RÖPORTAJ: İlkeler Ve Değerler Işığında Siyaset Ve Yönetim

Mahmut Kar

Son yıllarda Müslümanların zihinlerine yerleştirilmeye çalışılan önemli bir konu var. İslam’ın siyasete karışmayacağı, İslam’ın Yönetim ve Devlet teorisinin ve uygulamasının olmayacağını dillendiren bu yaklaşım, aynı zamanda Rasulullah Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyasî bir kişiliğinin olmadığını da zihinlere yerleştirmek istiyor. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sadece şefkat ve merhamet peygamberi olarak hatırlandığı Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin yapıldığı Nisan ayında biz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Siyasî kişiliğine vurgu yapmak ve İslam’ın siyaset ve yönetime nasıl baktığını, Sivil Devlet, Demokratik İslam(!) ve İslamî Yönetim, Hilafet konularını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mukayeseli İslâm Hukuku Bölüm Dalı Başkanı Prof. Dr. Vecdi Akyüz’e sorduk.

Prof. Dr. Vecdi Akyüz’ün konu üzerinde “Asrı Saadette Siyaset Konuşmaları”, “Kur’an da Siyasî Kavramlar” “Hilafet’in Saltanata Dönüşmesi” isimli eserleri vardır.

Mahmut KAR : Siyaset kavramının ıstılahî ve şer’î manasını nasıl anlamalıyız? İslam’ın siyasete bakışını değerlendirmek gerekirse Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i, İslam’ın bu kavrama yüklediği mefhum gereğince nereye koymamız gerekir?

Prof. Dr. Vecdi AKYÜZ : Siyaset, ıstılâhî ve şer’î anlamıyla, insanların dünya ve âhiret hayrını sağlamak üzere, İslâmî yönetim ilkelerinin uygulanmasıyla toplumsal bir yapı oluşturmak veya varolan toplumsal yapıyı bu amaçla elden geldiğince dönüştürmektir. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İslâm’ın bu kavrama yüklediği mefhum gereğince, en başta gelen örnektir. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, nebi-hükümdar kategorisinde yer alan peygamberlerin hayatını belki de en ayrıntılı bildiğimiz şâheser bir örnek şahsiyettir. Bu çerçevede, Kur’an-ı Kerim ve Sünnette anlatıldığı sahih şekliyle Musa Aleyhi’s-Selam, Yusuf Aleyhi’s-Selam, Davud Aleyhi’s-Selam, Süleyman Aleyhi’s-Selam, hatta Sâlih Aleyhi’s-Selam ve belki İbrahim Aleyhi’s-Selam peygamberler de, birer nebi-hükümdar olarak, kendi dönemlerindeki konumları ve uygulamaları açısından siyasî hayatımızda örnek alacağımız çok önemli peygamberlerdir. Ama, bu peygamberlerin siyasî yönleriyle ilgili bilgilerimiz, çok önemli ve yol gösterici olmakla birlikte, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’le ilgili bilgilerimize oranla oldukça sınırlıdır. Ayrıca Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bütün bu büyük peygamberlerin özelliklerini şahsında birleştirme lütfuna da ermiştir. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir peygamber olarak hayatımızda çok önemli yer tuttuğu gibi, bir siyaset uygulayıcısı olarak da önemli bir yer tutmak zorundadır. Çünkü o, Müslümanlar için, hem bir peygamber, hem de çeşitli insanî yönleriyle, bu arada siyasî kimliğiyle de çok iyi tanımamız gereken vazgeçilemez bir örnektir.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, insanlık tarihinin akışını değiştiren en önemli tarihî kişilerden biridir. O, dünya kültür ve medeniyet sahnesine İslam eksenli yeni bir kültür ve medeniyetin çıkmasını sağlamıştır. İslâm’ın getirdiği din, dünya, insan, toplum, ilim, sanat ve siyaset vb. alanlardaki yepyeni anlayışlar, İslâm kültür ve medeniyetinin temel belirleyicileri olmuş ve insanlığın ufkunu genişletmiştir. Bütün bu gelişmeler sonucunda insanlık tarihinin akışı kesin biçimde İslâm eksenli olarak gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir. Kültür ve medeniyet tarihi eserleri ve atlasları incelendiğinde, bu durum açıklıkla görülebilir. İslâm’ın ortaya çıkışıyla birlikte dünyanın siyasî ve kültürel haritası kesin bir değişikliğe uğramıştır. İslâm tarihinde “Asr-ı Saadet” denen kesit, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ve sahabesinin yaşadığı zaman dilimidir. Dünyanın kültür ve medeniyet ufkunu genişleten ve yönlendiren İslâm’ın bu ilk dönemi, Müslümanlar için olduğu kadar, dünya kültür ve medeniyet tarihi için de çok büyük önem taşımaktadır. Nitekim Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatı, başarısı ve etkileri, doğulu ve batılı pek çok bilim adamı tarafından, değişik boyutlarıyla incelenmiştir.

KAR : Müslümanlar bugün Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i siyasî kimliği ile tanımıyorlar ve tanımlamıyorlar. Bunun temel sebebi sizce nedir?

AKYÜZ : Müslümanların Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i siyasî bir kimlikle tanımaması gayet normaldir. Çünkü aslında Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i, kelime-i şehadetteki O’nu en iyi tanımlayan “abduhu ve rasuluhu” sıfatlarıyla da çok iyi tanımıyorlar. Dolayısıyla, ne bir kul/insan olarak, ne de bir peygamber olarak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tam anlamıyla tanınmıyor. Bunda çeşitli anlayışların Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, neredeyse biz insanlara örnek olamayacak peygamberlikle ilgili yönlerini öne çıkarmaları çok etkili olmuştur. Hâlbuki Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tamamen kendine özgü peygamberî ve bazı insanî yönleri dışında, bizzat Yüce Allah tarafından insanlara “en güzel örnek” (üsve-i hasene) olarak gösterilmiştir. Şayet Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i insanî yönleriyle örnek/model alıp hayatımıza yansıtamazsak, Yüce Allah’ın bu emrinin hiçbir anlamı olmaz. Bunun için Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i, çeşitli insanî özellikleriyle kendimize örnek almamız, aynı zamanda Yüce Allah’ın bu emrinin de kesin bir gereğidir. Abid, müftü, kadı/hâkim, eğitimci-öğretmen, sporcu, komutan, baba, dede, kayınpeder, damat, bacanak, kardeş, yeğen, devlet adamı, siyasetçi, yönetici, tüccar... gibi yönleriyle, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem her daim hayatımızın rehberi ve önderi olmak zorundadır. Allah’a çok şükürler olsun ki, hem çağımız yönelişlerinin getirdiği bir yaklaşım olarak, hem de özellikle kutlu doğum haftalarının getirdiği Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i değişik yönleriyle tanıma ve tanıtma çabalarının bir sonucu olarak, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem bütün bu örnek alınacak yönleriyle tanıtılıyor, gerçekten de çok güzel çalışmalar ortaya çıkıyor. Bu etkinliklerin, bu anlamda daha pekçok güzel çalışmaya gebe olduğunu düşünüyorum. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyasî kimliği de, bu çalışmalar arasında kendisine giderek daha çok yer bulacaktır. Ayrıca, dindar insanların siyasetle içiçeliği de böyle bir eğilime, ihtiyaç hissettiriyor. Böylece Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, kendi hayatımızda örnek alacağımız pekçok insanî özelliğinin yanısıra, siyasî yönleri de daha çok tanınacak ve ilgililere peygamberî ışığı tutacaktır.

Nübüvvet, dinî bir görevken, hükümdarlık siyasî bir görevdir. Ancak, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’deki temel amacı, bir peygamber olarak Allah’tan gelen emirleri, kendisine inananlara ileterek dinî bir cemaat oluşturmaktı. Onun bütün etkinliği, öncelikle böyle bir amaç için yoğunluk kazanmıştı. Bu etkinliğin, siyasî bir sonucu elbette olabilirdi. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem dinî cemaat oluşturma sürecinde, özellikle Mekke siyasî otoritesinin Müslümanlara acımasız tutumları karşısında mukabil organizasyon olarak İslâm Devleti’nin belki de Mekke’de olmasını içinden geçirdi ve bunun için de çaba gösterdi. Öncelikle, bütün ağırlığı dinî tebliğe vermişti. Mekke’nin siyasî önderleri, başlangıçta pek aldırış etmedikleri yeni dinin yayılmasını, benimseyenlerin sayısı arttıkça, özellikle de kendi aralarından seçkinler Müslüman oldukça çok şiddetli bir tepkiyle engellemeye çalıştılar. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, oluşan dinî cemaatin gelişimini sağlamak için, çatışma ve savaş istemiyordu, gündelik siyasî işlere de pek karışmıyordu. Çeşitli yöntemlerle, dinî tebliğ için hürriyet ortamı sağlamayı öncelikli hedef olarak belirlemişti. İlk İslâm toplumunun oluşumu için, böyle davranmayı daha uygun bulmuştu.

Mekke döneminde Akabe’de Yesrib’ten gelenlerle üç yıl ardı ardına yaptığı görüşmeden sonra (peygamberlik 11-13/620-622), Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyasî rolü artık açık olarak kendini göstermeye başladı. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in 622’de Medine’ye hicreti, İslâm tarihi için olduğu kadar, dünya tarihi için de çok önemli bir dönüm noktasıdır. Akabe Bey’atleri’yle birlikte siyasî rolü iyice belirginleşen Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Mekke Devleti ileri gelenlerinin Müslümanlara uyguladıkları dayanılmaz baskılardan kurtulmak ve İslâm dinine gelişip yayılma imkânı bulabilmek için, gönlü ve gözü hep Kâbe’nin bulunduğu yer olan Mekke’ye yönelmiş olarak hicret kararı aldı. Akabe Bey’atleri’nden sonra Müslümanların Medine’deki sayısı, giderek zâten artıyordu. Bu sayıya, bir de Mekke’den göç edenler ekleniyordu. Üstelik Medine’nin siyasî açıdan belirgin bir konumu yoktu. Bütün bunlar, Medine’de yeni bir örgütlenmeyi ve toparlanmayı zorunlu kılıyordu. İnsanların hayatında büyük ve köklü değişiklikler gerçekleştiren “ülülazm” peygamberlerden biri olan Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem öncelikle toplumun örgütlenmesinin ivedilik istediğini fark ederek, toplumsal örgütlenmeyi, ardından da siyasî ve idarî örgütlenmeyi sağladı. 

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret ettiği sırada, Medine’de herhangi bir devlet veya siyasî organizasyon yoktu, hele bir şehir-devlet görüntüsü hiç yoktu. Medine’de yaşayanlar, siyasî ve toplumsal açıdan, bağımsız kabileler halindeydiler. Neredeyse, hem Araplar, hem de Yahudiler arasında her bir kabile bağımsız bir siyasî ve hukukî birlik oluşturuyordu. Her kabilenin reisi, aynı zamanda onun siyasî lideri konumundaydı. Dışarıdan gelebilecek siyasî bir öndere açık olmakla birlikte, Medine’nin bu çok sorunlu sosyo-politik koşulları, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in peygamberliğinin yanı sıra, siyasî liderliği de üstlenmesini zorunlu kılmıştı.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yesrib’e gelişinin sadece birkaç yıl öncesinde Arap kabileler arasındaki kan davaları, insanlar neredeyse barınağından çıkamayacak ölçüde yaygınlaşmıştı. Gerek siyasî egemenlik, gerekse su kaynakları ve otlaklara sahiplik uğrunda, birbirlerini yok edercesine savaştıkları olmuştur. En son hicretten sadece 5 yıl önceki Buâs savaşında (616) karşılaşmışlardı. Savaşın etkileri taraflarda artık bir uzlaşma ve barış ortamı ihtiyacını şiddetle hissettiriyordu. Ayşe RadiyAllahu Anha, bu savaşın, bitirici savaşların ardından insanların barış ve uzlaşma aramaya yönelmeleri dolayısıyla, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem için ilâhî bir armağan olduğu değerlendirmesini yapmıştır.

Bununla birlikte iki kabile arasındaki rekabet, Müslüman olmalarından sonra da, hem olumsuz, hem de İslâm’a hizmette öne atılarak olumlu biçimde varlığını sürdürüyordu. Hatta, iki kabileden ilk Müslüman olanlar, birbirlerinin imamları arkasında namaz kılmıyorlardı, herkes kendi kabilesinden imamın arkasında kılıyordu. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’den kendilerine imam gönderinceye kadar böylece devam ettiler. Bu şartlar altında kabile yapısını aşamayan Evs ve Hazreç, Mekke’de dört defa görüştükleri Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i siyasî liderliğe de kabul edebilecek durumdaydı. Yahudiler ile Arap kabilelerinin de anlaşmazlığı eklenince, bu durum, aynı zamanda Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem için de dinî, toplumsal ve siyasî değişime çok elverişli bir ortam oluşturuyordu.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, öncelikle Sahabenin ileri gelenleriyle, Enes bin Mâlik’in evinde toplandı, bir anlaşmaya varıldı ve bu anlaşma yazılı bir metin halinde belirlendi. Böylece siyasî, toplumsal ve hukukî temel hususları düzenleyen ve tarafları bağlayan ortak bir metin oluşturuldu.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanları tek bir çatıda birleştirdikten sonra, Medine içinde ve çevresinde yaşayan müşrik Araplar, Yahudiler ve az sayıdaki Hıristiyanların reisleriyle de ittifak ve antlaşmalar yaptı. Böylece, bu bölgede yaşayan bütün insanları, tek bir şehir-devletin şemsiyesi altına almış oldu. Çevresiyle birlikte Medine’de yaşayan Müslüman ve gayrimüslim unsurların görüşmeler sonucunda ortak bir gelecek için birlikte yaşama iradelerini ortaya koymaları, yazılı bir metin haline de getirildi. Bir tür anayasa niteliğindeki ortaklaşa belirlenmiş bu siyasî ve hukukî metne, “Medine Anayasası” denir. Bu anayasa, sözleşmeyi kuramsal olarak değil, uygulamalı olarak hayata geçiren, dünyadaki ilk yazılı anayasadır. Medine Anayasası, hicretin ilk yılında (beşinci ayda) ve Bedir Savaşı’ndan önce uygulamaya geçti. Medine Anayasası, bir yıl tam, 5 yıl kısmen yürürlükte kaldı. Sözleşmenin ikinci önemli tarafını oluşturan Yahudilerin muhtelif zamanlarda sözleşmeyi bozmasıyla peyderpey ortadan kalktı.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, devlet başkanı sıfatıyla, devletin yasama, yürütme ve yargılama kuvvetlerini elinde tutardı. Bu açıdan, yerine göre camide imam, mahkemede yargıç, savaşta kumandan, elçiler, huzurunda diplomat olarak görev yapabilirdi. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu müddetçe; peygamberlik, dinî başkanlık, kanun koyuculuk, baş hâkim, ordu kumandanı ve devlet başkanı fonksiyonlarını şahsında toplamış ve bunları ifa etmiş bir kimsedir. Siyasî lider olarak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, insanlar, özellikle kabileler arasındaki çatışmaları önleyerek bireyler ve kabileler arası iç barışın kurulması yoluyla birlik ve beraberliğin sağlanması için gereken bütün çabayı göstermiştir. Yeni bir toplumun oluşturulmasında birincil öneme sahip ailenin kurulup yaşatılması, aile üyelerinin karşılıklı haklarının ve görevlerinin belirlenmesi, gerektiğinde ailenin sona ermesiyle ilgili ilkeleri ve kuralları, Câhilî aile anlayışındaki kötülükleri ortadan kaldırarak sabırla yerleştirmiştir. Eğitim ve öğretim seferberliği başlatarak, medenî ve insanî gelişmenin sağlanmasına çalışmıştır. 

KAR : İslam davetinin taşınmasında Mekke ve Medine dönemini, Vahyin bu iki dönemdeki geliş yaklaşımı ile değerlendirdiğimizde Hareket Metodu açısından nasıl değerlendirmeliyiz?

AKYÜZ : Küllî anlamda Mekke-Medine dönemleri ayrımı, tamamen Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e özgü bir durumdur. Böyle küllî bir ayrımın olduğu gibi tekrar etmesi mümkün değildir. Fakat bazı olaylar ve durumlar açısından, Mekke ve Medine dönemleri ayrımı, elbette düşünülebilir. Nitekim İslâm kültüründe Mekke-Medine dönemleri ayrımını ifade etmek üzere, “tedrîcîlik ilkesi” yaklaşımı benimsenmiş, toplumda çok köklü yer etmiş anlayış ve uygulamaların değiştirilip İslâmî anlayışa dönüştürülmesi için teorik zemin oluşturulmuştur. Kur’an-ı Kerim’in olayları çözüme kavuşturmasında içki, faiz, zina cezası, miras, vasiyet, hatta namaz gibi konularda bu zamana yayılmış dönüştürme ilkesi, ciddî bir şekilde gözetilmiştir. Bugün Hukuk Sosyolojisi’nde “kanunların toplumsal yürürlüğü” kavramı da, buna benzer bir durumu anlatır. Toplum tarafından benimsenmeyecek kanunların çıkarılıp bir takım kuralların ortaya konulması, hukuka duyulan saygı ve güveni de azaltır. Bunun için, yaşanılan toplumda var olan bazı gayr-i islâmî anlayış ve uygulamaları, ancak tedrîcîlik ilkesiyle çözmek mümkün olabilir. Böylece, hem Mekke-Medine dönemlerinin ikili ayrımındaki, hem de her dönemin kendi içindeki tedrîcîlik özellikleri, dikkatle incelenmeli ve hayatımıza bu titiz incelemelerin sonucunda daha tutarlı ve uygulanabilir yaklaşım çerçeveleri ortaya konulup uygulanmalıdır.

KAR : Nübüvvet metodundan sonra Müslümanlar Halifeler tarafından Hilafet yönetimi ile yönetilmişlerdir. Bugün birçok akademisyen Hilafet yönetimini tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyor. İslam’ın bir devlet emretmediği dillendiriliyor. Hilafet sadece tarihsel bir olgu olarak mı değerlendirilir? Yoksa Hilafet Yönetimi Şer’î bir gereklilik midir? 

AKYÜZ : Hilâfet yönetiminin tarihsel bir olgu olarak değerlendirilişi, Hilâfet’in siyasî bir kurum olarak kaldırılması açısından bakıldığında, tarihsel bir olgu olarak görülebilir. Müslümanların dinî-siyasî-toplumsal birliğini temsil eden bir kurum olarak, Hilâfet kurumu bulunmuyor. Onun yerini almak üzere veya dünyadaki siyasî şartların bir sonucu olarak ortaya çıkan kurumların hiçbiri, tarihteki Hilâfet kurumunun sağladığı güveni ve kapsayıcılığı ortaya koyamıyor. Hâlbuki en azından belli bazı konularda Müslümanların ortak duygu ve anlayışlarla hareket etmesi zorunluluğu kendini dayatıyor. İslâm’ın bir devlet emretmediği düşüncesi, belli bir yönetim modelini emretmediği anlamında doğrudur. Ama İslâm, açıklama ve uygulamalarını Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatında gördüğümüz, pek çok siyasî-ahlâkî ilke ortaya koymuştur. Bu ilkeler uygulandığında yönetim sisteminin adı ikinci planda kalır. Buna rağmen, Müslümanlar bu ilkeler doğrultusunda kurumlarını oluşturdukları yönetim sistemine belli bir adı seçebilirler. Çünkü önemli olan, söz konusu siyasî-ahlâkî ilkelerin, insanların hayatında yer etmesi ve herkesin özeneceği örnek bir yönetim oluşturmasıdır. Hilâfet yönetiminin şer’î gerekliliği de, bu çerçevede düşünülebilir.

KAR : İslam’ın yönetim şekline yönelik gelmiş olan Şer’î nasslar nelerdir ve nasıl yorumlamalıyız?

AKYÜZ : Biraz önce de belirttiğim gibi, İslâm’ın yönetim şeklinden çok ilkelere yönelik dinî nasları vardır. Bu ilkeler; adalet, şûrâ (danışma), iyiliği emredip kötülükten alıkoyma ve liyâkat başta olmak üzere, çok temelli ve gereğince uygulandığında çok başarılı ve tasvip gören bir yönetim ortaya koymaya yeterli olan siyasî-ahlâkî ilkelerdir. Sözkonusu bu ilkeler, aynı zamanda çok dinamik ilkelerdir. Nasıl anlaşılacakları ve nasıl uygulanacakları, her olayda yeniden yeniden ele alınmayı ve bu çok titiz değerlendirme sonucunda uygulamaya geçmeyi gerektirir. Aksi takdirde, durağan veya isabetsiz bir değerlendirme, bu ilkelerin hedeflediğinin tam tersi sonuçlara yol açabilir. Siyasetin doğası gereği, bazı değerlendirmeler sonucu yanlış uygulamalar ortaya çıkabilir. Ama ortaya çıkan sonuç, bu ilkeler bütünü çerçevesinde yeniden değerlendirildiğinde, daha doğru olan uygulama şekli belirlenebilir. Çünkü bu ilkeler, dinamizmini de bu bütünlükten ve düzeltmeye imkân tanımasından alırlar.

KAR : Müslümanların İslamî bir yönetim için (İslamî yaşam için) Batılı değerleri araç olarak kullanmaları şer’an caiz midir? Bu Batılı değerlerin İslamî motifler ile yorumlanmasını (Demokratik İslam-Sivil Devlet-Sivil Anayasa) nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKYÜZ : İslâmî bir yönetim anlayışı için, değerlerin kökeninden çok, biraz önce belirttiğimiz ilkelere uygunlukları esas alınmalıdır. Bu ilkelere uygun olduktan sonra, Batı’dan veya Doğu’dan alınacak olan kurumlar ve değerler, “müminin yitik hikmeti” gibi görülmelidir. Burada önemli olan bu kurum ve değerleri, sözkonusu ilkeler çerçevesinde yoğurup yönetim anlayışı içinde yer almalarını sağlamaktır. Nitekim Ömer RadiyAllahu Anh, divan kurumunu yönetim anlayışına uygun düştüğü için sisteme dâhil etmiştir. Divan, aslında İran-Sâsânî Devleti’nin bir kurumuydu. Ama Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamada, çok uygun ve yararlıydı. Bu yüzden de, benimsenip alındı. Ayrıca Emevî Devleti’nin kurucusu Muaviye, oğlu Yezîd’e veliahdlık için bey’at almaya çalışırken, Sahabenin bütün ileri gelenleri, Muaviye’yi sistemi, Kaysariyye (Sezarlık) ve Kisreviye’ye (Şahlık) döndürmemesi için, kuvvetli şekilde uyarmıştır. Görüldüğü gibi, Sahabe, çağının siyasî sistemlerini çok iyi tanıyor, zulüm ve haksızlıkların kökenini biliyor, kendi sistemlerinin de bunlara benzememesi için, başlarındaki yöneticileri uyarıyordu. Hanedanlık sistemi, elbette tek başına kötülük kaynağı değildir. Ama uygulamada, iyi ve becerikli yöneticilerin ortaya çıkması tamamen tesadüflere bağlı, hesap sorulması neredeyse imkânsızdır. Sorunuzda belirtilen özellikle batılı değerlerin İslâmî motiflerle yorumlanması, ancak temel siyasî-ahlâkî ilkeler çerçevesinde yapılabilir. Bunun dışındaki yorumlamalar, yanlış hükümlere yol açabilir. Belirleyici olan, İslâmî anlayıştaki ilkeler olmalı, hiçbir şekilde bu ilkeler ikincil kalmamalıdır. Aksi durumda, hem yanlış, hem de daima tartışmalı kalacak durumlar ortaya çıkacak, değer bağımlı uzlaşmalar yerine, pragmatik uzlaşmalar yapılacaktır. Esas olan, ilkelere uygunluk ve Müslümanların iyiliklerine olacak değer ve kurumlar geliştirmektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz