İslam’da Yönetim Tartışmaları Ve Hilafet (2)

Mahmut Kar

“İslamî Hilafet Devleti” mi yoksa “Liberal Demokratik Çoğulculuk” mu?

Normalde böyle bir sorunun Müslümanlar için “abesle iştigal” olarak değerlendirilmesi gerekir. Zira Müslümanlar için bu sorunun cevabının ne olduğu aşikârdır. Müslümanlar nasıl bir yönetimle yönetileceklerini Kur’an ve Sünnet’in ışığında aramaları gerekmektedir. Lakin yıllarca yönetim konusunda yapılmış olan şer’î tartışmalar, konjonktürcü/reel-politikçi modernist İslamcıları ikna edemedi. Tartışma, sadece İslamî yönetime nasıl ve hangi metod ile ulaşılır boyutunda kalmadı. İslamî yönetime doğru metodu takip ederek ulaşmanın gerekliliğini kabul etmeyip gayri İslamî yolları deneyenler, o yolların İslamî yönetime değil de seküler yönetimlere çıktığını gördüler ve maalesef Müslümanların siyasî hayatı açısından kötü bir tecrübe edindiler. Dolayısıyla o günlerde yapılan metod tartışmasının aslında bir yönetim tartışması olduğunu unutmamak gerekmektedir. Yani İslamcıların o gün metod tartışmasındaki savrulmaları, yönetimin ne olacağı konusundaki düşüncelerinde de savrulma getirmiştir. Ve Demokrasinin İslam’dan olacağı düşüncesi, onlar için temel siyasî düşünce olmuştur. Bunu artık bugün takiyye olarak değil inanmışlıkla ortaya koymaktadırlar. 

İslamî Hilafet Devleti’nin gerekliliği şer’î bir hakikat olduğu halde bu hakikatı görmek istemeyen yaklaşımlar şimdi bazı beldelerde iktidarın sahibi ve hamisi oldular. Şimdi ise sırtlarını döndükleri İslam akidesinin, haram ve küfür olarak gördüğü “Demokrasi ve Çoğulculuk” fikrinin pratik uygulama zorluğu ve problemleri ile karşı karşıya kalmış durumdalar.

İslam dünyasının dinî, kültürel, fikrî ve sosyal yapısını doğru analiz eden sıradan bir insan dahi Demokratik çoğulculuk, Liberal muhafazakârlık gibi düşünce ve sistemlerin bu topraklarda kendine kolay yer bulamayacağını görür. Batı’nın Demokrasiyi İslam beldelerine yerleştirmek istemesinin temel sebebi, bu toprakları gerçekten Batılı Demokratik hayata kavuşturma düşüncesi elbette değildir. Aksine Batı, elinde avucunda kalmış olan son kozunu İslam karşısında böyle kullanmak zorunda kalmıştır. Zira kendisi de çok iyi bilmektedir ki İslam ile Demokrasi bağdaşmaz, Müslümanlar asla Demokrat olamazlar.

Bakın bu konu ile alakalı, daha yakın zamanda yeni bir açıklama yapan Hollanda’daki aşırı sağcı Wilders’in Özgürlükler Partisi’nden Avrupa Parlamentosu üyesi Barry Maldener şöyle diyor:

“Bir kere şunu görmemiz gerekiyor. İslam ile Demokrasinin bir arada yaşaması imkânsız. Tüm İslam ülkeleri geri kalmış. Bir tane gelişmiş İslam ülkesi yok. İslam’da devlet yönetimi günlük yaşam birbirinden ayrılmıyor. Hepsi içice karışmış. İslam ülkesiyseniz şeriat yönetimine geçmek zorundasınız. Seküler Laik devlet yapısı imkânsız. Zaten geri kalmanın en önemli sebebi bu... Hıristiyanlıkta ise İslam’ın tam tersi din-devlet işleri birbirinden ayrılmış durumda. Gelişme bunun için oluyor. Hıristiyan ülkelerde bilim akılcılık ön planda... Din ile devlet işleri ayrı. İslam’da böyle değil. Bu açıdan İslam ülkelerinin sonu şeriat... Türkiye’nin de sonu şeriat ile yönetim. Bundan kaçması imkânsız... Ama bugün, ama yarın.”

Bu ifadeler içerisinde Batılı diplomatın İslam’a olan kin ve nefretinden dolayı, İslam ülkelerinin geri kalmışlığını İslam’a bağlamış olması doğal. Ancak söylediği gerçek bir şey var ki o şeyin gerçekliği, bizim Müslüman aydınlar ve yöneticiler tarafından maalesef hâlâ görülebilmiş değil.

Oysa İslam’ın Demokrasi ile bağdaşmayacağı, İslam’da din ve devlet işlerinin Hıristiyanlıkta olduğu gibi birbirinden ayrılamayacağı, Müslümanların seküler devlet yapısını hiçbir zaman benimsemeyecekleri konusu, çok bilmeyi ve okumayı ve en önemlisi “Batılı olmayı” da gerektirmiyor. Sadece İslam akidesine bağlı bir Müslüman olmak yeterli... İslam akidesinin temel esaslarını bilen aynı zamanda seküler dünya görüşünün temel esaslarını bilen bir insan doğal olarak bu ikisinin birbirinden çok ayrı ve birbiri ile bağdaşmayacak düşünce ve sistemler olduğunu söyler. Maalesef bu basit idrak bizim İslamcılarımızda bir türlü oluşabilmiş değil. Modernizm ve modern Demokrasi, bu İslamcı zihniyeti öyle etkilemiş ve kuşatmış ki İslam’ın Demokrasi ile bağdaşmayacağını söyleyen, İslam ülkelerinde Demokrasinin yerleşmesinin imkânsız olduğunu söyleyen bir yaklaşıma karşılık, “Teessüf ederim, Müslümanların Demokrat olamayacağını söylemenizi hakaret olarak algılıyorum” diyecek kadar kendini küçülten ve aşağılayan zelil bir duruma duçar olmuşlardır.

Dolayısıyla İslamcılar açısından -”İslamcılık” kavramını Türkiye’ye has bir kavram olarak değil, tüm İslam beldelerindeki İslamcılık akımı olarak genel değerlendiriyorum- İslam beldelerinde Demokratik bir yapının yerleşmesi, hayat bulması ve bundan Müslümanların bir şekilde kazançlı çıkması “ütopik” bir düşüncedir. Bugün bu anlayış başarıya ulaşmış gibi gözükse de sonuç hüsran olacaktır. Çünkü çok önemli iki gerçek vardır.

1) Bu topraklarda yaşayan insanlar İslam akidesine bağlı Müslümanlardır,

2) Bu Müslümanlara dayatılmaya çalışılan sistemin esası, gayri İslamî ve gayri insanî bir düşüncedir.

O halde bu çalışmanın başarısızlıkla sonuçlanması çalışmanın esasının vakıa ile örtüşememiş olmasında “gizlidir”. “Gizli” olan bu gerçeği görmek için, soruna Kur’an ve Sünnet perspektifinden bakmak yeterlidir.

Batılılar açısından ise Demokratik İslam düşüncesi, Müslümanları oyalama ve İslam topraklarındaki zenginlikleri daha uzun sömürmek için zaman kazanma stratejisinden başka bir şey değildir. Yoksa Batılılar Müslümanları Demokrat yapmak gibi “idealist” bir eylemi idealist bir yaklaşımla hiç de amaçlamamaktadırlar. Ayrıca Batılılar, Müslümanların akideleri gereği Batılı anlamda Demokrat olamayacaklarını, İslamcı düşünür ve siyaset üreticilerinden daha iyi bilmektedirler. 

Şimdi İslam beldeleri (Müslümanlar için) için yönetim alternatifliği noktasında ortaya konulan, bugün kendisine davet edilen ve ideal yönetim biçimi olarak kamuoyu yapılan Liberal Demokrasi nedir? (Demokratik İslam, Sivil Devlet) -bunların hepsi aynı fikri esası içinde barındıran ancak beldelere ve toplumsal hassasiyete göre farklı isimlendirilen kavramlardır- ve Bununla ne amaçlanıyor? Bunu değerlendirelim.

Demokrasi, insan-yapımı kanunlarla insanları yönetme nizamıdır. Demokrasi beşerin hükmetme ve yönetme noktasındaki Allah’ın sonsun iradesini O’nun elinden alıp bu yetkiyi kendisine (İnsana) vermesi temel fikrini barındırmaktadır. Bu fikir üzerine kurulu bir yönetim ve düşünce sistemi olan Demokrasinin kendi kaynağından yani insan aklından hükümler ve nizamlar fışkırmaktadır. Bu mesele akli ve fikri anlamda böyle değerlendirilmelidir. Siyasî bir değerlendirme yapmak gerekirse, küresel çapta kanun koyan/dayatan sömürgeci Batılı devletler olduğuna göre, Müslümanlar olarak bugün Demokrasiyi savunmak sömürgeciliği savunmakla eşdeğerdir. Demokratik İslam düşüncesi, Batının dünyayı ve insanlığı hiçe sayarak sömürme stratejisinde, bu sömürüsünü İslam beldelerinde kolaylaştırmak ve meşrulaştırmak için Müslümanlar üzerinden hayata indirmek istediği sinsi bir siyasettir.

Ancak Batı bu düşüncesini yani Demokrasiyi üzerine yüklenmiş esasi mefhumu ile İslam beldelerine pazarlamıyor. Yukarıda değindiğimiz gibi Batı, Demokrasinin Müslümanlar tarafından inanılarak ve içselleştirilerek yaşayacakları bir düşünce ve yönetim biçimi olmadığını iyi bilmektedir. Lakin Batınında elinde avucunda insanlığa değer olarak sunabileceği alternatif bir düşünce sistemi yoktur ve olmayacaktır da. Bu sebeple Batı Demokrasiyi İslam beldelerinde sadece seçimle insanların kendilerini yönetecek kişileri ve yönetimleri seçmesi olarak pazarlamak zorunda kalmıştır.

Müslümanlar da 100 yıllık despot, zalim, kişilere ve bir aileye mahsus kukla rejimlerden sonra, onların kapalı baskılı ve sindirme politikalarından sonra, açık ve şeffaf siyaset vadeden sivil devlet modelini yani seçimlerle işbaşına gelen yönetimleri bir kazanım olarak görmekteler. Ve bunu Demokrasi ile isimlendirerek bunun Batılı anlamda ki Demokrasiden farklı değerlendirilmesini istemekteler.

Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tunus ziyareti sırasında Tunus Meclisinde yaptığı konuşmada buna vurgu yapılmaktadır. Heyecan duyuyorum; çünkü bu Meclis bölgemizde her türlü bedeli ödemek pahasına büyük bir özgürlük, hak, adalet ve onur mücadelesi veren tüm kardeş halkların yüzünü çevirdikleri bir Demokrasi mabedidir.Gül bu sözlerini ifade ederken Demokrasi mabedini bir küfür mabedi olarak zikretmemiş, sadece Demokrasinin seçilmişlerden oluşan yöneticiler olmasına bakarak diktatörlükten Demokrasiye geçişi bir başarı ve kazanım olarak görmüş ve heyecan duymuştur. Eğer o mecliste Demokrasinin esasının yönetimin Allah’tan alınıp beşere verilmesi olduğu gerçeğini açıklamış olsaydı yani Batılıların Demokrasiye yüklediği esasi mefhumu zikretmiş ve bu Demokrasiye çağırmış olsaydı eminim ki o meclisten konuşmasını tamamlamadan kovulurdu ve bir daha o topraklara ayak basma cesaretini kendinde bulamazdı. Zira Mısırda laiklik açıklamasını yapan misyon arkadaşı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın karşılaştığı tepkiye baktığımızda bunu görebiliyoruz.

Abdullah Gül konuşmasında bir noktaya da vurgu yapmaktadır ki bu aslında İslam beldeleri üzerinde planlanan bu sinsi planı bizatihi deşifre etmektedir.

İslam ile Demokrasi, bölgenin sosyo-kültürel dokusu ile modernite bağdaşmazsözünün oryantalist bir hurafe olduğunu söyleyen Gül daha sonra Nahda hareketi lideri Gannuşi ile yaptığı görüşmenin sonrasında “Radikalizmin –radikalizmden kasıt İslamî bir yönetim isteyen Müslümanlar- panzehirinin İslamî motifli partilerin siyasete soyunarak yönetime gelmeleri olduğunu zikretmiş ve aslında İslam beldelerindeki İslamcıların Demokratik yönetimlere gelmelerinin arka planında ki siyaseti açığa çıkarmıştır.

Bu kirli siyasete alet olan yöneticileri, taşaronlukları gereği üzerlerine yüklenmiş bu işleri icra etmeleri açısından bir yere koyabiliriz. Onların bunu inanmışlıkla bir misyon ve görev anlayışı içerisinde yaptıkları gerçeği ortadadır.

Peki sizler İslamcı Müslümanlar olarak, akademisyenler, alimler, yazarlar, kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları vb. bu meseleyi değerlendirme ölçümüz nasıl olmalı diye hiç düşündünüz mü? Şimdiye kadar Müslümanlar yöneticilerini kendileri seçemiyorduysa şimdi yöneticilerin halk tarafından seçilmesini Demokratik platformda aramak ne kadar İslamî? İslam’ın yöneticiyi seçme konusunda bir hükmü yok mu? Demokrasiyi pazarlamak için ortaya koyduğunuz ceht ve gayret, Onun İslam ile örtüşebileceğine inanmak ve insanları inandırmak için yaptığımız okumalar ve çalışmalar kadar İslam toplumunun yöneticisini seçme metodu olan Beat konusunda çalışmalar yaptınız mı? Ümmetin beatını alarak yönetimi Allah’ın hükmü üzere yüklenecek Halifenin ikamesi için çalışmanın nasıl olacağı konusunda ve Hilafet Devletinin yönetim olarak nasıl bir devlet modeli olduğu, nasıl bir siyaset izleyeceği konusunda uzun çalışmalar yaptınız mı?

Böyle hayırlı bir çalışmayı yapıp Allah’ın vaadi olan İslamî Hilafet Devletinin kurulması gibi hakikat olan bir çalışmada bulunmanız mı daha akılcıdır. Yoksa Allah’ın hiçbir yardımını göremeyeceğiniz, Batının İslam beldeleri üzerindeki bu çirkin ve sinsi planına hizmet etmek mi daha akılcıdır.

Geçmişte gerçek ve hakikat olarak uygulanmış ve Allah’ın vaadi ile yeniden uygulama sahasına inmesi an meselesi olan İslam’ın tek yönetim sistemi olan Raşidî Hilafet Devlet yönetimini inceleyerek yazmak ve okumak temennisiyle… 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz