İslam’da Yönetim Tartışmaları Ve Hilafet (3)

Mahmut Kar

“Tarih geleceğin aynasıdır” veya “Geçmiş geleceğin aynasıdır” sözü ile makalemize başlarsak güzel olur kanaatindeyim? Çünkü “İslamî Yönetim Tartışmaları ve Hilafet” yazı dizimizin son bölümünde, bugüne dair Müslümanlar için ideal yönetimin Hilafet yönetimi olduğunu anlatacağımıza göre, geçmişte Müslümanlar nasıl yönetilmişler, dönüp bir aynaya (tarihe) bakmanın gerekliliğini hatırlatmakta fayda görüyorum.

Bugün hayatta olan veya yok olmuş tüm uygarlıkların belirli bir tarihsel geleneği ve geçmişi vardır. Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Fars İmparatorluğu gibi… Bu imparatorlukların tarihlerinde bir yönetim biçimlerinin olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Bununla beraber İslam tarihinde de 14 asırlık İslamî Hilafet Devleti’nin bir yönetim biçimi olduğu da bir gerçektir. Peki, Müslümanlar olarak bizler daha henüz 80 küsur yıl önceye dayanan tarihsel geçmişimizi ne kadar da erken unuttuk. 14 asır, ulaştığı tüm coğrafyalarda İslam’ın yönetimini uygulayan Hilafet Devleti, Müslümanlar olarak bizlerin zihinlerinden ne kadar da erken silindi.

Evet, İslam Ümmeti’nin şu anda yaşamakta olduğu süreç, özellikle Müslümanlar olarak bizlerin ve tüm insanlığın müşahedesi altında yürüyen bir süreçtir. Hilafet Devleti’nin ilgasından sonraki yıllar başsızlığın ve hedefsizliğin enkaza dönüştürdüğü bir İslamî âlem getirdi. Bu son yıllarda yaşadığımız acılar ve atlattığımız badireler bütün bir âlemin gözü önünde Mümin kitlelerin yüreğini dağlamaktadır. Olağanüstü herhangi bir olayın gerçekleşmediği günlerde bile haber bültenlerinde Müminlerin tebessümüne vesile olabilecek bir görüntüye rastlamak çok zor. Eğer İslam tarihi, sadece 20. Asırdan ibaret bir tarih olarak yazılacak olsaydı, yazılmaya dahi değmeyecek sönük bir dönem geçirmiş olacaktı.

Ancak hakikat böyle midir?

Dünyanın ömrü, 20. Asırdan ibaret olmadığı gibi, İslam tarihi de sadece 20. Asırdan ibaret bir tarih değildir. Eğer vahiy merkezli bakarsak İslam tarihi, Âdem Aleyhi’s-Selam’ın yeryüzüne ayak bastığı günden başlamaktadır. Son din olan İslam Şeriatı açısından bakarsak, 14 asırlık bir tarihî geçmişimiz var. Dolayısıyla İslam ve Yönetim konusundaki tartışmalar bu görkemli 14 asırlık İslam tarihine bakılmadan nasıl değerlendirilebilir? Sanki İslam ve yönetimi Hilafet, insanlık üzerinde hiç tatbik edilmemiş ve sanki ecdadımız bugünkü biz Müslümanlara siyasî geleceğimiz için hiçbir tecrübe bırakmamışlar.

Evet, Batı ve Batılı düşünce biçimi, Müslümanlara bırakılmış bu engin tecrübeyi zihinlerden silmek için ciddi anlamda bir dezenformasyon çalışması başlatmış ve bunda başarılı da olmuştur. Ancak her ne kadar, bu zihinsel formasyonda (yeni yaşantı biçimine alıştırılma süreci) İslamî Hilafet Devleti’ni yıkan güçler, Müslümanların zihinlerinden Hilafet Yönetimi hakkında tüm bilgi, birikim ve hatırlanabilecek en küçük ayrıntıyı dahi silmiş olsalar da, yeni yaşantı biçimine alıştırılma süreçlerinde Müslümanların zihinlerine geçmişe dair bir format atmak istemiş olsalar da tüm bunlar, bugün için Müslümanların yönetimlerini belirleme noktasında bireysel ve kitlesel İslamî sorumluluklarını üzerlerinden kaldırmaları için birer bahane olamaz. Çünkü Müslümanlara, yeni yaşantı biçimine alıştırılma sürecinde sunulan yeni düşünce, Müslümanların akidesine uygun bir düşünce ve sistem değil. Her ne kadar Hilafet unutturulmuş olsa da O’nun yerine getirilen şey, tam bir kabul ile Müslümanlara benimsetilememiştir. Zaten Batı eli ile bu düşünceyi Müslümanlar üzerinde uygulayan zevat da bu işi zor kullanarak yapmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla aslında Hilafet’in kaldırılmasından 1960’lı yıllara kadar Müslümanlar, bu zorba ve baskıcı zalimlerin uygulamalarına direnmeye gayret etmişler ve sahip oldukları akidelerini korumayı ancak başarabilmişlerdir.

Ancak bugün yönetim tartışmaları noktasındaki asıl mesele, Batı’nın İslam beldelerine sunduğu düşüncenin zorla kabul ettirilmeye çalışılması ve zorla uygulamaya sokulması meselesi değildir. Mesele, Müslümanlar içinde genel bir çoğunluğun, artık yıllar önce Müslümanlara baskı ile kabul ettirilememiş düşünceleri (demokrasi ve laiklik) kendi iradeleri ile kabul eder olmaları ve savunmaları meselesidir. Tekrar ifade etmekte fayda görüyorum: Sanki İslam’ın 14 asırlık uygarlık tarihinde yönetim ile ilgili bir uygulama tecrübesi yokmuş gibi davranılmaktadır. İslamî yönetimin ne olduğunu şer’î kaynaklara başvurarak öğrenmenin gerekliliğini bir kenara bırakalım, 14 asırlık İslam tarihine bakmamak ne ile anlatılabilir?

Bu, ancak fikirsel bozukluk, eziklik ve yeis ile açıklanabilir. İslamî yönetim konusunda demokrasiyi tercih edip liberalleşen Müslümanlar, bugün kendi tarihlerini sorgulama noktasındaki cesaretlerini, demokrasiyi sorgulama konusunda göstermiyorlar maalesef. İslamî Hilafet dönemi hakkında “bizden biri”nin yazmadığı tarihsel bilgilerden edindikleri birkaç konuyu karşımıza getirip -Hilafet sisteminin tek kişinin yönetimi olması gereği, adil olmayan sorunlu bir yönetim olacağı, yine tek kişinin ölünceye dek yönetimi sahiplenmesinin problem teşkil edeceği gibi konuları- Batılı düşünürlerin İslam ve yönetimi hakkında ortaya attıkları bir takım sinsi sorulara savunma mekanizması geliştirerek alet olmaktadırlar.

Hâlbuki demokrasi ve liberalizmi okudukları ve araştırdıkları kadar, yine demokrasinin İslam’a aykırı olmadığı düşüncesini delillendirmek için çalıştıkları kadar, İslam ve O’nun yönetim biçimi Hilafet hakkında doğru ve sahih kaynaklardan okuma ve araştırmalar yaparak çalışmış olsalardı, bugün bu eziklik ve yeis onlara bulaşmamış olacaktı. Lakin yukarıda da zikrettiğim gibi bu sorun, fikirsel bozukluktan kaynaklı düşünce biçiminin ortaya çıkardığı eziklik ve yeis sorunudur.

Fikirsel bozukluktan kaynaklanan bu düşünce biçimi, Müslümanlar arasındaki birlikteliği ve tek Ümmet olma karakterini perçinleyen Hilafet müessesemizin olmayışını bir sorun olarak göremiyor maalesef. Hâlbuki bu sorun, bir ev sorunudur. Müslümanların akşam içine girip geceleyebilecekleri bir evleri yok. Müslümanlar bir asra yakın zamandan beri bazen Sosyalizmin, bazen despotizmin, bazen Kapitalizmin son dönemde ise Demokrasi ve Liberalizmin misafiri olarak “kendi topraklarında” yaşıyorlar. Sorun aslında budur.        

Makalemizin başından beri ifade etmeye çalıştığım düşüncenin özeti aslında şu: 14 asırlık bir İslamî Hilafet geçmişine sahip Müslümanlar, nasıl olur da ideal yönetim biçiminin Hilafet değil de Demokrasi ve Liberalizm olduğunu ortaya koyabilirler. Her şey bir kenara, bu düşünceye sahip Müslümanların, gerçeği (geleceği) görmeleri için aynaya dönüp bakmaları yeterlidir aslında. Çünkü İslam Hilafeti, 14 asır boyunca insanın olduğu her yere uygarlık götürüp inşa etmiş bir uygarlıktır. Hatta diğer yabancı uygarlıklar, İslam uygarlığının bu tecrübesini örnek almaya bile kalkışmışlardır.

Tün bu izahatlardan sonra İslamî Yönetim ve Hilafet konusuna değinelim…

İslamî Yönetim ve Hilafet

Yönetim (hukm), sözlükte kada (yargı) demektir. Hâkim ise, hükmü uygulayandır. Istılahta ise hukm, mülk ve sultan aynı anlamdadır. Hukm, hükümleri uygulayan şeriatın Müslümanlara kurulmasını farz kıldığı emirlik işidir. Bu emirlik işi, haksızlıkların giderilmesi, çekişmelerin çözüme kavuşturulması için kullanılan otoritedir.

Dolayısıyla hukm; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu sözünde geçen Velayetu’l-Emr’dir:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan Ulu’l-Emre itaat edin… (en-Nisa 59) 

İslam; devlet, toplum ve hayat için bir ideoloji olması itibariyle devlet ve yönetimi kendisinden ayrılmaz bir parça kılmıştır. Bu nedenle Müslümanlara İslamî Devleti ve yönetimi kurmayı ve İslam hükümleriyle yönetmelerini emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Hukm” ve “Sultan” hakkında Müslümanlara Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyi emreden onlarca ayet inmiştir:

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَ

“Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve onların hevalarına sakın uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (el-Maide 49) 

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِى اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Hayır, Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Seni hakem kılıp sonrada Senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa 65)

Bunların dışında siyasî bir otorite olması bakımından hüküm olaylarının detaylarına ilişkin daha birçok nass vardır. Nitekim İslam, sadece insanların bireysel ilişkilerini ve ruhî ilişkilerini düzenleyerek gelmemiştir. Ceza hukuku, içtimaî hukuk, medenî hukuk, savaş hukuku, ticarî hukuk, siyasî hukuk ve bunların dışındaki daha birçok hukukî konuya ilişkin düzenlemeler getirmiştir.

Burada yazının uzamaması için sadece bu konulardan bazılarına ilişkin ayet numaraları vermekle yetiniyoruz ki diğer tüm konulara ilişkin sayıca fazla nass da İslam’da mevcuttur: 

•Savaş hukukuna ilişkin nasslar: (et-Tevbe 123, el- Enfal 57-58, el-Enfal 61)

•Ticarî hukuka ilişkin nasslar: (el-Bakara 188, et-Talak 6, et-Talak 7, et-Tevbe 103)

•Ceza Hukukuna ilişkin nasslar: (el-Bakara 179, el-Maide 38)

İşte tüm bunlardan sonra bu hükümlerin ortaya koyduğu gerçek, Allah’ın hükümleri ile hükmetmenin gerekliliği ve farziyetidir. Bugün bazı Müslümanların bakıp da göremedikleri veya görmek istemedikleri İslam’ın bu yönetim ve siyasî otorite yönünü Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizatihi hayata egemen kıldı ve uyguladı. Raşid Halifeler döneminde ve onlardan sonra gelen Halifeler dönemlerinde de bu hükümler hayatta tatbik edilen hükümler olmuştur.

Tüm bunlar, İslam’ın yönetim ve devlet, toplum ve hayat, ümmet ve fertler için bir nizam oluşuna açıkça delalet etmektedir. Devlet, hükmetme yetkisine ancak İslam nizamına uygun hareket ettiği zaman sahiptir. İslam, din ve ideolojidir. Yönetim ise O’nun bir parçasıdır. Devlet, İslam’ın kendi hükümlerinin genel hayatta uygulanması için koyduğu tek şer’î metoddur.

Dolayısıyla hayatta hükümleri tatbik eden İslamî bir devlet olmadıkça İslam, canlı bir şekilde ayakta duramaz. İslam’ın canlılığı ile hayatta bu hükümleri uygulayacak yönetim ise İslamî Yönetim olan Raşidî Hilafet Yönetimi’dir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ

“Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidî) Hilâfet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidî) Hilâfet olacaktır.” Sonra sükût etti.”

Şimdi İslam’ın bir yönetim biçiminin olmadığını söyleyen ilahiyatçı profesörler, bazı âlim, kanaat önderleri, cemaat liderleri ve İslamî kimliği olan yazarlar, vs. şunları söylüyorlar:

“Esas olan adalet, ihsan, eşitlik ve ahlakî değerlerin tesisidir. İslam’ın belirli bir yönetim biçimi yoktur. Dolayısıyla bu ilkeler tesis edildiğinde yönetim biçiminin isminin ne olacağı konusu çok önemli değildir.”

Bu yaklaşım biçimi ancak İslamî düşünce metodundan yoksun, bugünün siyasî düşünce etkisinden kurtulamayarak kendi aslî siyasî tarihine yönelik eziklik hissi yaşayan, kendisine veya kurumuna sunulan imkânların kendi üzerinde ve düşüncesi üzerinde oluşturduğu baskısından kurtulamayarak fikrî tercih yapmak zorunda kalan “âkillerin” yaklaşım biçimidir. Ve bu yaklaşım biçimi kesinlikle İslamî düşünce biçimine aykırı olan bir yaklaşım biçimidir.

Bu basit ve İslamî olmayan yaklaşım biçimi ve istikametle değişimin İslamî bir neticeye doğru ilerlediğini zanneden bu “âkiller” için yazı dizimizin sonunda vereceğimiz şu ayet sanırım yeterli olur.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ

“…Bir toplum kendi nefsinde olanı (düşüncesinde ve hayatında) değiştirmedikçe Allah O toplumun halini değiştirmez…” (er-Rad 11)

-Bitti-


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz