmasına dair korkunun ve endişenin ürünü olarak karşımızda durmaktadır. Yakın tarihe baktığımızda dünya soğuk savaş dönemini yeni bitirmiş ve bu savaşta Kapitalizm, Marksist düşünceye yani Marksist siyasal yapı olarak görülen Sosyalizme galip gelmiştir. Hem ideolojilerin siyasal üstünlük mücadelesi anlamında hem de sosyal ve iktisadî varlık anlamında liberal demokrasi/Kapitalizm doğu bloğuna büyük üstünlük sağlamış ve bu mücadele siyasal anlamda Sovyetler Birliği’nin dağılması, sosyal ve iktisadî anlamda ise liberal demokrasinin ve pazar ekonomisinin tüm dünyaya hızla yayılması ile sonuçlanmıştır.

Birbirine alternatif ideolojilerden birinin diğerine galip gelmesi ve varlığını bitirmesi, ayrıca galip gelen ideolojinin sonraki dönemde yeni alternatif bir ideolojiyi de kendisine rakip olarak görmek istememesi aslında kendi varlığının da biteceğine işaret olarak algılanmalıdır. Alternatif olarak göreceği ideolojinin potansiyel fikri gücü kendi fikri temeline ağır basıyor ise, onu kendisine alternatif görmeyerek kendi ömrünü biraz daha uzatmak bu galip ideolojinin yapabileceği en son hamle olmuştur maalesef.

İşte bugün liberal demokrasinin/Kapitalizmin içinde bulunduğu açmaz yukarıdaki durumun bizatihi kendisidir. Batılı düşünürler ve siyaset bilimciler bu gerçeği bildikleri için bu gün sahip oldukları ideolojinin insanlık için vazgeçilmez en güzel tek ve son ideoloji olduğunu vurgulayarak hayatiyet emarelerine biraz daha ışık tutmak istiyorlar. 

İdeolojilerin ömrü insanlığa sundukları felsefî temel düşüncelerinin doğruluğu ile orantılıdır. Ayrıca bu felsefî temel düşüncenin insanlığı ulaştırdığı mutluluk mefhumunun ne olduğu ve neyi ihtiva ettiği de çok önemlidir. Dolayısıyla ideolojik felsefî düşünce teorisyenleri, hayatiyeti son bulmuş Marksist Sosyalist düşünce ve şu an hayatta varlığını sürdüren seküler düşüncenin yanına insanlık için yeni bir düşünce koyamadıklarında hayatta varlığını sürdüren liberal demokrasinin tarihin sonuna kadar devam edeceği düşüncesini/tezini dünyaya yaymak isterler.

Bu minvalde yazılmış olan Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu mu?” başlıklı tezinin Liberal demokrasinin zaferini haykıran ve tarihin artık liberal demokrasi ile son bulacağı düşüncesini zihinlere kazıyan bir yönü vardır.

Soğuk savaş’ın son bulduğu 1989 yılında The National Interest gazetesinde yayınlanmış olan bu makale yıllarca üzerine anti tezlerin yazıldığı, konuşulduğu, bazı güçler tarafından desteklenen bazıları tarafından eleştirilen bir yorum olmuştur. 

Fukuyama’nın bu makalesini eleştirenler tez için şunları dile getirdiler: “İdeolojiler ve İdeolojik çatışmalar bitti, artık liberal demokrasiye dayalı yenidünya düzeni ile bütünleşerek gelişmeliyiz” sözü büyük bir yanılgıdan ve cehaletten başka bir anlam taşımaz. İnsan kendi hayatına bir anlam yüklemeden var olamaz. İdeolojiler bu anlam ve amaçtan kaynaklanan dünya görüşlerinden başka bir şey değillerdir. İnsanlık var olduğu müddetçe ideolojiler ve çatışmalar da var olacaktır.

Hatta bu tezi eleştiren bazı siyaset bilimci düşünür ve yazarların (özellikle yerli) ortak görüşü tarihin sona ermediğidir. Bunlar daha ileri bir adım atarak liberal demokrasinin ortaya koyduğu değerlerin evrensel olup olmadığını ona alternatif dünya görüşü ortaya koyarak tartışmaya açmanın gerekliliğini de savunuyorlardı. Eğer bu yapılmaz ise alternatif olarak ileri sürdükleri iddianın sadece zihinlerde kalan bir spekülasyon olmaktan öteye gidemeyeceğini de vurguluyorlardı.

Bu düşünceyi savunanlar içerisinde Taha Akyol, Nabi Avcı, Ömer Laçiner, Ali Bulaç ve İsmet Özel gibi yazarların yanında bugün Türkiye’nin orta doğuya demokrasi noktasında model olma projesinde baş mimar olarak görev yapan “stratejik siyasî derinliğe sahip” Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da var.

Bu gün geldiğimiz noktada 10–15 yıl önce Tarihin Sonu mu? Makalesine anti tezler yazan ve Liberal demokrasiyi eleştiren siyaset bilimci düşünürler Fukuyama’nın ortaya koyduğu tezi bir adım daha ileri götürecek düşüncelere ve siyaset manevralarına imza atmaktadırlar.

Çünkü Fukuyama dahi bu düşüncesini savunurken beşeri tarihin tüm milletlerinin liberal demokrasiye ve serbest piyasaya geçiş yapacağını söylemekle birlikte bütün ülkelerin kısa vadede demokratik yapıya geçiş yapacaklarını veya yapabileceklerini düşünmüyordu. Oysa dünün eleştirmenleri siyaset ve toplum bilimci sıfatı ile eleştirdikleri tezi bugün aktif siyasetçi sıfatı ile bir adım daha ileri götürecek projelerin baş mimarı olarak görev yapmaktadırlar. Bu gün İslam beldelerinde neo-liberal politikalar sosyal ve iktisadî anlamda tüm hızı ile işleme konulurken demokrasi insanlık için tek düşünce sistemi ve yönetim modeli olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Ne var ki Fukuyama’nın gerçekleşmesini hayal edemediği tüm ülkelerdeki (özellikle İslam beldelerinde) demokrasiye geçiş projesi, İslamî kimlik ve söylemleri ile bilinen dünün siyaset düşünürleri bu günün siyaset üreticileri tarafından hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.

Bu durum şu hatırlatmayı yapmamızı gerektirmektedir: alternatif bir düşünceyi salt düşünce olarak savunmak ve kaleme almak önemli değildir. Eğer savunduğunuz siyasî düşünceye vakti ve zamanı geldiğinde olarak davette bulunabiliyorsanız ve o düşüncenin var olan diğer köhne düzen ve sistemlere karşı üstünlüğünü tartışmaya açtırabiliyorsanız, daha da ileri giderek savunduğunuz sistemin ikamesi için siyasetçi kimliğinizi kullanabiliyorsanız önemli ve kıymetli bir iş yapmışsınızdır. Yok, eğer Batı’nın ortaya koyduğu ve yıllardır farklı üslup ve araçlar ile dünya üzerinde uygulamaya tâbi tuttuğu köhne düzenlerin ve sistemlerin açıklarını, gediklerini bazı İslamî kavramları kullanarak kapatmaya ve onu ıslah etmeye/iyileştirmeye çalışıyorsanız ideolojilerinin ölümünü bekleyen Batıya hizmet etmekten başka bir iş yapmamış olursunuz.

Bu sebeple Batı kendisine alternatif olarak gördüğü ama dünya kamuoyuna göstermek istemediği İslam’ın ve onun yönetim sisteminin kendi sistemi ile mukayesesinin yapılacağı bir tartışmaya hiçbir zaman izin vermemiştir. Batı için İslam hep terör ile anılmalıdır. İslam “terörizm”, Müslümanlar ise “terörist” olarak lanse edilmelidir. Bütün İslamî beldelerin yönetimleri ile İslam ve Müslümanlar üzerine Terörizm ile mücadele anlaşmaları yapılmalıdır. Artık sadece Batılı yöneticiler değil İslam beldelerindeki yöneticiler de bu algı ile hareket etmektedirler. Siyasal İslam ve Siyasî düşünen Müslümanlara düşmanlık, Batılılardan Müslüman beldelerdeki yöneticilere ihtiyarlıklarında hiç de iyi hatırlamayacakları ve gönül rahatlığı ile kullanamayacakları bir miras olarak kalmıştır maalesef…

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Nasranîleri dost edinmeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalim olan bir kavme (topluma) hidayete erdirmez.” (el-Maide 51)

Sosyalist ideolojinin yıkılmasından sonra Kapitalist ideolojinin tarihin sonunu getireceğine inanmaya çalışan Batı, İslam ve Onun yönetim sistemi ile muhakkak karşılaşacaktır. Batı için bu karşılaşma Kapitalizm ile Sosyalizmin karşılaşmasından çok daha farklı ve çetin olacak ve kapitalist ideolojiye alternatif olarak duran İslam ideolojisi Batı ile mücadelesini er meydanında başarı ile verecektir muhakkak… Bu gerçek aslında Batılılar tarafından da bilinmektedir. Ancak bu gerçeğin açığa çıkarılması istenmemektedir. Ve lakin Batı’da bir taraftan tarihin Liberal demokrasi ile son bulacağını iddia eden siyaset bilimciler varken diğer taraftan da İslam ile kaçınılmaz mücadelenin gerçekleşeceğini hatırlatan düşünürler de bulunmaktadır.

Samuel P. Huntington, “Medeniyetler Çatışması: Dünyanın Düzeninin Kurulması” isimli kitabında Batı’ya şu uyarıları yapmaktadır:

“İslam ile Hıristiyanlar arasındaki alakalar… Her birisi diğerine nispetle ‘diğeri’ konumunda çok sert olmuştur. Yirminci asırda liberal demokrasi ve Leninist Marksizm arasındaki çatışma yüzeysel ve görünür bir çatışma olup, İslam ile Hıristiyan arasında derinleşmiş sürekli çatışma ilişkileri ile yan yana getirildiğinde ise yok hükmünden başka bir şey değildir. İslam Batıyı şüphe konumunda bırakan tek hadarattır ve bunu en az iki defa yapmıştır. Gelecek aşamada İslam ile Batı arasındaki mücadeleyi ortaya çıkartan hususları beş neden olarak zikretmek mümkündür.

1. İslamî sorunlar için çok büyük sayıda asker olmaya hazır, işi gücü olmayan aktif gençliği arkasında barındıran İslamî nüfustaki gelişme.

2. Batı ile yan yana getirildiğinde ayrıcalığı olan değerlerinin ve hadaratlarının tabiatında var olan güç ve kuvvet ile İslamî uyanışın onlara verdiği yepyeni güven.

3. Batı’nın değerlerini ve müesseselerini genelleştirme ve yayma hususunda sürdürdüğü çabalar sonucu İslam dünyasında çatışmalara girmesi ve bunların Müslümanlarda hoşnutsuzluğa neden olması.

4. Komünizmin çökmesi İslam ve Batı açısından ortak bir düşmanı izale etmiş ve her ikisini de diğerine karşı tehlike gözü ile bakar hale getirmiştir.

5. Sürtüşmeler ve tartışmalarla iç içe girmiş olan Müslümanlar ile Batılıların bu halleri her iki kesimde özel kimliklerin daha fazla algılanmasını tetiklemiş, birinin diğerinden farklı olduğu kanaatini pekiştirmiştir.”


Medeniyetlerin çatışması sonrasında Yeni Bir Tarihin Başlangıcı ile Yeni Dünya Düzeninin kurulması kesinlikle gerçekleşecektir. Son yüzyılda Batı’nın yerli despot ve demokratları ile sömürdüğü İslam beldelerindeki Müslümanlardan hizipler, sahip oldukları akidelerinden fışkıran bir nizamı/düzeni yeniden yeryüzünün hizmetine sunmak için bütün güçleri mücadele vermektedirler. Bu mücadele tüm Müslümanlar tarafından gözlemlenmekte ve desteklenmektedir. Ortadoğu da başlayan ayaklanmalar da Müslümanların devrilmesini istediği despotizmin yerine istedikleri hürriyet, kesinlikle demokrasinin ortaya koyduğu özgürlükler değildir. Aksine Müslümanlar, despot yönetici ve hainlerin zulümlerinden, baskılarından kurtulma noktasında hürriyet istemektedirler. Müslümanlar yıkılan köhne yönetimlerin yerine İslamî yönetimlerin gelmesini, Şeriat ve Hilafet talepleri ile meydanlarda dillendirmektedirler. Müslümanların ortaya koyduğu bu duruş, Batılı kâfirleri ve onların hain yöneticilerinin sözlerine de yansımaktadır.

Ortadoğu’daki bu gelişmelerde ABD’nin Ortadoğu’daki jandarma ülkesi “İsrail” devlet başkanının tepkisini değerlendirdiğimizde, onların korku ve kaygılarını daha rahat görebiliyoruz.

“İsrail” Başbakanı Benjamin Netanyahu, gerek Tunus gerekse Mısır’daki gösterilerde aktörlerin aşırı İslamcı gruplar olmadığını, ancak sürecin aşırılık yanlısı gruplar tarafından sömürülebileceğini ifade ediyor. Gelişmeleri çok yakından takip ettiğini, her yarım saatte bir brifing aldığını anlatan Netanyahu, “Böyle bir kaos ortamında, örgütlü bir İslamcı grup, devleti ele geçirebilir.” “İsrail” Başbakanı’nın “Herkes bunun barışçıl bir şekilde çözüme kavuşmasını, yeniden istikrarın ve huzurun sağlanmasını umut ediyor” derken korku ve kaygılarını okuyabiliyoruz.

ABD ve Batı ise bu süreci model demokrat ülke ve liderler işbirliğinde demokrasiye geçiş süreci olarak değerlendirmek gayreti peşine düşmüş durumdadır. Bu siyasetini verimli kılmak için Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm İslamî kitle ve örgütleri mercek altına alıp ilişki kurmak için heyetler ve ekipler oluşturmak zorunda kalmıştır. ABD ve Batı Afganistan ve Irak savaşından sonra belirlediği yeni sömürü üslupları gereği, İslam beldelerindeki ılımlılar ile ilişki kurmakta sakınca görmemektedir.


Hulasa her ne olursa olsun her ne planlanırsa planlansın Batı artık kendi tarihinin son demlerini yaşamaktadır. Çünkü Batı’nın ortaya koyduğu ideolojinin insanlığa sunacağı sağlıklı hiçbir değer yoktur ve bundan sonra da olmayacaktır. ABD’nin millî güvenlik eski danışmanı Zbigniev Brezinski de bu gerçeği şu ifadelerle anlatıyor: “Şehvet düşkünü bir toplumun (Amerikan toplumu) dünya için ahlakî bir kanun yapması, herhangi bir medeniyet kurması ve ahlakî liderlikte başarısızlıktan başka bir ilerleme kaydetmesi mümkün değildir.”

Artık kapitalist ideolojinin ömründe sona yaklaşılmakta ve takvim yaprakları tek tek koparılmaktadır. Yeni bir tarihin başlangıcı çok yakındır inşallah.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle vaat etmiştir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi onları da yer(yüzün)de mutlaka halife kılacağını, onlar için razı olduğu dinlerini yerleştireceğini, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağını vaat etti. Onlar Bana (Allah’a) kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmayacaklar. Bunun ardında kim küfrederse işte onlar fasıklardır.” (en-Nur 55) 

13 asır önce olduğu gibi İslam’ın tüm Müslümanları tek bir bayrak altında toplayacak bir devlet ile tatbik edilmesinde hiçbir şüphe yoktur. Geçtiğimiz asrın başlarında kaybedilmesinin ardından sömürgecilerin küçük parçalara ayırarak iktisadî, siyasî ve kültürel olarak hükmettikleri toprakların tekrar yeniden bir devlet haline getirecekleri Hilafet devletinde birleşmeleri meselesi an meselesidir. İslam Ümmeti bugün İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olduğunu hatırlamaktadır. İslam Ümmeti Rabbinin hükmünü tatbik edecek, en hayırlı bir risalet, hidayet ve nur olarak bütün beşeriyete taşıyacak bir devletin sultasının geri gelmesi için kapıda onu beklemektedir.

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ 

“Seveceğiniz bir şey daha… Allah'tan bir zafer ve yakın bir fetih, Müminleri müjdele!” (es-Saf 13)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz