Yıl 2012, İslamî Yönetim Tartışmaları Ve Hilafet (1)

Mahmut Kar

Son yüzyılda Batı kültürü, Müslümanlar ve en önemlisi Müslüman düşünürler üzerinde önemli ölçüde tesir bırakmıştır. Bırakılan bu tesir ile bu düşünürler, Müslümanlara İslam hakkında vahiyle ve ulûhiyetle örtüşmeyen bazı değerlendirmeler yaptılar. Bu değerlendirmeler; İslam’ın manevî yönünün siyasî yönüne baskın geldiği, siyasî yönünün istismar edilmeye meyilli olduğu, İslam’ın modernizmin getirdiği yeni problemlere çözümler konusunda daralmalar yaşadığı ve dolayısıyla modern çağın sorularına çözüm bulamayacağı düşüncelerini içeriyordu. Ayrıca yine bu değerlendirmeler, İslamî yönetim sisteminin tarihsel bir olgu olduğu için artık bugün için işlevselliğini kaybettiği konularında yoğunlaşıyordu. 

Bu değerlendirmeler ve varsayımlar, Müslümanlar nazarında İslam ile ilgili şöyle bir algı oluşturdu: İslam sırf manevî bir dindir. Günümüz siyasetine dair İslamî bir yönetim ve bu yönetime ulaşma metodunu önermemiştir. İslam için yönetimde esas olan adalet, ahlak ve ihsan ile muamelede bulunmadır. İslam’ın bir devlet kurmaya yönelik emri ve tavsiyesi de yoktur.

Bu düşünce sadece Türkiye sınırları içinde yaygın bir düşünce değildir. Bilakis son yıllarda neredeyse tüm İslam beldelerinde bu düşünce belirli etkinlik derecesinde yaygınlaştırılmıştır. Bu düşüncenin etkisine kapılan birçok İslamî hareket, düşünür ve âlim İslam’ın temel davet taşıma çizgisinden saparak “konjektöre” teslim olmuş, şartların ve koşulların seyrinde vahyin iradesinden gayri hareket eder olmuşlardır maalesef.

Öncelikle İslamî yönetim nedir, bunun üzerinde cereyan eden tartışmalar nelerdir konusuna geçmeden, İslamî yönetim konusunda tarih ve ecdadı iyal, bize nasıl bir şey bırakmıştır buna bakmalıyız. Çünkü Müslümanlar olarak bizler, gerektiğinde gururla övündüğümüz tarihimizi sadece övünç kaynağı bir miras olarak değil geleceğe bakmamızda bir örnek olarak görmeli ve bilmeliyiz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i anarken veya anlamaya çalışırken O’nu Medine İslam Devleti’nden yoksun, sırf bir merhamet abidesi olarak hatırlayamayız. Ömer RadiyAllahu Anh’in adaletinden bahsederken O’nun adaletinin kaynağı olan İslam’ı ve O adaletin uygulatıcı sistemi Hilafet Devleti’ni görmezlikten gelemeyiz. O halde tarihimiz bizim için bugün ve geleceğe bakmamız noktasında önemlidir.

İslamî toplumun hiçbir döneminde yönetim ile alakalı herhangi bir tartışma olmamıştır. Kimin yönetici olacağı konusunda ciddi tartışmaların hatta ciddi taraflaşmaların yaşandığı aşikârdır. Hatta yöneticilerin seçilme yöntemleri konusunda Raşid Halifeler döneminden sonra bazı uygulama hataları da olmuştur. Osmanlı Hilafeti Devleti döneminde de bu tür sıkıntılar yaşanmamış değildir. Ancak tüm bu sıkıntılar yaşanmış olmakla beraber, ne Raşid Halifeler döneminde, ne ondan sonraki Emevî ve Abbasî Hilafeti, ne de Osmanlı Hilafeti döneminde yönetimin ne olacağı konusu asla tartışılmamıştır. Osmanlı Hilafeti’nin çöküş sürecinde dahi Devlet, kanunlar ve uygulamaları noktasında Batı’dan etkilenmiş olmasına rağmen Hilafet hakkında zerre kadar bir münakaşa ve tartışma yaşanmamıştır.

Ancak Hilafet’in ilgası ile başlayan süreç sonrasında İslam dünyasında İslamî yönetim tartışmaları başlamış ve bugün dahi yoğun bir şekilde devam etmektedir. Hilafet’in ilgasının hemen sonrasında, Müslümanlarda var olan İdeolojik İslamî akide ve sahih irade onları bu problemli tartışmalardan korumuş ise de bu süreç Müslümanlar açısından acı ve ızdırap dolu bir süreç olarak yaşanmıştır. Batılı değer ve düşünce sistemlerinden henüz etkilenmemiş Müslümanlar üzerinde yerli laikler baskı ve sindirme politikasını uygulamayı gerekli görmüşler ve bu şekilde Müslümanlardaki siyasal talepleri kırmışlardır. Ancak 1960’lı yıllarda İslamî beldelerde başlayan siyasal İslam düşüncesi yerli laikleri korkutmuş ve Müslümanların da kendi seküler siyasî mekanizmalarında temsil hüviyeti taşımalarının gerekliliğini görmüşlerdir. Müslümanların siyasete, yani yönetim mekanizmasına talip olmaları 1960lı yıllara tekabül etmektedir. Tabi ki bu süreç bütün İslam beldeleri için aynı işlememiştir. Birçok İslamî beldede despot ve totaliter rejimler zaten Müslümanların başında demir balyoz gibi hazır beklemektedir. Dolayısıyla bu beldelerde Müslümanların yönetimde temsil hakkı dahi bulunmamaktadır.

1960’lı yıllarda önce Türkiye’de daha sonra diğer İslam beldelerinde “İslamcı”ların demokratik parlamenter sürece dâhil edilmeleri kritik bir dönemeçtir. Çünkü artık Müslümanlar var olan beşeri sistemleri “İslamî hayatı başlatmak için bir araç olarak” kabul eder olmuşlar parlamenter meclis çatısı altında siyasal çalışmalara başlamışlardır. Mazlumiyet ve mağduriyet edebiyatı Müslümanların böyle bir siyasal çalışmayı kabul etmelerinde etken faktör olmuştur. Çünkü yıllarca katı laiklerin veya despotların baskı politikası Müslümanları artık bıktırmış ve altın tepside ellerine verilen legal siyaseti kendileri için kurtarıcı görmüşlerdir. Özellikle Türkiye’de bugün geldiğimiz son durum bu söylediğimizin apaçık göstergesidir. Çünkü bugün Müslümanlar düşünsel ve eylemsel anlamda İslam’dan fersah fersah uzaklaştıklarının farkına varmayacak ve bu toplumsal buhranı göremeyecek kadar körlük ve sarhoşluk içerisindeler.

Müslümanların yaşamış olduğu bu durum büyülenmişlikle izah edilebilir. Müslümanlar bugün Kuran’ın büyüsü ile(Hidayet) büyülenmeleri gerekirken Batılı değerlerden olan Demokrasi ve çoğulculuk gibi fikirler ile büyüleniyorlar. Allah’ın rahmet, bereket, adalet, mağfiretinden istifade etmeleri gereken ve kendilerinden O’nun boyası ile boyanmaları istenen Müslümanlar, “real gerçeklik olan” konjektörel ilahlıklar ve doktrinlerden istifade etmeyi mantıklı ve “akılcı” buluyorlar. Kendilerine “Ümmet’im” diye hitap eden ve İslam davetini Ümmeti’ne miras olarak bırakan Şanlı Rasul Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den etkilenmeleri ve O’nun büyüsü ile büyülenmeleri gerekirken Müslümanlar bugün, uyanıklıkla mucitlikler yapan, ama bir o kadar aciz ve kendisine dahi hayrı olmayacak sözde liderler tarafından büyülenmiş durumdalar. Sorunun asıl önemli yanı Müslümanların bu büyülerin tesirinden kurtulmak istememeleridir. Bu büyülenme öyle bir safhaya ulaşmış ki geçmişte Kuran ve Sünnete, Allah ve Rasulüne herhangi çirkin bir söz veya hakaret yapıldığında Müslümanlar top yekûn bu cürümü yok etmek için ayaklanırlardı. Şimdilerde ise bu korunmaya, büyüleyici sistemler, ilahlıklar ve liderler layık görülüyorlar. “Günahsız ve tertemiz” varlıklar gibi tağutluklarını devam ettiriyorlar maalesef…

Şimdi biz, tüm bu sorunlar çerçevesinde Müslümanların İslamî yönetim tartışmaları yaptığını konuşacağız. Büyüsünün etkisinden kurtulamayan bir toplum ve o toplumun düşünürleri, alimleri, siyasîleri, entelektüelleri nasıl olacak da sağlıklı değerlendirmeler yaparak insanlık ve Müslümanlar için en ideal yönetim şeklini belirleyecekler ve tesis edecekler. Öyle ya halkın tesirinde kaldığı büyüyü halka bulaştıran asıl büyülenmişler bunlar değil midirler? Şan ve şöhretin, makam ve mevkiinin, sermayenin ve imkânların büyülediği bu kalabalıklar kendilerine tüm bunları bahşeden merkezi makamın büyüsünden nasıl sıyrılsınlar ki…

Yönetim noktasında, daha yakın geçmişimize kadar (on yıl önce) İslamî yönetimin gerekliliği konusunda tüm Müslümanlar ortak ağızdan hareket ediyorlardı. İslamî yönetimin sınırlandırılmış bir yapısını birçoğu ortaya koyamamış olsa da herkes kurtuluşun İslam’da olduğunu söylüyordu. Lakin bu İslamî Kurtuluşun nasıl gerçekleşeceği konusunda takip edilecek metotsal farklılıklar vardı. Kimilerine göre cihadî bir metot ile İslamî Devlet kuruluyordu. Kimilerine göre ihya ve irşat çalışması yapılmalıydı. Kimileri toplumu çok ahlaksız bulduğu için ahlaka çağırarak İslamî Devlet’i kuracaktı. Kimileri demokratik parlamenter sistemi araç olarak kullanacaktı. Kimileri güya imanı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan toplumun imanını kurtarmakta çözümü arıyordu. Kimileri ise “Devlet’i kurmak, insanların bir görevi değil” diyerek, Müslümanlar dinlerini yaşasınlar zaten devlet kendiliğinden kurulur diyorlardı. Kimileri ise önce Devlet’in yüreklerde inşa edilmesini (Yürek Devleti) ifadesiyle dillendirerek “vaaav” dedirtiyordu Müslümanlara…

Dikkat ediyor musunuz şimdilerde bunların hiçbirisi daha konuşulmuyor. Sanki sorunlar çözüme kavuşmuş ve İslam Devleti kurulmuş gibi kimse İslamî Devlet’in nasıl kurulacağını ve İslamî hayatın nasıl başlayacağını konuşmuyor.

Dikkatli bakarsanız dün, “adil düzen” diyenler, “demokrasi küfürdür” diyenler, “İslamî cihad” diyenler, “Şeriat” diyenler, bugün aynı ağızdan “Liberal Demokrasi ve çoğulculuk” diyorlar. Artık hedefe ulaşmak için gerekli olan metot tartışmaları yok. “Çünkü Müslümanlar ulaşmak istedikleri hedefe ulaştırıldılar.”

Geldiğimiz noktada bugün artık bir tartışma var: İslamî yönetim tartışması…

Demokratik İslam mı? Hilafet mi?

Tartışmanın gelmiş olduğu bu durumu değerlendirdiğimizde bu süreçte Müslümanlardan çok büyük savrulmaların olduğunu, büyük çamların ve çınarların bu rüzgâr karşısında eğildiğini üzüntü ile karşılamış olabiliriz. Lakin tartışmanın geldiği bu noktaya kadar hiçbir savrulma göstermeden dimdik ayakta duran ve ideolojik İslamî Devletin ikamesi için siyasî çalışma yapan Müslümanlar açısından geldiğimiz noktanın çok hayırlı ve olumlu bir netice olduğunu söylemeliyiz. Çünkü artık davet metodu noktasında yöntem tartışmaları geride kalmıştır. Artık Müslümanlar için ya İslamî yönetim olan Hilafet için çalışmaları ya da Liberal demokrasi dedikleri çoğulcu bir yönetim için çalışmaları kalmıştır. Bu iki çalışmanın dışında herhangi başka bir çalışma Müslümanların teveccühünü kazanmayacaktır. Çünkü Müslümanlar artık bugünün dünyasında siyasetten uzak ve ondan mahrum bir çalışmayı tercih etmeyeceklerdir. 

Artık ideolojik İslamî çerçeveden yoksun akaid dersleri, tevhid dersleri Müslüman gençliğin -‘amiyane tabirle’- karnını doyurmuyor. Artık sadece, senelerce süren, kaplı ciltli tefsir kitaplarını okumak, gençliğin derdine ve sorununa merhem olmuyor. Belirli çatılar altında dernekleşip kurumlaşarak, belirli isimler altında muayyen bilinen ameller ortaya koymak Müslümanların, özellikle gençliğin taleplerini karşılamıyor. Öyle ya, “nereye kadar akaid okuyacağız, tefsir okuyacağız, risaleler okuyacağız, siyer okuyacağız?” diyerek sorgulamalar başlar bu çatıların tabanlarından… Bu soruların cevabını vermek ne kadar da kolay aslında… Ancak riya ve kibirden, enaniyetten, gururdan, makam ve mevki hırsından kendisini arındırmış bir abi, bir âlim, bir lider için… Lakin o kadar da zordur bu sorulara cevap verebilmek... Eğer kurtulamaz iseler yukarıdaki hasletlerden…

Ortadoğu halkları Müslümanları uykudan uyandırdı. Özellikle Müslüman Türkiye halkı olarak yıllardır tembel ve geri kalmış halklar olarak gördüğümüz Müslüman arap halkı bize bir ders verdi. Medreselerde yıllarını ilim ve irfan ile geçiren gençliğe sokaktaki gençlik çok hayırlı bir ders verdi. Müslümanlar artık bugünden sonra hayattan kopuk, siyasetten kopuk çalışmanın kendilerine hiçbir şey getirmeyeceğini gördüler ve anladılar. Şimdilerde artık bu Müslüman gençliğe ağabeylik ve liderlik yapanlara bir tek şey düşüyor:

Ya Müslümanları özellikle Müslüman gençliği, İslamî yönetim olan Hilafet Devleti’nin kurulması için doğru bir siyasal çalışmaya yönlendirecekler. Ya da zamanın uzamasını ve hayrın ulaşmasını geciktirerek geçiş süreci dedikleri “Liberal Demokratik İslam” kavramı ile Müslümanları onlarca yıl daha oyalayıp aldatarak hayatlarının son günlerini yalnızlığa ve pişmanlığa mahkûm edecekler.

Kaybedeceklerimiz ve kazanacaklarımız arasında tercih yapmak yine “insan” olan bizlere düşüyor.

Yazımızın ana konusunu içeren yönetim tartışmaları merkezindeki, “İslamî Hilafet Devleti” ve “Liberal Demokratik Çoğulculuk” sistemlerini gelecek sayıda ikinci bölümde yazıp okuyabilmek temennisi ile… 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz