DEPREM VE GÖÇÜN İZLERİNDE HİCRET’İ NUSRET İLE BERABER OKUMAK…

Mahmut Kar


Müslümanlar olarak ekim ayı sonunda 7.2, Kurban bayramı 4. Günü akşamı ise “5.6” şiddetinde deprem ile sarsılan Van’daki Müslümanların acı ve kederlerine ortak olduk. Uzaklardan depremin izlerini izleyen bizler, depremin şiddetini bizatihi ayaklarının altında hisseden insanların acı ve kederlerine ortak olabilmek ne kadar olursa, işte o kadar ortak olabildik. Ayrıca sadece acı ve kederlerine ortak olduk diyorum çünkü ortak olabildiğimiz veya olabileceğimiz başka paydalarımızı göremedik. Biz göremez isek devletin görebildiğini düşünmek daha hayalci olur sanırım. Kalplerinde birazcık vicdan ve acıma duygusu olan Müslümanlar, depremi yaşamış kardeşlerine bu kadar yardım edebilirler ise devletin ne kadar yardım yapacağını siz düşünün. Birçok kişi şunu söyleyebilir: Devlet, depremzedelere her türlü yardımı ulaştırdı, yardım kuruluşları vasıtası ile ulaşılmayan ve sıkıntısı giderilmeyen aile kalmadı. Gelin siz bunu bir de, depremi bizatihi yaşayan ve artık evlerinde kalamayacakları için sığınacakları tek yerleri, başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göç etmek olan insanlara sorun. Onlar hiç de deprem bölgesini, orada yaşananları ve hâlâ orada yaşamakta ısrar eden insanların durumunu, medyada gösterilen ve yazılanlar gibi anlatmıyorlar.

Bizatihi depremi orada yaşayan insanlar bugün her şeyden önce ekmek aş, giyim ve kuşamdan önce barınma sıkıntısı yaşıyorlar. Kendilerini düşünmeyi bırakmış bu kardeşlerimiz, çocuklarına salgın hastalıkların bulaşmasından endişe ediyorlar. Daha da önemlisi bu kardeşlerimizin kendileri ve çocuklarının bugün moral ve motivasyona ihtiyacı var. Peki kim verecek dersiniz bu moral ve motivasyonu? Milliyetçi ve ırkçı zihniyetlerle yetişmiş gerici kafalar mı? “Oh oldu” diyen faşist dimağlar mı? Güya çağdaş ve medenî olan boyalı yüzler mi? Yoksa fabrika depolarında eskiye dair ne kalmışsa “kullanılamaz gıda ve giyim stoklarını” vergiden düşmek için paketleyerek bölgeye gönderen ve ekranlara çıkıp “Ben yardım ettim” diyen Kapitalist sermaye sahipleri mi? 

Bu desteği verecek iki taraf güç var:

1. Devlet,

2. Samimi Müslümanlar…

Devlet; çılgın projeler, göklere tırmanan kuleler, gökdelenler, duble yollar, statlar yapmaktan, bu tür afet ihtimallerini düşünmeye ve önlemler almaya zaman bulamamış galiba. Kış soğuğunda içerisinde barınılabilecek misafirhaneler yapmayı düşünmemiş, Karlı havalarda insanları soğuktan koruyacak çadırlar imal etmeyi ve hazırlamayı düşünmemiş. Kış olimpiyatları için sunî kar imalatını gerçekleştiren teknolojiye sahip devletin erkânı, kardan korunacak prefabrikler inşa etmeyi gerekli görmemiş. Niçin görsün ki? Depremden zarar gören insanlar için hazırlanan çadır kentlerin açılış programları yapılmıyor! Kendilerini alkışlayan halkın karşısında konuşacak kravatlı bürokratlar böyle bir çalışmayı niçin düşünsünler!

Müslümanlar olarak bizlerin, Muharrem ayının başlangıcı olan bu günlerde depremle başlayan göçü, hicret ve nusret ile okumamız gerektiğini düşünüyorum. Birbirine akraba dahi olmayan Ensar ve Muhacir kardeşliğinin dayandığı esasları hatırlayarak depremzede kardeşlerimize yardım elimizi uzatmalıyız. Çünkü bilmeliyiz ki biz yardım etmez isek devletin umurunda bile değil. Bilmeliyiz ki iktidar ve muhalefet depremi ve depremzedeleri, siyasî çıkarları için kullanmaktalar ve kullanmaya devam edecekler. Bilmeliyiz ki iktidara sırtını yaslayan medya, gerçekleri ve acı dramları gizleyecektir.

Tüm bu bilinç ile meseleyi değerlendirmeli ve Müslüman’ın Müslüman’a yardımının önemini hatırlamalıyız. Müslüman’ın gerçek dostunun yine ona yardım elini uzatan Müslüman olduğunu hatırlatmalıyız. Kapitalist temele dayalı ilişkiler kuran devlet ve erkânının dostluğunun sahte ve geçici dostluk olduğunu unutmamalıyız ve unutturmamalıyız. Yardımlarımızı güvenilir yardım kuruluşları eli ile veya direk kendi elimiz ile ulaştırmalıyız. Ve bu yardım kuruluşlarına da şunu söylemeliyiz:

“İnsanların maslahatını Allah’tan korkarak gözeten ve koruyan bir devlet olmadığı müddetçe bizlerin gayreti sadece sorunun küçük parçasına geçici çözümler üretir. O halde o devleti ikame etmek için tüm gücünüzü bu çalışmaya harcayınız. Yardım çalışmaları yapmak amellerimizden bir amel olsun ancak esasî işimiz olmasın. O yardımları, devletin güç ve otoritesi ile daha hızlı ve adaletle yapacak İslamî devleti ikame etmek en aslî işlerimizin başında gelsin.”

Bu vesile ile depremde hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan rahmet diliyor, yaralı ve hastalarımıza acil şifalar ve akrabalarına Rabbimden sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ediyorum. 

Bütün bu yaşananlar ile beraber Müslümanlar, deprem ve göçün izlerinde yeni bir Hicrî yıl bayramlarını etkinlikler ile karşılamaya hazırlanıyorlar.

1433. sene-i devriyesini karşıladığımız Hicret’i anmak için Müslümanlar olarak bizler, belirli isimler veya eylemler altında faaliyetler icra ederiz yıllardır. Aynen İslam adına hayatımızda sembollerde kalmış günler ve geceleri andığımız gibi anarız, Hicreti. Hicret; geçmişimiz, tarihimiz ve medeniyetimizden bizlere nostaljik (özlemli) olarak miras kalmış İslamî ritüellerden biri halini almış maalesef. Bugün Müslümanlar tarafından bir yurttan başka diğer bir “yabancı” yurda göç olarak algılanan tarihî proje, özlem ile yâd edilen bir hal almış durumdadır. Mağdur edebiyatını son yüzyılda çok iyi oynayan Müslümanlar olarak bizler, büyük bir siyasî hamlenin sonrasında, başarının ve otoritenin kazanıldığı Hicret olayını da bu mağdur edebiyatı ile dramatize ederek hatırlıyor ve Hicret’i öyle anlamaya çalışıyoruz.

Bu kutlu ve projeli yürüyüşünü sadık arkadaşı ve Ashabı ile gerçekleştiren Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i doğru anlayabilmek ve tanıyabilmek, bugünkü Müslümanlar olarak bizlerin ne kadar da muhtaç olduğu bir şeydir! Son yüzyılda Müslümanlar olarak O’nu ya bir gül ve merhamet peygamberi olarak, ya sufi bir mecnun olarak, ya yaptıkları gerçekleştirilemez ve kendisine ulaşılmaz bir yıldız olarak ya da sadece İslam’ı bireylere tevhidî manada anlatan ve itikatlarını düzelten bir akaid hocası olarak tanımaya gayret gösterdik. İnatla O’nun siyasî bir kişiliğinin olmadığını iddia eder olduk. Rasul’ün Mekke veya Medine’den siyasî ve devletsel boyutta bir talebinin olmadığını çevremize anlatmaya ve buna herkesi inandırmaya gayret gösterdik. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i bu şekilde tanımamız ve tanıtmamız O’nun Ashabı ile yaptığı kutlu yolculuğunu da yanlış, hatalı anlamamıza sebep oldu.

Hâlbuki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye, devletine doğru bir yolculuk gerçekleştirdi. Mekke’nin kazanamadığını Medine’ye hediye etti Kutlu Nebi… Çile ve ıstırap çekerek davet taşıyan müminlere, Medine’deki kapılarını sonuna kadar nusretle açan kardeşleri destek verdi. Sadece çile ve ıstıraptan kurtuluşu haber veren bir nusret değildi bu. Aynı zamanda İlayı Kelimetullah’ın yeryüzüne hâkimiyetinin gerçekleştirildiği ve Allah’ın rızasının kazanıldığı bir nusretti.

Dolayısıyla nusretsiz bir Hicret’i okumak ve anlamak sağlıklı olmayacağı gibi verimli, öğretici ve inandırıcı da olmayacaktır. O halde konunun ana temasına değinmeden önce “Hicret” ve “Nusret” kavramlarını tüm yönleri ile irdelememiz gerekecektir.

“Hicret”, sözlükte kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yolu ile ayrılmaları, anlamını taşımaktadır.

Arapça bir kelime olan “hicret” kök yani mastar kelime olarak “hecr” ve “hicran” köklerinden alınmadır. Çünkü “hecr” ile “hicran” her ikisi de mastar yani kök kelimedirler. “Muhacir” kelimesi ise ism-i fail (etken sıfat fiil) olup “Mufaale” babındandır. “Muhacir”in manası ise bir yerden başka bir yere giden, göç eden kişi anlamını taşımaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de “hicret” kelimesinin sözlük anlamı ile kullanıldığı yerlerde, bir yerden ayrılma ve başka bir yere yönelme veya gitme olarak ifade edilmiştir:

وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا

“Onların dediklerine (karşı sen) sabret ve onları güzelce terk et (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum) (el-Müzzemmil 10)

فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Lût ona iman etti ve dedi ki: “Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (el-Ankebut 26)

“Nusret” kelimesine gelince, “nasara” fiilinin mastarı olan bu kelime, zafere ulaşmak için yardımın gelmesi anlamındadır. “Yardım ediciler” olarak bildiğimiz “Ensar” kelimesi de “Ef'al” kalıbında çoğuldur, ismi faildir. Manası ise “yardım eden, yoldaş, arkadaş”tır.

“Ensar” kelimesi de Kur’an-ı Kerim’de sözlük anlamında birçok yerde kullanılmıştır:

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

“İsa, onlardan küfrü sezince, dedi ki: “Allah için bana yardım edecekler kimdir?” Havariler: “Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit ol” dedi.” (Âl-i İmran 52)

Bu kısa gerekli bilgileri paylaştıktan sonra konumuza dönecek olursak unutmamamız gereken bir husus var ki o da şudur: Bizler Müslümanlar olarak Rasulümüz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sadık arkadaşı ve Ashabı ile Mekke’den Medine’ye yürüyüşünü değerlendirirken Hicret’i nusretten ayrı düşünemeyiz. Nasıl ki Muhacir’i, Ensar’dan ayrı düşünemezsek Hicret’i de nusret ile beraber okumamız ve algılamamız gerekmektedir. Eğer bu şekilde yapmamış olursak Hicret, salt sözlük anlamı ile yukarıda da ifade ettiğimiz gibi “bir diyardan başka bir diyara göç” manasında kalır. Ve bu manada kalması, onu doğru mefhumundan uzaklaştırır. O zaman Nebî ve Ashabı, Mekke’deki zulüm ve baskıdan kurtulmak maksadı ile Medine’ye göç etmiş bir topluluk olarak görülür. Hicret edenler mağdur ve mazlum, Onları karşılayanlar ise onlara acıyarak evlerine alan vicdanlı insanlar olarak görülür. 

Dolayısıyla Hicret’i nusretle beraber okumak ve anlamak için 622 yılından daha gerilere gitmek gerekiyor.

Medine’den hacc mevsiminde Mekke’ye gelen 12 kişilik topluluğun Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile görüşmesi ve İslam’ı kabul etmeleri aslında Hicret’in ilk işaretlerini vermeye başlamıştı bile. 12 kişilik bu topluluğun arkasından Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, genç Sahabesini Medine’ye gönderdi. Mus’ab b. Umeyr, Medine’de davet çalışmasına başladı. Mus’ab b. Umeyr’i bugün dahi doğru tanıyamayan Müslümanlar O’nu bir öğretmen olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Salt bir öğretmen… Bugün okullarda öğretmenler, nasıl ki farazî bilgilerle veya vakıada pratiği olmayan ilimler ile öğrencileri oyalıyorlar ise sanki Mus’ab da, Medineli Ensar’ı öyle oyalamıştı, onlara göre. Hâlbuki Mus’ab, Allah Rasulü’nün en önemli ve kıymetli projesinin merkezinde duran, siyasî bir amel ile iştigal ediyordu, Medine’de. İslam’ın nusretini hazırlamak için gecelerini uykusuz geçiriyordu. Ta ki Medine’de Saad b. Muaz’ın İslam’ı kabul etmesi sonucunda kabilesinden onlarca kişinin İslam’a girmesine kadar. Artık Medine’de her eve melekler inmiş ve her evde İslam konuşuluyordu.

Bi’set’in 12. Yılında Medine’den 2 si kadın 75 Müslüman hacc mevsiminde Mekk’ye geldiler. Ve Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlarla buluştu, bu işe hazır olduklarını ve hüsnü kabullerini gördü. Akabe’de buluşmak üzere onlarla sözleşti.

“İkinci Akabe Biatı” olarak bilinen görüşmede Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medineli Müslümanlara şöyle dedi: “Kadınlarınızı ve Çocuklarınızı kendisinden koruduğunuz şeylerden benide korumanız üzere beyatlaşıyor musunuz?” Onlardan biri de elini uzatarak, “Evet ya Rasulullah, seninle beyatlaşıyoruz. Biz vallahi harb ehliyiz ve silah sahipleriyiz. Bunlar ecdadımızdan bizlere miras kalmıştır.” dedi. Medineli Müslümanlar da Allah Rasulü’nden onları terk etmeyeceğine dair güvence aldıktan sonra hepsi Allah Rasulü’nün elinin üstüne ellerini koyarak şu sözü verdiler:

“Darda ve ferahta, sevinçte ve kederde, dinleme ve itaat etme üzerinde, nerede olursa olsun Hakkı söylememize, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamaya biat ediyoruz.”

Buradan açığa çıkmıştır ki Hicret, zulümden kaçış değildir. Hicret, salt diyar değiştirme de değildir. Eğer öyle olmuş olsa idi Allah Rasulü 12 sene sabrederek Mekke’de bu daveti yerleştirme çabasını göstermeden hicret kararını almış olurdu. Bu karar, Bi’set’in 12. senesinde alındı. Çünkü Medine’de Müslümanlara kapı açan yani Rasulullah’a nusretin kapılarını açtıran İslamî bir kamuoyu oluşmuştu. Böylece davet ile davetin ameli merhalesi olan İslam’ı tatbik etmek gerçekleşecek, davet, devletin kuvveti ve otoritesi ile daha hızlı ve güvende taşınacaktı.

Hulasa Hicret, İslamî bir toplum ve İslam’la hükmeden, İslam’ı tatbik eden, açık ve kesin delille İslam’a davet eden, şer ve tağutî güçlerden bu daveti kuvvetle koruyan bir devletin kurulması ile İslam’a davet arasında bir dönüm noktasıdır.

Hicret’i, bu mefhumu ile okumak ve anlamak Müslümanlar olarak bizleri büyük kazanımlara ulaştırır. Hicret’i, Allah’ın hükmünün uygulamaya konulacağı bir devlete yürüyüş olarak görürsek, bugün o devletin inşası için Rasul’ün yolunda davet taşımanın gerekliliğini ve önemini kavramış oluruz. Bu kavrayışımız, bizleri sâlih amellere sevk eder, Rasul’ün ve Ashabının ulaştığı nusrete bizleri de ulaştırır. Ve bizler bu kavrayışla Ensar ve Muhacir gibi bu Ümmet’e öncü oluruz da Rabbimizin rızasına mazhar oluruz, inşallah…

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Muhacirlerin ve Ensar’ın ilk öncüleri ile iyilikte onlara tam uyanlardan Allah hoşnut olduğu gibi onlar da O’ndan (Allah’tan) hoşnut olmuşlardır. Ve O (Allah) onlara altlarından nehirler akan cennetleri hazırlamıştır. İçlerinde ebedî olarak kalacakları işte büyük başarı budur.” (et-Tevbe 100)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz