İlim Mekteplerinin İlmihali Ve limlerin İmtihanı

Mahmut Kar

Yeryüzünde insanlık ilahî ölçülerden, Yaratıcının rahmet, bereket ve adaletinden yoksun, cehalet ve sapıklık içerisinde bir hayatı yaşarken, Risaleti ile insanlığa tüm bu yoksun oldukları şeyleri ulaştıran Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelen ilk vahiyde oku emri vardı. 

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 

“Yaratan Rabbinin adı ile oku!” emri ile başlayan ayetler şöyle sıralanıyordu: 

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

“O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini öğretti” (el-Alak 1-5)

İlk ayette Allah Subhanehu ve Teâlâ kendi ismi şerifi ile başlıyor ve isminin yanına yaratma sıfatının vurgusunu yaparak okumasını istiyor Rasulümüzden. İkinci ayette yaratma sıfatının işlevi olan insanın yaratılışına vurgu yapan Subhanehu ve Teâlâ, onu neden ve nasıl yarattığını anlatıyor. İkram sahibi olan Rabbimiz Sûre’nin dört ve beşinci ayetlerinde yazmak ve öğrenmek kavramlarından bahsediyor. Okuma-yazma bilmeyen bir ümmî Nebi’den okumasını istiyor, insana kalemle yazmayı ve bilmediğini öğretmeyi Kendisinin verdiğini söylüyor. Burada özellikle beşinci ayette insana bilmediğini öğretenin Allah Subhanehu ve Teâlâ olduğuna vurgu, önem taşımaktadır. Bu ayeti Seyyid Kutup şöyle yorumlamaktadır:

“Alak Sûresi, bilginin alınacağı kaynağı gösteriyor. Bilginin tek kaynağının yüce Allah olduğunu, insanın bildiği ve bileceği her şeyi, şu varlık âleminin gizemlerine, şu hayatın ve insanın kendi nefsinin bilinmezliklerine dair çözebildiği neler varsa bunların tümünün kaynağının yüce Allah olduğunu belirtiyor. İnsanın tüm bildikleri, oradan, bir başkası daha olmayan bu tek kaynaktan, aldığını ifade ediyor.” 

Makalenin girişine bu ayetleri ve kısa izahatı, yazımızın başlığı ile ilişkilendirmek için aldığımı ifade etmek isterim. Bilginin kaynağının vahiy olduğunu Rabbimiz tâ bundan 14 asır önce bizlere bildirmiştir ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bu ilmi bilgi ile âlim olan ulemayı kendisinin varisleri olarak bizlere haber vermiştir. Dolayısı ile buradan yola çıkacak olursak, âlimlerin ilmi aldıkları yerin mahiyetinin önemini vurgulamamız gerekmektedir. Ve yine bugün âlimlerin bu ilmi nasıl kullandıkları veya niçin kullanmadıkları/kullanamadıkları konusunu değerlendirmemiz gerekmektedir.

Bizler, Mekke’deki Sahabelerden ilk Müslüman olan müminlerin Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde ders halkaları oluşturduklarını okumuşuzdur siyer kitaplarından. Sadece bizler değil bugün birçok akademisyen âlim de bu bilgiyi siyer kaynaklarından öğrenmiş ve öğrencilerine böyle öğretmişlerdir. Ancak Daru’l-Erkam olarak bilinen bu mektebin içerisinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu gençleri hangi eğitim metodolojisine göre ve nasıl bir müfredat ile eğitime tabi tutmuştur? Bu çok fazla bilinmemektedir. Veya bilinse de Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hareket metodu kapsamında örnek alınan bir esas olarak görülmemektedir. Hâlbuki bugün toplum olarak içinde bulunduğumuz cehaletten kaynaklanan tüm sorunların eğitimsizlikten kaynaklandığını hep dillendirmekteyiz. Velakin bu sorundan kurtaracak eğitimin nasıl bir eğitim olduğu ortada iken bu eğitimin müfredatı ve eğitim metodu örnek alınmamaktadır. İslam’ın ilk ilmî ve fikrî donanımlı mektebi Daru’l-Erkam’ın bugün Müslüman genç nesil için önem ve mahiyeti çok büyüktür. Çünkü bugün Müslümanlar olarak bizlerin durumu, aynı Mekke’deki Müslümanların durumuna benzemektedir. Hem fikrî çöküntü ve cehalet içerisinde olmamız, hem de İslam’ın davetinin taşınmasındaki sorumluluğumuz açısından Mekke döneminden farklı bir dönemde yaşamamaktayız. Bugün bu sorumluluk cahillerden daha ziyade âlimlerin sorumluluğu olarak ortada durmaktadır. Çünkü Mekke’de bu sorumluğun yükünü üzerine alıp taşıyan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, âlimleri kendine varis kıldığını ifade etmektedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır: 

“Âlimler Nebilerin varisleridirler.” (Ebu Davud, Tirmizi, Ebu Derda)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Daru’l-Erkam’da yetişmiş olan o seçkin kadro ile Allah’ın dinini kemale erdirmiş ve İslam, bu neslin ve ondan sonra gelen Tabiin neslinin omuzlarında ulaşmadığı ve insanları hidayete ve rahmete çağırmadığı toprak parçası bırakmamıştır. İslam, ulaştığı topraklarda hükmedilir olmuş ve insanlık, O’nun uygulamalarındaki rahmeti ve adaleti ile feraha ve izzete kavuşmuştur. Bu başarıda bu öncü nesle İslam hakkında verilmiş olan fikrî ve ilmî eğitimin önemi çok büyüktür. Artık Daru’l-Erkam gibi ilmî ve fikrî donanımlı medreseler, daha profesyonel olarak Bağdat’ta, Buhara’da, Şam’da ve daha birçok şehirde işlevini yerine getirmekte ve Rabbanî âlimleri yetiştirmekteydi. 13 asır hükmü devam eden İslam beldelerinin birçoğunda fennî ilimler dâhil tüm alanlarda bilgin ve akademisyenler yetişmekte İslam’ın bu hızlı ilerleyişi Batı tarafından hayretle izlenmekteydi. 

Bu medrese ve mekteplerden; Ebu Hanife, İmamı Şafi, İmam Ahmed bin Hambel gibi İslamî ilimlerde derinleşmiş müçtehitler çıkmakla beraber Piri Reis, Mimar Sinan gibi fennî ve teknolojik bilimlerde de bilginler yetişmiştir. Hatta İslam Hilafet Devleti’nin son dönemlerinde dahi bu zihniyet ile yetişmiş Hasan el-Benna, Mevdudi ve Takiyyuddin en-Nebhanî gibi âlimler bugünkü İslamî gençliğe hâlâ ilham kaynağı olmaktadırlar.

Ne zaman ki yönetimdeki değişiklikler ile ümera el değiştirmiş, Batılı zihniyet ve onun yönetim biçimleri hayatımızda yer edinmeye başlamıştır ve ne zamanki eğitimdeki aklî düşünme metodu (zihniyeti) Batılı zihniyet ile karışmaya başlamıştır, artık mektep ve medreselerde alınan ilmin ruhu kaybolmuş ve salt bilginin ötesine geçemeyen nesilden nesile aktarılan içi boş müfredat oluvermiştir. Bu müfredat, öğrenci ve öğreticilerin sırtında maddî getirisi olan bilgiler olmanın ötesine geçemeyen ağır bir yük olmuştur maalesef. Her ne kadar bu değişiklikler, sistemsel uygulamalar ile varlıklarını hissettirmişler ise de İslam beldelerimizde son yüzyılda Allah’tan takva ile korkan âlimler yetişmemiş değildir. Lakin bu âlimlerin sayılarının özellikle Türkiye topraklarında çok az olduğunu söylememiz gerekmektedir. Sayıların azlığı mektep ve medreselerdeki eğitim sisteminin bozukluğu ile direkt ilişkilidir. Çünkü mektep ve medreselerde özellikle bugün İslamî ilimlerin verildiği İmam-Hatip mekteplerinde ve İlahiyat Fakültelerinde her ne kadar İslamî ilimler verilmiş olsa da verilen bu ilmî derslerin niçin verildiği noktasında bir algılama ve yaklaşım bozukluğu bulunmaktadır.

Genelde müşahede ettiğimiz bir gerçek var ki o da şudur: Bu İslamî eğitimi alan öğrenciler aldıkları bu eğitimi sadece sınavlarda en iyi notu alıp derece yapmak algısına bina etmektedirler. Akademik çalışma yapan akademisyenler ise sayfalarca tez çalışmalarını unvanlarına unvan katmak için yapmaktadırlar. Buradaki sorumluluğun tamamı öğrencilerde olmadığı gibi akademisyenlerde de değildir. Buradaki asıl sorun, bu alınan tedrisin uygulama sahasının hayattan uzaklaştırılmasından sonra tekrar hayatta var edilmesi için bir mücadelenin verilmemesinden dolayı genelde tüm Müslümanlarda özelde ise yöneticilerdedir. Bu meselede uygulayıcı olan yöneticilerin sorumluluğu muhakkak çok fazla olmakla beraber ulemanın sorumluluğu Müslümanlar nazarında ve Allah katında hesabı çetin bir sorumluluk ve mükellefiyettir.

İslam, kâmilen hayatta uygulanırken hem İslamî ilimlerde hem de fennî ilimlerde yetiştirilmesi için genç nesil mektep ve medreselerde tedris ediliyorlardı. İslam’ın fikrî liderliği gereği, hem gelişen dünyada yeni çıkan problemlere çözümler bu medreselerde yetişen müçtehit âlimler tarafından bulunuyordu, hem de İslam’ın ilerleyici ve geliştirici özelliği ile gelişen teknolojiyi takip edip her alanda yeni icat ve gelişmişliklere imza atacak bilim adamları mekteplerde yetişiyordu. Öyle ki, Müslümanlardaki bu ilerleme Batı tarafından hayretle izleniliyordu.

Ne zaman Kitap ile Sultan’ın arası ayrıldı, ne zaman hayat ve devlet ile dinin arası ayrıldı, işte bu yıkım, Müslümanları her alanda âlemin gidişatından geri bıraktı. Ne zamanki Hilafet kaldırıldı, İslamî ilim mektepleri ve eğitim metodu “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile temelden değiştirildi. O günden sonra Batı temelli bir eğitim modeli, Müslüman gençlik üzerinde uygulanmaya başladı. Eğitimde karma sistem uygulanmaya başlanınca, zaten zihinlerde bulanıklıklar oluşturmuş olan bu gerici zihniyet, Müslüman gençliğin amelleri ile de oynamaya başladı. Ve bugün geldiğimiz noktada, eğitim alarak yetişmiş olan akademisyenler topluluğunun ve onların yetiştirdiği öğrencilerin ne halde olduğunu müşahede edebiliyoruz.

Bugün İslamî ilimlerin öğretildiği mektep ve fakültelerde bu ilimlerin yanında zihniyet olarak, muhafazakâr, liberal, demokrat zihniyetler yetiştirilmekte maalesef. Özellikle ılımlı İslam(!) projesi kapsamında eğitim kurumlarında öğrencilere, İslam’ın, sadece ruhanî değer taşıyan, birey hayatını ilgilendiren hükümleri ihtiva eden bir din olduğu ve hayata, topluma, devlete dair bir yöntem ve sistemi içermediği algısı iyiden iyiye yerleştirilmeye çalışılıyor. İmam-Hatip Mektepleri üzerindeki eğitim programları, bu amaç doğrultusunda yeni müfredatlar ile şekillendiriliyor, hatta proje ve pilot okullar belirlenerek burada yetiştirilen öğrenciler, bu köhne ve çürük zihniyetler ile basit idealleri benimseyerek Rabbinin ve O’nun gönderdiği vahyin penceresinden hayata bakmaktan berî olarak bu karışık zihniyeti ile kendini toplumun içinde önemli yerlerde bulma idealinin peşine düşmüş oluyor.

Hâlbuki Allah, Kendi Kitabı’nı dosdoğru okuyanlara, hem bu dünya hem de Ahiret için güzel vaatlerde bulunmaktadır. 

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

“Şüphesiz, Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler.” (el-Fatır 28)

İşte, hayattan kopuk bir din algısı ile sayısını çoğaltarak övündüğümüz İlahiyat Fakültelerimizin, İmam-Hatip Okullarımızın, akademisyen ve öğrencilerimizin durumu aşikârdır.

Bu konudaki problemin daha somut anlaşılması ve çözümünün de barizleşmesi için 2009 Temmuz ayında Endonezya’da yapılan “Uluslararası Âlimler Konferansı”nda davetli konuşmacılardan Mısırlı Âlim Şeyh Muhammed Ali’nin konuşmasından bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Halife Ömer’in döneminde Amr b. el-As’ın fethettiği ve Roma’nın zilleti altındaki Kıptî gününde Amr b. el-As’a biat ederek hep beraber Müslüman olanların toprağından, kenane toprağından Konferansa katıldığını söyleyen Âlim, Dünyanın birçok İslamî beldesinden konferansa katılan 2000 âlim ve 10000’e yakın katılımcıya hitaben şu konuşmayı yapıyor: 

“Geldiğim topraklarda yer alan Ezher’de âlimler vardır. Ezher’de İslam öğretildi ve hâlâ öğretilmeye devam edilmektedir. Ezher öğrencisi İslam fıkhını tedrise ve dört mezhebe göre İslam metodlarını öğrenmeye başladığında vakıanın kendisine öğretilenden farklı olduğunu görür. Fıkıh, hayatın tüm alanlarını kapsamaktadır. Müslüman fakihler, İslam hakkında yazmaya başladıklarında hayatın tün alanlarını kuşatan şer’î hükümlerin tümünü dar mefhumu ile ibadetlerden; namaz, oruç, zekât, Hac’dan başlayıp sonrasında muamelata, nikâh konusuna, ukubata, cihada ve siyer konusuna geçmişlerdir. Bütün bu kapsamlı fıkhî çalışma, şu ana kadar tüm tafsilatı ile Ezher’de de tüm İslam dünyasındaki diğer İslam fakültelerinde de işlenmektedir. Bu dersleri işleyip ilim salonundan sokağa çıkan Müslüman talebe, tümüyle farklı bir vakıa ile karşılaşır.

“Peki, kaçış nereye!” İslam öğretildi ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanından Hilafet’in kaldırıldığı döneme kadar uygulandı. İslam, siyasî olarak hâkim olduğu gibi iktisadî ve içtimaî alanlarda da hâkim olmuştur. Aynı şekilde İslam beldelerindeki iktisat ve dış siyasette de durum böyledir. Öyle ki dünyada Müslümanların Halifesi’nin sesi işitildiğinde, “İslam ordusu yenilmez” denilirdi. Ancak ilim alan öğrenci, İslam eğitimini aldığında vakıada bunu bulamaz. Müslüman fakihler hayatın tün alanlarını kuşatan İslam hakkında yazmaya başladıklarında, Müslüman Âlimler Konferansı’nı gerçekleştiren ve Konferans’ta konuşan kimseler, insanlara İslam’ı öğrettiklerinde ilmi ve bütün yönleri ile İslam fıkhını öğrettiği talebeye ne cevap verecekler? Bu talebe sokağa çıktığında medyayı, kanunları, yasamayı ve yöneticileri öğrendiği ilmin ve fıkhın dışında bir halde ve yerde bulduğunda hocasına ne diyecektir?

İlim talibi hocasına şöyle diyor: “Sen bana İslamî fıkhı ve Şeriat nizamını öğretiyorsun, fakat ben bunu vakıada bulamıyorum ne yapmalıyım?” Âlimlerin lisanı ile diyorum ki: Ey talebe! İlmi, hayatında tatbik etmek için öğrenmelisin! Peki, nasıl tatbik edeceksin? İslam, Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek üzere kendisine biat edilerek biat akdi gerçekleştirilen ve böylece de tüm Müslümanların Halifesi sayılan bir devletteki Halife eliyle ancak uygulanabilir. Halife ile biat akdi tamamlandığında, yeryüzünde Allah’ın Şeriatı tatbik edilir. Ey faziletli âlimler! Sizde talebelerinize deyiniz ki: “Ey talebe! Kültürü sahih bir şekilde almalısın. Sonrada Allah’ın indirdikleri ile hükmedecek bu devleti kurmak için çalışmalısın.”

İşte Mısırlı Âlim’in dile getirdiği sorun, İslamî mektep ve medreselerde şu an hayatta uygulaması olmayan İslamî ilimlerin ne için öğretildiğine dair öğrencilerde ve öğreticilerde bir zihniyetin ve düşüncenin olmayışı sorunudur. Bu sorunun çözümünü de konuşmasında çok güzel ortaya koymaktadır.

Âlimlerin içinde bulunduğu vakıa ve sorumluluklarına gelecek olursak, öncü nesillerin yetiştirilmesinde âlimlerin çok büyük rolü bulunmaktadır. Âlim olmayı; bilginin alındığı yer olarak tarif ettiğimizde şer’î manada bir eksiklik göstermiş oluruz. Çünkü Allah bilmeyi (iman etmeyi), ayetlerde tek başına kullanmamıştır. İman, ameli gerektirir, bilgi ise bilinen şey doğrultusunda faaliyeti, ameli gerektirir. İslam, bu anlamda farazî bilgiler ile uğraşmayı da yasaklamıştır. Vakıası olan bilgileri edinmeyi ve bunlarla amel etmeyi fazlaca tavsiye etmiştir. Dolayısıyla âlimler, amelden uzak bilgilerle donatılmış beyinler olmaktan kurtulmalıdırlar. Öğrendikleri İslam adına ne varsa akaid, hukuk, iktisat, ictimaî hayat, siyaset… Tüm bunları hayata indirmek için konuşmalı ve davetini taşımalıdırlar.

Bildikleri ile amel edecek, toplumu, farazî olmayan, vakıası olan faydalı İslamî bilgiler ve fikirler ile kalkındıracak âlim, yalnız Allah’tan korkarak hakkı haykırmalıdır. Yöneticilere ve sultanlara kompliman yapan âlimler, ömrü hayatlarında maddî refah içerisinde yaşasalar da izzet ve şereften mahrum olarak ölümü tatmak zorunda kalırlar ve hüsrana uğrayanlardan olurlar. Buna son dönemde Suriye’deki olaylarda yöneticilerden taraf olan ve halka sırtını dönerek âlimliğine ve ilmine kara lekeler süren Ramazan el-Butî örnek gösterilebilir. Olaylar öncesinde meşhur Emevî Camii’nde binlerce kişiye halka dersleri veren bu âlimin sohbet halkalarına şu anda, sayıları belli çok az kişi katılıyor.

Suriye’de bilinen âlimler, halkın önüne çıkıp onlara liderlik yapacakken ya köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar ya da zalim yönetime destek vererek onların cürümlerine ortak oluyorlar. Başka diğer beldelerde ise (Mısır, Tunus, Türkiye) “Medenî Devlet” (Sivil Devlet) ismi ile Laik ve Demokrat devlet ve siyaset anlayışının başka bir versiyonunu Müslümanlara aşılamaya çalışıyorlar.

Bugün özellikle Türkiye’de daha düne kadar “Demokrasi ve Laiklik küfürdür” diyen İslamî kesimlere liderlik yapan âlim ve kanaat önderleri artık “Demokrasiyi konuşabilmeliyiz, bizim Demokrasi anlayışımız Batı’nın anlayıp uyguladığı gibi bir Demokrasi anlayışı değil” diyorlar. Müslüman âlimlerin konuşması ve tartışması gereken şey, Demokrasi değildir. Demokrasi ne kadar konuşulur ve ne kadar tartışılırsa tartışılsın, meşrulaştırılamaz. Çünkü Demokrasi, küfür nizamıdır. Ancak bugün âlimler, İslam’ın yönetim sistemi olan Hilafet’i konuşmalıdırlar. Müslümanların zihninden son 100 yılda kazınarak silinmiş olan Hilafet’i tekrar Müslümanlara hatırlatmak, âlimler üzerine bir borç ve haktır.

Müslümanlar olarak bizlere düşen sorumluluk ise, bu tür gayri İslamî fikirlere kapılıp aldanmamak, bu âlimlere ve onlar gibi düşünen Müslümanlara nasihat etmek olmalıdır. Tüm Müslümanlar olarak bizler, bu gibi yaklaşımlara sapmaya başlayan âlimlerle ve İslamî çevrelerle sözün en güzeli ile konuşmalı, onları bu yanlıştan berî etmeli ve hak olan konuları konuşmalarını nasihat edip imtihan ile onları korkutmalıyız.

Dünya’da Ümmet’in övgüsüne Ahirette ise Rabbimizin övgüsüne mazhar olmak, hangi âlimin istemeyeceği güzellik olabilir? 

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

“İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar huşû duyarlar. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (el-Fatır 28)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz