Şike Yasası ve Ortaya Çıkardığı Malum Gerçek: “AKP’deki Derin Çatlak”

Mahmut Kar

Kuvvetler ayrılığı ilkesi. Yasama, yürütme ve yargı…

Toplum olarak bizler bu üç kavram ile gençlik yıllarında lise ve üniversitede sınavlarda karşılaşmışızdır. Veya adlî yıl başlangıcı kutlamalarının yapıldığı programlarda Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, Yargıtay Başkanı’nın, Başbakan veya Cumhurbaşkan’ın sözlerinden hatırlarız. “Türkiye Cumhuriyeti Laik ve sosyal hukuk devletidir. Birbirinden bağımsız olan yasama, yürütme ve yargı bu temel ilkeye göre işlev görür” derler. Ne oldukları, neyi ifade ettiklerini bilmeyiz. Bilmemizi de çok istemezler devletin yüksek zevatı. Türkiye Devleti’nin yönetim sisteminde üç kuvvetin var olduğunu ama üçünün de birbirinden ayrı ve bağımsız olduğunu ezberlettiler halk olarak bizlere. Güya kurumların birbirinden ayrı ve bağımsız çalışmaları Demokrasinin başka bir gereğiymiş. Eğer kurumlar bağımsız olmaz ve tek başlılık olursa Demokratik temellere aykırı hareket edilmiş olur ki o zaman bu “kutsal erdem”(!) sarsılmış olur ve “demokrasimiz”(!) zarar görmüş olur. Evet, maalesef kutsal değer diye tüm partilerin can siparene sarıldıkları, son dönemlerde Müslümanların da sarılma eğilimi gösterdiği köhne düzen demokrasinin ilkelerinden kuvvetler ayrılığı ilkesi başka bir “kutsal ittifak” ile sarsıldı ve üzeri çizildi.

Yargı, sporda “şike soruşturması” adı altında başlattığı davada, -pratikte görülmeyen sözde- bağımsızlığına leke düşürdü. Dün, haklarında 13 yıla kadar hüküm ile yargıladığı tutuklu mafya ve çete gruplarını bugün, kendisinin bağımsızlığına leke düşüren Meclis’in çıkardığı yeni yasayı uygulamak zorunda kalarak salıverdi. Meclis ise güya halkın iradesinin temsil edildiği en yüce merci olarak halk ne isterse ve halkın iradesi neyi gerekli görürse onu yasalaştıracakken halkın iradesini tamamen yok sayarak halkın vicdanına dahi sormadan kapitalin, kirli sermaye gruplarının ve planlı beraberliklerin ağırlığı altında kaldı ve ezildi. Yürütmeye gelince; o, sadece kanunda kendisine düşen işi icra ediyor. Bir kere veto edebilirsin, ikinciye veto hakkın yok. Yani imza için masana getirilen kanun neyi içeriyorsa içersin, kimi aklıyorsa aklasın, kimi karalıyorsa karalasın, toplumun hayrına mı, toplumun vicdanı mı? Bakmayacaksın, sadece onaylayacaksın. İlkinde onaylamazsan ikincide maalesef onaylamak zorundasın.

Şike yasasının Meclis’ten geçmesi ve yürürlüğe girmesi sürecinde yaşanan bu gelişmeler, yazılı ve görsel medya tarafından, hatta hukuk akademisyenleri tarafından sürtüşmeler, ayrışmalar ve taraflar arasındaki siyasî çıkar ilişkileri çerçevesinde değerlendirildi. Hâlbuki son on yıldır liberal demokratlar başta olmak üzere tüm kesimler, kurumlar üzerindeki vesayet sisteminin kaldırılmasını savunup durdular. Meclis’in, 3-5 kulüp yöneticisini kurtarmak için yargıya yasama erkini kullanarak nasıl müdahale ettiğini kimse sorgulamadı. Ne muhalefet ne de medya, Hükümete bu konuda bir uyarı ve eleştiri yaklaşımında bulunmadı.

Böylece Demokrasinin önemli saydığı kuvveler ayrılığı ilkesinin yani her kuvvetin birbirinden bağımsız çalışması ilkesinin pratik yönünün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Aslında halkın iradesi olarak topluma yedirilmeye çalışılan Demokraside halkın hiçbir iradesinin olmadığını, halkın seçtiği vekillerin de iradelerinin gerektiğinde satın alınabileceğini bir kez daha görmüş olduk. Demokrasilerde irade kapital/sermaye (Kapital sömürü gücü) sahiplerinindir. Ve Demokrasilerde öncelik, o sermaye sahiplerinin karışık ve kirli para ilişkilerinin ve anlaşmalarının korunması, gözetilmesidir. Dolayısıyla yönetimler her yerde bir tek elden kontrol edilir. Demokrasilerde bir tek elden kontrol edilir. Tek elden kontrol edilen beşerî yönetimler dikta ve teokratik yönetimler olduğu için sermaye sahiplerinin yine tek elden kontrol ettikleri Demokrasi halkın iradesi ve halkın yönetime yansıması olarak yedirilmeye çalışılır.

Sporda şike yasasının Meclis’ten geçirilmesi ile ilgili bu sistemsel tezatlığı ve çelişkiyi, pratik vakıaları üzerinden değerlendirdikten sonra bu yasanın içeriği, siyasete etkileri ve kamuoyundaki tepkiler hakkındaki değerlendirmemize geçebiliriz. 

Bu ay kamuoyu, gündemde fazlaca yer teşkil eden şike yasasının ikinci kez, sabah saatlerine yakın bir zamanda alelacele Meclis’ten geçirilerek yürürlüğe konulması sürecini ve bu süreçte AKP içerisindeki ayrışmaları konuştu. 

Şike yasasının Meclis’ten geçirilip Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulması ve Cumhurbaşkanı’nın veto etmesi sonrası Başbakan’ın hiçbir değişiklik yapılmadan aynen Meclis’ten tekrar geçsin talimatı, Cumhurbaşkanı ile arasında bir sürtüşmenin ve fikir ayrılığının olduğunu somut olarak ortaya çıkardı. Hatta bu sürtüşme, medya için güzel bir siyasî haber ve polemik malzemesi oldu. Yine AKP içerisinde yasayı içine sindiremeyen büyük bir çoğunluğun, Erdoğan ile ters düşmesi de ayrı bir malzeme idi. Cemaatin, bu süreçte taleplerinin yerine getirilmemesi sebebi ile Erdoğan’a dolaylı bir şekilde cephe oluşturması ise tüm gazeteci ve yazarların sütunlarına ve köşelerine aldıkları bir konu oldu. Şike yasasının Meclis’ten geçmesine hiç alışık olmadık samimiyetle destek veren muhalefet partilerinin tavrı ve yaklaşımı ise ileriye dönük önemli beklenti ve anlaşmaların göstergesiydi. Hatta bu süreçten siyasî rant olarak en yüksek kârı almak isteyen MHP lideri Bahçeli’nin, Erdoğansız iktidarın yani bölünmüş AKP’nin Türkiye’yi kaosa sürükleyeceğini ifade etmesi çok kıvrak ve akıllıca bir siyasî manevraydı.

Peki, şike yasasındaki değişiklikle bu davadan yargılanan 93 kişinin aklanması, AKP içindeki bu ayrışmayı deşifre ettirecek büyüklüğe ve öneme sahip midir? Bu yasanın içeriğinde Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasındaki bu görünür fikir ayrılığını ve restleşmeyi gün yüzüne çıkaracak ne vardır? Yine bu yasada, AKP’ye kurulduğu günden bugüne hem seçim sürecinde, hem kamuoyu ve medya, hem kadrolaşma ve hem de Emniyet ve İstihbarat içerisindeki yapılanmasıyla sınırsız destek sağlayan Cemaat’in, İktidar ile ayrışma noktasına gelmesi ve bunun yüksek sesle konuşulmasını gerektirecek nasıl bir gerekçe mevcuttur? Daha önce İktidara, buna benzer yasa değişikliklerinde karşı çıkan ve hiçbir destek vermeyen muhalefetin, bu yasaya tam destek vermesinin arkasında hangi stratejiler yatmaktadır? Bu yasanın çıkarılmasındaki amaç sadece cezaların hafifletilmesi midir? Yoksa daha kısa bir süre önce değişiklik yapılmış yasada yeni bir değişikliği gerektiren bilmediğimiz bir şeyler mi vardır?

Tüm bu soruların cevaplarını, %100 isabetle kesin doğru olarak verebilmek zor olsa da, yeni şike yasasının incelenmesiyle ve değiştirilmesiyle bu süreçte hangi kesimin, nasıl bir plan içerisinde olduğunu kestirmek çok zor olmayacak sanırım.

Şike yasası, daha bundan 7 ay önce, üzerinde sporda şiddet ve kargaşanın önlenmesine yönelik değişiklikler yapılarak ve yasada sert yaptırımlar ve cezalar öngörülerek değiştirilmişti. 14 Nisan 2011’de yürürlüğe giren bu kanun, aslında şike operasyonlarının yapılması için hukukî zemin niteliğinde idi. Çünkü biliyoruz ki şike operasyonunun soruşturma dosyasında hukukî takip nisan ayı itibari ile başlıyor. 7 ay sonra ise aynı yasada bu sefer tam aksi yönde hafifletici dengeler kurularak yeni değişiklikler yapılmak isteniyor. Bu sürecin bu seyirde işlediğini takip edenler ve hukukçular için işleyişin normal bir işleyiş olmadığını söylemek gerekir. Sporda şike operasyonun yapıldığı tarihlerde medyada “Ergenekon’un futbol ayağı da çökertildi” türünden farklı haberler yapıldı. Yargı başta Ergenekon davasına nasıl bakıyorsa şike davasına öyle bakıyordu. Çünkü her iki davada da ortak ilişkilerin olduğuna dair deliller ileri sürüyordu. Ancak siyaset meseleye müdahil oldu ve şike yasasında yapılan değişiklikle davanın önemi ve büyüklüğü küçültüldü, basitleştirildi. Ergenekon davaları ile alakalı çok somut ve net açıklamalarda bulunan Hükümet şike davasında kulüp taraftarlarına sağduyu çağrısı yapmakla yetindi ve dava hakkında somut ve taraf alıcı açıklamalar yapmaktan çekindi...

Çıkarılan yeni şike yasasında yapılan değişikliklerde hem İktidarın hem de muhalefetin muhakkak belli beklentileri ve planları var. Ancak bu planlar içerisinde kulüp taraftarlarından oy beklentisi içerisinde olmak ve bu amaca dönük yasaya destek vermek, tutarlı ve sağlıklı bir plan değil. Burada daha derin planların olduğunu düşünmek gerekiyor. Şike davasına ve değiştirilen yasaya baktığımızda bazı önemli hususlar göze çarpıyor:

1. Şike davasında listenin başında bulunan Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın pozisyonu… Aziz Yıldırım hakkında, futbol sektörü ve diğer bazı yasal-gayri yasal para sektörlerinde çok derin (ve belki de kirli) sermaye ilişkileri bulunan bir işadamı olduğu noktasında bir takım haberlerin/söylentilerin dolaşıyor olması. Bunlardan biri, NATO ihalelerinin tamamına katılıyor olması, bir diğeri de Türkiye’deki tarihî eser kaçakçılığı sektöründe önemli bir yerinin olması. Her iki alan da önemli ve derin ilişkileri ve korunmayı gerektiren alanlar olarak göze çarpıyor.

2. Türkiye’de spor ve hassaten futbol sektörü, büyük paraların döndüğü bir sektördür. Bu sektör içerisinde komisyondan, bahislerden ve kara para aklamadan çok büyük paralar götürülüyor. Ve bu sektör yıllardır bu hali ile bilinir. Özellikle futbolda bahis oyunları, AKP iktidarı döneminde tavan yapar hale geldi maalesef. Bu sektörden şike, baskı ve şantaj ile bazı çevreler büyük paralar götürürken toplumun genel bir kesimi -özellikle de gençlik- bu sektörle uyutulmuş ve günübirlik sunî kazanımlar ile oyalanır olmuştur. Bahis ve iddia oyunlarından kirli yollar ile büyük paraları götüren güçler, zenginliklerine zenginlik katarken, bu sektörde piyasada dönen nakdin oluşturduğu sunî ekonomik canlılık da İktidarın işini bu manada kolaylaştırmış oluyor. Çok büyük şirket yöneticilerinin futbol sektöründe kulüp yöneticiliği yapmış olmasını da saf kulüp taraftarlığı ve gönül işi olarak değerlendirmemek gerekir. Futbol, işadamlarının girift ticarî ilişkilerinden elde ettikleri kara paraları en güzel akladıkları sektördür.

Yasada Nisan ayında yapılan değişiklikle şike operasyonları yapıldı ve futbol sektöründeki bu görünmeyen ama yüklü para transferlerini kontrol eden güçlere ağır darbeler vurulmuş oldu. Yani Türkiye’de iktidarın son yıllarda tüm kurumlardaki vesayeti kaldırma girişimi, sermaye piyasasındaki vesayete de yansımış oldu. Operasyon tamamlanınca amaçlanan gaye hâsıl olmuş oldu ve şike yasasında suçları ve cezayı hafifletici yeni değişiklikler devreye sokuldu. Bundan sonra da futbol ve diğer spor branşlarında yine bahis oyunları ve kara para aklama çalışmaları devam edecek. Ancak bundan sonra bu işten parayı götürecek eller değişmiş olacak. Velhasıl, şike yasasında bu ağır cezayı gerektiren örgütsel suç niteliği değiştirilmesi gerekiyordu, bu yasayla o da olmuş oldu. 

Dolayısıyla tüm bu faktörler şike yasasında İktidarı bağlayıcı kılan ve muhalefetle bir araya gelmesini gerektiren sebepler olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca yeni Anayasa değişikliğinin konuşulduğu bir dönemde, örgüt ve örgütlü suçlar ile ilgili şike yasasında yapılan suçun, örgütlü suçtan bireysel suça dönüştürülmesi değişikliği, diğer örgütler (mesela, Ergenekon) ve suçlar için de emsal teşkil etmiş olacak. AKP artık, Ergenekon yapılanmasına verdiği zayiat sonrası istediğine ulaşmış durumda, yani siyaset ve kurumlar üzerindeki derin yapılanmaların elini kırmış durumda. Bu sebeple Ergenekon ve Balyoz davalarından içeride yatan sanıkların herhangi bir bahane ve kanundaki değişiklikle salıverilmesi gerekiyor. İktidar, Meclis’teki muhalefet ve kamuoyunun kendi üzerinde oluşturmuş olduğu baskıyı atmak için, Ergenekon ve Balyoz davası tutuklularının uzun süreli tutukluk sürelerinin göz önüne alınarak serbest bırakılmalarının yollarını arıyor. İktidar bu hamlesiyle, özellikle tutuklu gazeteci ve yazarları serbest bıraktırarak özgürlükler noktasında bir adım daha atmış olacak. Şike yasasındaki örgüt kurmak ve örgütlü suç işlemek kavramlarına getirilen yumuşatma daha sonra da Ergenekon ve Balyoz davaları için yapılmış olacak. Buradan da muhalefetin bu yasaya neden destek verdiğini görmüş oluyoruz.

Bu yasanın Meclis’ten geçirilmesi sürecinde AKP içerisinde yaşanan ayrışmaları ve derin çatlağı değerlendirmeye geçecek olursak; bu ayrışmanın böyle bir yasada ortaya çıkmış olması çok doğal, deriz. Çünkü iktidar şimdiye kadar Meclis’te çıkarmış olduğu kanunların yasalaşması sürecini milletvekillerini kalben ikna yolu ile hallediyordu. Bir şekilde Meclis’te değişiklik önergesi verilen genel tüm yasalarda İktidar-muhalefet çatışması yaşandığı için her partinin milletvekilleri doğal olarak partilerinin tarafında yer almış oluyorlardı. Ancak şike davası halkın ve kamuoyunun vicdanında aklanmadığı halde İktidar ve muhalefetin mutabık oldukları bir aklama operasyonu başladı. İşte bu aklama operasyonunun yaşandığı sürece AKP liderinin rahatsızlığı eklenince öteden beri aslında İktidar içerisinde görülmeyen bu ayrışma, gün yüzüne çıkmış oldu.

AKP’den bahsediyoruz… Kurulduğu ve aktif siyasete başladığı günden bu zamana kadar Türkiye de “gerçek demokrasinin” hâkim olması için çalışan ve bu düşüncesini güya parti içi demokrasi(!) söylemi ile taçlandıran bir partiden... Ancak biz biliyoruz ki kuruluş felsefesi temel ideolojik bir düşünceye dayanmayan partilerin tamamında, parti yönetici ve üyelerini birbirine bağlayan bağlar, geçici menfaat ve maslahat bağları olmuştur. Bu menfaat ve maslahatın ne olduğunu bazen parti yöneticilerinin ve vekillerin kendileri belirlerken, bazen de kendileri dışındaki güçler ve dengeler belirlemektedir. İşte kuruluşu ve zirveye tırmanışı 10 yıl ile sınırlı, tecrübesiz ve kalıcı tabanı olmayan AKP içerisindeki durum da aynıdır. Buna göre, AKP içerisinde gruplaşmaları üç başlıkta zikredebiliriz:

1. Erdoğan ve Erdoğan’ın liderliğinde birleşen kayıtsız itaatkâr kadro.

2. Cemaatin oluşturduğu sermaye ve kadrolaşmayı elinde bulunduran kadro

3. Abdullah Gül ve bazı milletvekillerinin oluşturduğu üçüncü bir derin yapılanma

Bu gruplaşmaların derin yapılanmalarına ve arkalarındaki siyasî güç dengelerinin kimler olduğuna bu yazımızda detaylı yer vermeyeceğiz. Ancak gördüğümüz bir şey var ki o, Türkiye’deki iktidarların her zaman bir alternatifinin olduğu hatırlatmasını derin güçlerin (ABD-İngiltere), kamuoyuna ve muhataplarına yaptıklarıdır. Yani aslında kendi ayakları üzerinde bölgesel lider olduğunu söyleyen Türkiye Devleti’nin, hiç de öyle kendi ayakları üzerinde durabilen, bir özgüven ve iradeye sahip devlet olmadığını görmüş olduk. ABD, kendi istediği siyaset doğrultusunda yürümeyen iktidarlara bazen balans ayarı yapma uyarısı gönderebiliyor. Eğer Türkiye’de medya bu dönemde iktidarın kontrolünde olmamış olsaydı veya tamamen iktidarın şu anki yürüttüğü siyasetten medyanın razılığı olmamış olsaydı, şike yasası sürecinde iktidarın yıpratılma kampanyası daha ağır olurdu ve kalıcı izler bırakabilirdi.

Ezcümle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günden bugüne benimsediği Batı menşeili Demokrasiyi ve ilkelerini yasamada, yargıda ve yürütmede hiçbir zaman uygulamamıştır. Devleti yönetenler -Batı’da da olduğu gibi-, sermaye grupları ve -Türkiye gibi devletlere özel olarak da- dış güçler olmuştur. Yine kuruluş felsefesi ideolojik temellere dayalı olmayan Türkiye’deki tüm partiler kişilere, liderlere endeksli çalışmalar yapmışlardır. Kişi ve liderlere dayalı kitleleşmelerin ömrünün kısa olduğunu ve hiç umulmadık bir anda, bir takım güçlü yapılarca istendiği zaman yıkılabileceğini, biz son 60 yıllık siyasî tarihimizden biliyoruz. Bundan sonra da yaşanacak siyasî süreçte kuruluş felsefesi “İslam akidesine dayalı ideolojik birliktelik” olmayan tüm parti ve kitleleşmelerin fiyasko ile sonlanacağını buradan söyleyebiliriz.

Artık Müslümanların, İslam’ı ideolojik nizam olarak benimseyen parti ve kitleleşmelerin sesine kulak vermesinin zamanı geldi… 




Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz