İslamî Cemaat Ve STK’ların Suriye Sınavı

Mahmut Kar

Ortadoğu’da Müslümanlar yaklaşık bir sene önce başlayan hiç beklenmedik bir kıyamla yönetimlere başkaldırdılar. 100 yıllık sömürge ve esaret zilleti içerisinde yaşayan Müslümanların bu temiz ve asil kıyamı, Tunus ile startını verdi. Mısır, Libya, Bahreyn ve Yemen derken kıyamın son durağı bugün Ürdün, Lübnan, Filistin, Irak ve Suriye diye isimlendirilen Biladü’ş-Şam topraklarının kalbinde, Suriye’de kendini gösterdi. Bu asil kıyam, bölgedeki hiçbir İslamî hareketin planlı olarak hazırladığı bir çerçevede başlamadı. Yine bu kıyam, Türkiye’deki bazı çevrelerin dillendirdiği gibi Batı ve ABD’nin tetiklediği bir ayaklanma da asla değildir. Bu kıyamlar, Müslümanların 100 yıllık zillet ve esaret hayatına kendi iradeleri ile doğal olarak dur demek için meydanları cesurca doldurdukları temiz ve pak birer kıyamdırlar.

Ancak kâfir Batı, bekasının sonuna yaklaştığını bildiği için bu asil ve pak kıyamları kirletmekten geri durmadı. Bu ayaklanmaların açlığa, yoksulluğa ve insanca yaşamaya karşı özgürlükçü birer ayaklanma olduğunu dillendirerek, devrilecek olan despot liderlerin yerine, kendisinin rızalığını alacak “ılımlı İslamî” demokratların geçmesinin zeminini hazırladı ve devrimleri kontrolü altına almayı başardı. Bunun adına siyaset literatürde “devrim hırsızlığı” deniyor.

Ancak ABD ve Batı, bu hırsızlığa maalesef Müslümanları ve kitlelerini de alet etti ve onları bu işin birer parçası kıldı. İhvan-ı Müslimîn, Nahda ve bazı Selefi hareketler, bu süreçte bu oyunun birer parçası haline geldiler. Müslümanların yaşamış olduğu 100 yıllık travma ve badirelere son verecek bu kıyamlar, İslamî bir devlet ile nihayete kavuşabilecekken İslamî kitleler Müslümanların 100 yıllık Hilafet ve İslam Devleti beklentilerine ihanet ettiler. Tunus’ta Nahda Hareketi, Mısır’da İhvan-ı Müslimîn, Demokratik parlamenter sistemde yönetime talip olarak Şeriat’ın ve Ümmet’in maslahatına değil, kendi menfaatlerine hizmet etmeyi tercih ettiler.

Libya’daki durum, Tunus ve Mısır’daki durumdan farklı idi. Çünkü Libya’da petrol vardı ve sömürgeci güçler buradaki petrol paylaşımını, siyasî atraksiyonlara bırakmadılar ve fiilî müdahalede bulunarak esasen Libya’yı işgal ettiler. Libya Ulusal Konseyi ise, bu süreçte Nahda ve İhvan’ın olgunluğuna ulaşması için Türkiye’de hazırlandı. Ve hazır olduğunda, Kaddafi, NATO kuvvetleri tarafından çoktan öldürülmüştü bile. Ömer Muhtar’ın torunlarının bu asil kıyamı da Türkiye gibi ihanet içerisinde hareket eden basiretsiz iktidar ve hain Afrika liderleri sayesinde çalınmıştı.

Bahreyn’de başlayan ve Yemen’de hâlâ devam eden ayaklanmalar konusu ise bu kısa yazımızda değerlendiremeyeceğimiz başka bir yazıda ele alabileceğimiz bir derinlikte.

Biladu’ş-Şam’ın yiğit evlatlarının gerçekleştirdiği kıyamın başlangıç zemini ise daha farklıydı. Yıllardır Suriye’de gaddar ve o kadar zalim olan bir Nusayrî yönetim altında yaşayan halk, ülkedeki istihbarat ve baskının altında zaten ezilmiş olup hareket edecek halde değildir. Suriye’de Müslümanlar, değil devrim için sokakları 100 binlerle doldurmak, iki kişi bir araya gelip konuşurken dahi her an istihbarat gelebilir endişesini ve korkusunu taşıyorlardı. Ancak Suriye’de olayların başlaması ile Müslümanlar bu korku duvarlarını yıktılar ve yıllardır kendilerine zulmeden bu zalim ve kâfir yönetime meydan okudular.

Suriye’nin bölgesel ve stratejik açıdan taşıdığı önem ve henüz Suriye’de hazır oluşturulmuş bir muhalefetin yokluğu, devrim hırsızı ABD, Arap birliği ve ABD’nin bölgedeki işbirlikçisi Türkiye’nin sürece yaklaşımında farklı siyasetler gütmelerine sebep teşkil etti. Yürütülen bu siyaset, Beşşar Esad’a ayaklanmayı kırması için daha fazla Müslüman kanı dökmesine izin vererek zaman kazandırmak ve bu zaman zarfında Başşar’ın yerine gelecek “güvenilir”(!) bir muhalefet hazırlamaktı. Bu 10 aylık zaman zarfında ne Beşşar direnişi kırabildi, ne de ABD, Türkiye üzerinden güvenebileceği bir muhalefet hazırlayabildi. Arap Birliği’nin gönderdiği gözlemciler konusunun ise yine direnişi kırmak için bu süreci uzatarak Baas’a zaman tanımaktan başka hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Süreç uzadıkça oluk oluk akan kanın bölgedeki Müslüman yöneticiler için sanki hiçbir değeri yokmuşçasına, son dönemde Suriye’de iç savaş ve mezhep çatışması yaygarasını kopartan ABD ve Türkiyeli yöneticilerin aynı dili konuşmaları ise gizli planların ve ihanetin perdelerini aralıyor.

Suriye konusuna yönelik genel ulusal ve bölgesel siyaset böyle işlerken, Türkiye’deki İslamî kamuoyunda üç farklı yaklaşım kendini gösterdi:

Birinci yaklaşım, “İrancı yaklaşım” olarak da adlandırılabilecek olan Baas rejimine destek veren yaklaşımdı. Bu yaklaşım, Suriye’deki ayaklanmaların arkasında “ABD ve “İsrail”in olduğunu” söyleyerek Filistin direnişine güya desten veren ve “İsrail”e karşı bir cephe oluşturan Suriye rejiminin ayakta kalmasını düşünen ve bu sebeple Müslümanların temiz ayaklanmalarına leke süren çirkin ve bir o kadar gayriinsanî bir yaklaşımdı. Esasen İran’ın bölgesel çıkarlarını ayakta tutmayı amaçlayan bir siyasete bina edilen bu yaklaşımım sahipleri meseleye İslamî değil de mezhepsel ve real politik bir yaklaşımla baktıkları için Türkiye kamuoyundan büyük tepki topladılar. Aslında İran’ın Suriye konusunda ortaya koyduğu bu tavrın Suriyeli Müslüman kardeşlerimiz için zararı çok büyük olmakla beraber İslam Ümmeti için bir faydası olmuş oldu ki o da şudur: 1979 Devrimi’nden bugüne, İslam dünyasında Müslümanlara kendini “İslam Devleti” olarak tanıtan ve Müslümanların yıllardır siyasal İslam düşüncelerine “önayak”(!) olduğunu ve örneklik teşkil ettiğini söyleyen İran ve İrancı yaklaşım, bu süreçte Müslümanlara değil de Baas Hükümeti’ne destek vererek, tüm İslam âlemi nazarında kendisinin ve düşüncesinin iflasını ilan etmiştir. Bu da Rabbimizin bir rahmeti ve hayrı olarak değerlendirilebilir.

İkinci yaklaşım ise, İrancı yaklaşıma karşı durarak ayaklanmaların arkasında ABD ve “İsrail”in olduğuna inanmayan ve ayaklanmalara destek veren yaklaşımdır. Bu yaklaşım Türkiye’deki genel İslamî kamuoyunun yaklaşımı olarak duruyor. ABD ve “İsrail”in bu ayaklanmaları tetikleyen güçler olduğuna inanmayarak İslamî bir tavır takınan bu yaklaşım, Suriye’de Beşşar’dan sonra nasıl bir yönetimin olması gerektiği konusunda herhangi bir düşünce ortaya koymuyor, bu konuda Tunus, Mısır ve Libya’daki “tecrübenin”(!) Suriye’de de oluşmasından ve bu ülkelerde Müslümanlar, nasıl demokratik sürece fiilî olarak dâhil oldularsa Suriye’de de aynı sürecin işlemesinden yanaydı. Özetle meseleye bu şekli ile bakan bu İslamî kamuoyu, Türkiye’deki demokrasi rüzgârından etkilenerek İktidar’ın kanatları altında siyaset gütmeye çalışıyorlardı. Suriye konusunda ABD’nin bölgesel planlarını göremeyen, 10 aydır akan kanın nereye ve niçin akıtıldığının siyasî arka planını tespit edemeyen ve Türkiye’nin Ortadoğu ayaklanmaları sürecinde üstlendiği arka planı, ihanetlerle dolu rolü görmezlikten gelen, basiretten mahrum bu yaklaşım, maalesef İrancı yaklaşım gibi İslamî bir yaklaşım değildir.Ü

Üçüncü yaklaşım ise, bu ayaklanmaların tamamının ve özellikle Suriye’deki direnişin 100 yıllık İslamsız geçen zillet, esaret ve sömürge hayatı yaşayan Müslümanların bu hayata “dur” demek için başlattıkları İslamî temelli ayaklanmalar olduğunu dillendiren yaklaşımdır. Bu yaklaşım, meseleye İslamî ideolojik çerçeveden bakarak, genelde tüm İslamî beldelerde bu ayaklanmalara destek vererek sürecin İslamî yönetim modeli olan, Hilafet Devleti’ne geçişi ile tamamlanmasının vurgusunu yapıyordu. ABD ve Batı’nın Türkiye üzerinden İslam beldelerine pazarlamaya çalıştığı Demokratik İslam(!) projesinin tehlikesini ve şer’î hükmünü İslamî kamuoyuna hatırlatan bu yaklaşım, Suriye’de ABD ve işbirliği içinde olan diğer Arap beldeleri ve Türkiye’nin büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklarını dile getiriyor.

Bu süreçte Türkiye’de İslamî kamuoyunu etkilemeye çalışan STK’lar, siyasî parti temsilcileri ve cemaatler, sorumluluğu ağır bir sınav vermekteler. Özellikle son 10 yılda İktidar’ın estirdiği rüzgârdan etkilenen ve vakıanın seyrinde hareket eden STK’lar maalesef devrimlerin başladığı 2011’in başından bugüne İslamî bir duruş ortaya koyamadılar. İktidar ve arkasındaki uluslararası güçlerin etkisi altında kalarak onların söylemlerini terennüm ettiler ve yukarıda sıraladığımız yaklaşımlardan ikincisine teslim oldular.

Sanki İslam’ın şer’î kaynakları olan Kur’an ve Sünnet yokmuşçasına ve İslam Ümmeti’nin devasa 1300 yıllık tarihî geçmişi hiç yaşanmamışçasına kendilerine ait özgün dillerinin yerine Batı’ya ait diller kullanmaya koyuldular. “Demokratik İslam”, “Devlet’ül Medeniyye” (Sivil Devlet), “Sivil Anayasa” gibi kavramlar ile Müslümanların zihinlerini bulandırdılar.

Tunus’ta Nahda Hareketi ile Mısır’da İhvan ile bu söylemlerini kuvvetlendiren bu zihniyet, Suriye’de bu yaklaşımını devrime yamamaya çalışıyor.

15-20 bin şehidin, 80 bin kayıp insanın (aslında şehit edilmiş), toplamda 100 bin insanın katledildiği bir beldeye, Demokratik bir Rejim’in gelmesi için kamuoyu çalışmaları yapan bu zihniyete sahip kafalar, ütopik bir gaye peşinde koştuklarının farkında değiller maalesef.

26 Milyon nüfuslu bir ülkede, nerede ise her aileden bir veya iki yiğidin şehit verildiği beldenin halkı, nasıl olacak da Demokratik bir İslam(!) rejimine teslim olacak.

Sormak lazım bu zihniyetin sahiplerine; “İnsan hakları, özgürlükler ve demokrasi için sizden hanginiz göğsünü mermilere siper edebilir? Hanginiz, Türkiye’yi Batı kültürlü bir model olarak Tunus’a model alan Gannuşi’nin bu ideali için kendisini yakabilir? Unutmayın ki Muhammed Bu Azizi, bu ideal için kendini yakmadı. Ayaklar altına alınmış onur ve şerefi için kendini yaktı. Şimdi Tunus’ta onur ve şeref Ümmet’e iade mi edildi? Hanginiz 4-5 yaşlarındaki çocuğunu veya yaşı dolmamış körpe bebeğini Suriye’ye getirilmesi için çalışılan ulus devlet ideali için Beşşar’ın zebanilerine teslim edebilir?

Sizlere sesleniyorum! Meydanlarda ulusal bayrakları dalgalandıran, modası geçmiş sloganları atan ve attıran, Türkiye’nin cesur ve yiğit İslamî gençliğini fikirden yoksun, heyecanlarla oyalayan ağabeyler… Âlimler… Yazarlar… Entelektüeller…

Suriye’den yükselen sese ne zaman kulak vereceksiniz? Onlar, sizin yardım beklediğiniz kimselerden değil, yalnız Allah’tan yardım bekliyorlar. Onlar, sizin yöneticilerde görmek istemediğiniz ihanetin resmini ifşa ettiler. Onlar, kendilerine yardım edecek Halifeler istemekteler. Sizler ise onlara meydanlarda vatancı ve ulusçu Demokratik modelleri öneriyorsunuz.

Siz, İslam Ümmeti’nin 80 küsur yıl önce gaflet ile kaybettiği Hilafet’i Suriye halkının tekrar İslam Ümmeti’ne hatırlatmasından niçin memnuniyetsizlik duyuyorsunuz?

Sizler, İslam Ümmeti’nin sahip olduğu iman ve takva gücünün, Batı’nın ve ABD’nin askerî ve teknolojik gücüne galip geleceğine inanmıyor musunuz? İslam Ümmeti’nin bu gücüne inanmanız ve güvenmeniz için yıllardır baskı altında yaşayan Şam diyarının evlatlarının bu asil kıyamı yetmiyor mu?

Hâlbuki sizler yalnız Allah’ın inayetine güvenerek, bu cesur beldenin halkının kıyamının Hilafet Devleti’nin ikamesi ile neticelenmesi için çalışmalısınız. Yöneticileri ve tüm kamuoyunu bu düşünce ile meşgul etmelisiniz. Bu görev, Müslümanlar olarak sizlerin ve kuruluşlarınızın öncelikli en hayırlı görevidir.

Ey, çağımız Firavunları ve tiranlarına karşı hak sözü haykıran, mermilerine karşı bedenlerini kalkan yapan Biladü’ş Şam’ın yiğit evlatları!

Sizler, mübarek Şam topraklarının tarihî refleksini ortaya çıkardınız.

Sizler, mübarek Şam topraklarının, kene gibi bu mazlum Ümmet’in sırtına yapışmış küçük bir zümrenin toprakları olmadığını ispat ettiniz. 

Sizler, mübarek Şam topraklarının Ümmet’in servetleri üzerine kan emici vampirler gibi üşüşmüş olan Esad ailesinin malı olmadığını kanıtladınız. 

Sizler, tıpkı selefi Firavunlar gibi uzunca bir zamandan beri yeryüzünde azgınlaştıkça azgınlaşan ve mübarek Şam topraklarını fesada boğan Esad’a, hak sözü söyleme asaletini gösterdiniz.

Sizler, sömürgeci kâfirlerin Türkiye önderliğinde bölge için düşündükleri planlarını bozdunuz ve Türkiye’nin ikiyüzlü politikalarını deşifre ettiniz.

Sizler, sizden başka diğer İslamî beldelerdeki direnişçi Müslümanların söyleyemedikleri sözü, tüm Dünya’ya söylediniz: “Ne Obama, ne de Erdoğan’dan bir yardım beklemiyoruz. Yardım ancak Allah’tandır.” 

Evet, sizler böylece, tıpkı mübarek Şam topraklarını bereketlendirmiş olan selefleriniz Selahaddin Eyyubî gibi yiğitlerin cesaretini Ümmet içinde tekrar dirilttiniz. 

Sizler böylece, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek Şam toprakları hakkında Ümmet’in makûs talihini değiştirecek hayırlı topluluk” olma müjdesine talip olduğunuzu gösterdiniz.

Ve Allah’ın izni ile sizler, direnişine halel getirecek tüm gayri İslamî yöntem ve planları deşifre ederek, hassaten Türkiye ve genelde de tüm İslam dünyasındaki, Demokrat Müslümanları(!) utandıracak biz zaferle müjdeleniyorsunuz.

Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem mübarek Şam topraklarına işaret ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Kıyamet Günü imanları şaşkınlık uyandıracak derecede olan bir takım kavimler gelecek. Önlerinden ve sağ taraflarından nur (parıltı) onları takip eder. Ve onlara, “Bugün sizlere müjdeler olsun, selam olsun sizlere, (işte bu cenneti hak edecek) tertemiz bir hayat yaşadınız. İşte şimdi sonsuza dek kalmak üzere oraya giriniz” denecek. Allah Teâlâ’nın onlara olan muhabbetinden dolayı melekler ve nebiler onlara gıpta edecekler.” Ashab, “Onlar kimler, Ya Rasulullah?” diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Onlar, ne bizden ne de sizden değildir. Sizler benim Ashabımsınız, onlar ise kardeşlerimdir; onlar sizden sonra gelecek ve insanların Kitab’ı (Kur’an’ı) geçersiz kıldıkları, Sünnet’i öldürdükleri (değersizleştirdikleri) bir zamana tanık olacaklar ve (tekrar) Kitab’a ve Sünnet’e yönelecekler, onu tekrar diriltecek, okuyacak ve onu insanlara öğretecekler. Onun uğrunda sizin karşı karşıya kaldığınız eziyetlerden daha şiddetli ve daha ağır eziyetlerle (işkencelerle) karşılaşacaklar. Onlardan birinin imanı, sizden kırk kişinin imanına, onlardan birinin şehadeti, sizden kırk kişinin şehadetine denktir. (Zira) Sizler, hakikatte (din konusunda) yardımcılar bulurken, onlar din konusunda onu da bulamayacaklar, zalimler onları her taraftan çepeçevre kuşatmış olacak. (İşte) Onlar, Mescid-i Aksa’nın omuzlarında (Biladu’ş-Şam’da) bulunacaklar. Tam da böyle bir halde iken Allah’ın yardımı onlara gelecek ve İslam’ın izzeti onların eliyle (çabalarıyla) gerçekleşecek.” dedi ve sonra şöyle dua etti: “Allah’ım! Onlara yardım et ve havuzun başında onları dostlarım kıl.” 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz