ALLAH’IN EMİRLERİNİ CİDDİYE ALMAK

Abdullah İmamoğlu

Kur’an ayetleri incelendiğinde felaha ermenin iki esas üzerine temellendiğini görürüz. Bunlardan birisi iman diğeri ise salih ameldir. Kur’an bu iki esası yerine getiren kimseye Cennet’i vaat eder.  Buradan hareketle bir kimse Cennet ehlinden olmak istiyorsa “iman ve salih amel”de geçerli not almak durumundadır. Bu demek oluyor ki Cennet’in anahtarı iman ve salih ameldir.

Ben naçizane toplumumuzun mevcut problemlerinin temelini bilgisizliğin oluşturduğuna inanmıyorum. Tam aksine var olan bilgiyle amel etme problemi olduğuna inanıyorum. Bu sıradan bilgiyle amel ilişkisini kapsadığı gibi şer’î hükümlerle amel ilişkisini de kapsayıcıdır. Şu örnekte olduğu gibi; Herkes emniyet kemeri takmanın zorunluluğunu ve en ince ayrıntısına kadar faydalarını bilir. Öyle ki Türkiye’de sürücüler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre her iki sürücüden birisi emniyet kemeri takmamaktadır. Takmamalarının nedenini bilgisizliğe mal etmek ise insaflı bir yaklaşım değildir. Takmamalarının temel nedeni tamamen ihmalkârlıktır. Daha da ötesi ciddiye almamaktır. Hâlbuki her birimiz biliriz ki emniyet kemeri kazaların daha da feci sonuçlanmasını önleyen önemli bir tedbirdir. Amiyane tabirle “hayat kurtarır”. Herkesin bu gerçeğin farkında olmasına rağmen yapmıyor olmaları ancak tembellikle ve ciddiye almamakla izah edilebilir.

Her Rasul ve Nebî gönderildiği topluma can suyu olmak için Allah Azze ve Celle tarafından gönderilmiştir. Son Rasul Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’de diğer peygamberlerden farklı değildir. O’nun da gönderiliş gayesi gönderildiği topluma can suyu olmaktır. Kur’anî bir ifadeyle “rahmet” olmaktır. Bu gayeyi Allah Azze ve Celle Enbiya suresi 107. ayette şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.”

Allah Azze ve Celle, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla insan fıtratına muvafakat sağlayan, aklı ikna edip kalbe mutmain veren yegâne din olan İslâm’ı göndermiştir. Göndermiştir ki bu din insanın kendisiyle, Rabbisiyle ve diğer insanlarla olan ilişkisini düzenlesin. Göndermiştir ki, insandan sadır olacak bütün problemlere hem dünya hem de ukba saadetini temin edecek çözümler getirsin. Nitekim öyle de olmadı mı? Rasulullah’ın nübüvvet ile görevlendirildiği dönemde toplumun adı; cahiliye namı diğer ise vahşetti. Hayat olmayan topluma hayat getirdi Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem… İslâm’ın canından can vermek için اسلم تسلم” “İslâm’ı tercih et, kurtul” mücadelesini ortaya koyuyor, daha yaşarken ölmüş bedenlere can olmaya çalışıyordu. Rasulullah gönderilmeden önce Mekke toplumunun vahşette zirveye oynadığını hepinizce malum bir örnekle serdetmek istiyorum. Bu örneği seçmemdeki maksat yeni bir öğreti değil, sadece vahşetin ne denli olduğunu resmetmektir.

Bir gün bir Sahabe, Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in huzuruna gelerek cahiliye devrine ait bir vahşiliği şöyle dile getirir: “Ya Rasulullah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, Bunu giydir, dayısına götüreceğim, dedim. Kadın bunun ne demek olduğunu iyi bilirdi. Ciğerparesi, biricik evladı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme imkânı yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp kanlı gözyaşı dökmekti. Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Çocuğun elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da; Babacığım üzerin toz oldu, deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm. Adam bunu anlatırken Rasulullah ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi; Be adam, Rasulullah’ı, çok üzdün! deyince, Efendimiz, Sahabeye; Bir daha anlat, dedi. Adam olayı bir kere daha anlattı Rasulullah’ın gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya damla damla akıyordu.”

Tablo ortada… Sanki Rasulullah “bir daha anlat” demekle şunu haykırıyordu; ben size hayat getiresiye kadar işte böyle bir cehalet içerisindeydiniz. Ben geldim rahmet oldum sizlere… Gerçekten de öyle olmuştu.

-Kızlarını gözlerini kırpmadan toprağa gömen vahşi toplum, Rasulullah’ın öğretisiyle yanlarından geçen cenazeye saygı gösterecek kadar merhametli olmuştu.

-Köşeyi dönünce bir Evsli çıksa da boynunu vursam diyecek kadar husumet/düşmanlık besleyen bir Hazreçli, “Müslüman Müslümanın kardeşidir ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez” öğretisiyle kardeşinin önünde göğsünü siper eder olmuştu.

-Çocukların “Kaçın kaçın, faiz yiyen Habîb geliyor. Ayağından kalkan toz bizi de kirletmesin!” diyerek köşe bucak kaçtıkları Habib, Rasulullah’ın “Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı” öğretisinin ardından, “kaçın, kaçın! Tövbekâr Habîb geliyor. Günah tozumuz üzerine bulaşmasın” dedirtecek kadar muttaki olmuştu.

Peki, ben de soruyorum öyleyse, ne oldu da bu toplum üzerinden bin beş yüz sene geçmiş olmasına rağmen adları halen anılan insanlar oldular? Bu değişimi nasıl gerçekleştirdiler? Çok basit Allah Azze ve Celle’nin kendileri için seçtiği ve razı olduğu dinin emirlerine icabet ettiler. Allah’ın emir ve yasaklarını ciddiye aldılar ve ötelemediler. Çünkü icabette hayat var. İcabette can var, rahmet var, şifa var… Allah Azze ve Celle bunu şöyle beyan ediyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ

“Ey Müminler, Allah ve Rasulü sizi hayat bağışlayacak ilkelere çağırdıkları zaman bu çağrıya icabet edin.” (Enfal, 24)

Allah ve Rasulü’nün getirdiklerini ciddiye almak ve icabet etmek, bu ayetin en güçlü öğretisi ve azığı olmalıdır. Daha net bir ifadeyle bizim kurtarıcımız olan, bize hayat bahşeden Allah’ın emirlerini ve nehiylerini ciddiye alacağız. Alacağız ki hayatımız kurtulsun. Hangi hayat dersiniz. Bittabi dünya ve ukba hayatı… Belki şu ana kadar ifade ettiklerimi özetleyecek bir atasözünün hikâyesini aktarmak istiyorum. Ama anlatacağım hikâyeyi “hayat veren şeyi ciddiye almak lazım” konsepti çerçevesinde değerlendirmenizi istiyorum.

Hazami adından bir kadın varmış. Bu kadının en bariz özelliği herkesten daha uzak mesafeleri kolaylıkla görebiliyor olmasıymış. Hazami yer yer dağın tepesine çıkar uzaklardan gelen düşman saldırısı olup olmadığını gözetlermiş.  Defalarca da köyünü düşman istilasından kurtarmış. O gün bugündür Hazami söz söyleyecek olsa herkes itibar edermiş. Çünkü Hazami’ye icabet hayat kurtarıyormuş. Bir gün Hazami uzaktan ağaçların yürüyerek köyle doğru geldiğini haber vermiş. Tabii bu sefer köylüler Hazami’ye inanmak istememişler. Bila istisna hepsi “e be Hazami hiç olacak iş mi bu? Ağaçların yürüdüğü nerede görülmüş?” demişler. Demişler demeye ama daha akşam olmadan köy düşman istilasına uğramış. Meğer düşman ağaç yapraklarının ardına kamufle olarak gelmişler köyle... Meğer Hazami yine doru söylemiş. Bunun üzerine köylü şu meşhur sözü söylemiş:  اذا قالت حذام فصدقوها  ان القول ما قالت حذام “ Hazami söylediği zaman icabet ediniz/tastik ediniz, çünkü söz (hayat veren) Hazami’nin sözüdür.” (bkz. Arap Dilinde Deyimler ve Atasözleri)

Biz Allah’ın ve Rasulü’nün emirlerini ve nehiylerini ciddiye alacağız. Bakınız şu örnek belki de örneklik açısından zirve bir örnek. Ama icabet etmedeki hassasiyeti anlatan bir örnek. Emir buyuranı ciddiye almakla alakalı bir hadis:

أخي يشتكي بطنه؟فقال: اسقه عسلا. ثم أتاه الثانية فقال: اسقه عسلا. ثم أتاه الثالثة،فقال: اسقه عسلا. ثم أتاه فقال: قد فعلت. فقال: صدق الله وكذب بطن أخيك، اسقه عسلا، فسقاه فبرأ

 “Bir kişi Rasulullah’a gelerek “Ey Allah’ın Rasulü! Kardeşim ishal olmuştur, dedi. Hz. Peygamber; Ona bal içir! buyurdu. O da giderek kardeşine bal içirdi ve tekrar Rasulullah’a gelerek Ey Allah’ın Rasulü! Ona bal içirdim, daha da fazlalaştı, dedi. Hz. Peygamber; Git, ona bal içir! dedi. O gitti, tekrar bal içirdi ve sonra yine Hz. Peygamber’e gelerek; Ya Rasulullah, daha fazla oldu, dedi. Hz. Peygamber; Allah doğru söyledi! Senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal içir! dedi. Adam gitti, ona bal içirdi, o da şifaya kavuştu.” (Buhari, Tıb, C.12. H.no:7)

Bizler de Allah ve Rasulü’nün bizlere taktir buyurdukları emir ve yasaklarına icabet edeceğiz. Daha da ötesi ciddiye alacağız. Kurtuluşumuzun icabet edeceğimiz emir ve yasaklarda olduğunu hatırdan hiç çıkarmayacağız. Hayat veren şeyi ciddiye alacağız.

Lakin her ne kadar arzulanan bu olsa da pratikte bu meyanda çok zafiyetlerimizin olduğu da inkâr edilmez bir gerçektir. Bugün Allah’ın emir ve yasaklarının hayatımızda yer almadığına üzülerek de olsa şahit oluyoruz. Örneğin namaz… Namazın Allah’ın bizlerden yerine getirmemizi istediği farzlardan bir farz olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Lakin Türkiye’de günde beş vakit namaz müdavimi oranı %50 bile değildir. İlginç olanı ise, kılmayan herkesin namazın farziyetini biliyor olmasıdır. Bu sadece tasavvuru basit olsun diye paylaştığım bir misaldi…

Buradan şu sonuç çıkmaktadır. “Ben farz olduğunu biliyorum ama ciddiye almıyorum, gün gelecek ben de elbet namaz kılacağım. Hayatım böyle sürüp gidecek değil elbet.” Uzunca kurduğum cümlenin iki kelimeye karşılığı “öteleyici zihniyet.” Bu başlı başına bir zihniyettir. Bunun adı da öteleyici zihnyettir.  Hâlbuki yukarda bize hayat veren şeylere nasıl ve hangi hassasiyetle sarılmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım.  Öteleyici zihniyetin tedavisi ise şudur, “âkibet bilinci ameli koordine eder.” Yani akıbet merkezli hareket etmek ameli düzenler. Âkibet bilincinden kasıt ise, ölümden sonra dünya hayatında yaptıklarımızdan hesaba çekilecek olmanın idrakinde ve bilincinde olmaktır. Bu bilinç ve idrak kişinin dünya hayatında atacağı adımın bilinçli atılmasını sağlar. Şöyle ki, bir kimse namazı ya da farzlardan herhangi bir farzı ihmal etmesi, ötelemesi halinde Allah Azze ve Celle’nin kendisini o terk ettiği, ihmal ettiği fiilden hesaba çekeceği düşüncesini zihninde canlı tutması amelini düzenleyecektir. Ölümden sonra hesaba çekilecek olması gerçeği ameli koordine eder.

Öyleyse şu kanıya varmak mümkün. Bir kimse eğer ki Allah’ın emirlerinden herhangi bir emrini ciddiye almamak gibi, ihmal etmek, ötelemek gibi bir zafiyet içerisine düşecek olursa, hemen ölümü öteleyip öteleyemediğine baksın. Buna kadir olup olmadığını düşünsün. Çünkü bugün yapmakla mükellef olduğu bir farzı yarına öteleyen, ötelemeyi düşünen bir kişi bir saat sonrasına hatta verdiği nefesi geri alabilmesine garantisi yoktur. Din gününde hesaba çekileceğimizi bile bile Allah’ın emirlerinde öteleyici olmak tek kelimeyle cüretkârlıktır. Ölüm seni mutlaka bulacak ve dünya hayatında yaptıklarından tek tek hesaba çekileceksin. En önemlisi sen buna iman ediyorsun. Öyle bir günün gelip çatacağına adın gibi eminsin. Kur’an’ın tabiriyle “öz çocuğunu tanıdığın gibi”(Bakara 143) tanıyorsun. Ama gel gör ki böyle bir gün gelmeyecekmişçesine, hiç ölmeyecekmişçesine Allah’ın emirlerini ciddiye almıyor ve öteliyorsun. Buna cüretkârlık denir.

Onun için ben diyorum ki, ölümü öteleyebiliyorsan Allah’ın emirlerini de ötele… Yarına garantin varsa tabii…

Ölümü öteleyememekle alakalı güzel bir fıkra. Zamanın behrinde bir imam varmış. İmamın ise diğer imamlardan farklı bir meziyeti varmış. Dolaysıyla herkes tarafından da bilinirmiş. İmamın farklılığı ölüm yatağında yatan hastalara ölümün ne kadar yakın ya da uzak olduğunu tahmin etmesiymiş. Bu tahminini de ölüm meleği Azrail’in hastanın ayak ya da başucunda olmasına göre yaparmış. Eğer Azrail hastanın ayakucunda görülürse bu ölüme daha vakit var demekken, başucunda görülürse bu ölümün çok yakın olduğu anlamına gelirmiş. Gel zaman git zaman hocanın namı duyuldukça duyulmuş. Ee ömür bu, bu sefer hasta yatağında yatan bizim imamın kendisiymiş. Tabii merak etmiş acaba ölüm kendisine ne kadar yakın ya da uzak. Hafif doğrulmuş ayakucuna bakmış acaba Azrail’i görebilir miyim diye. Ama nafile. Bu sefer başına doğru bakmış yine bir şeyler göremeyince oğluna seslenmiş, oğlum bak bakıyım ölüm bana ne kadar uzak ne kadar yakın. Sanırım ben hastalığımdan dolayı göremedim demiş. Oğlu bakmış Azrail ayakucunda değil. Bir de başucuna baktıysa Azrail başucunda… Baba Azrail senin başucunda Allahu âlem ölüm sana çok yakın demiş. Tabii bizim imamı almış bir ölüm korkusu, hafifçe kulağına fısıldamış oğlunun; evlat çaktırmadan yatağın ucundan tut ve çevir demiş. Ama her ne kadar ölümü ötelemeye çalıştıysa da bizim imam oracıkta ruhunu teslim etmiş.

En nihayetinde fıkradır. Ama bize verdiği birçok öğretisi vardır. Nedir o; ölümü öteleyemiyoruz.  Ölümü ötelemek ne mümkün. Bakınız Allah Azze ve Celle nasıl buyuruyor:

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ

“Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Araf 34)

Öteleyemiyorsak Allah’ın emirlerini de ötelemeyeceğiz. Ciddiye alacağız. Belki bu ömrümde yapacağım son amelim olacaktır bilinciyle amel edeceğiz. Ötelemekle ilgili mazereti ne kadar makul bir mazeret olsa da tembellik göstermeyeceğiz. Abdullah ibn Revaha hakkında Rasulullah’ın söylediği şu etkileyici söze bakar mısınız?

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Abdullah b. Revaha’yı bir fırkanın başında cihada gönderdi. O gün cuma idi. Abdullah arkadaşlarına “Siz gidin, ben cumayı kıldıktan sonra size yetişirim” dedi. Namazı kıldıktan sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Neden arkadaşlarınla beraber çıkmadın diye sordu. O da  “cumayı seninle beraber kılmak istedim” diye cevap verdi. Buna mukabil Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Yeryüzündeki bütün servetleri Allah yolunda harcasan, (geç hareket ettiğinden dolayı) yine de onların sabahleyin yola çıkışlarının faziletini elde edemezsin dedi. (İmam Ahmed)

Allah’ın emirlerinin hacmi bir lokma da olsa bunda Allah’ın rızasını aramak lazım. Ufacık bir lokma da olsa Allah’ın emri olması hasebiyle ciddiye almak lazım. Ölüm de olsa ucunda rıza-i ilahiye talip olmak lazım. Ötelemeden ve ciddiyetle... İşte bu söylediklerimi en iyi anlatan bir örnek. Amelde Allah’ın emrine kulak vermek, ciddiye almak ve ötelememek.

Bir akşam kölesi ona bir yemek getirdi. Hz. Ebu Bekir de ondan bir lokma aldı. Köle ona; Bugün sana ne oldu? Her zaman bir şey getirdiğimde nereden aldığımı sorardın; bugünse sormadın, dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir: Çok acıktığımdan olmalı! Sahi sen bu yemeği nereden getirdin? diye sordu. Köle Cahiliye döneminde bir kavme muska yapıp hastalarına okumuştum. Onlar da bana bir şeyler vereceklerine dair söz vermişlerdi. İşte bugün onların yanına uğradım. Bir düğün yapıyorlardı; bana da bu yemeği verdiler, dedi. Bunları işiten Hz. Ebu Bekir kölesine kızarak; Sen beni helak mi etmek istiyorsun? dedi ve sonra da parmağını sokarak istifra etmek istediyse de hiçbir şey çıkaramadı. Kendisine; Ancak su ile çıkarabilirsin! dediler. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir su getirilmesini emretti. Böylece bir yandan su içiyor, bir yandan da kusmaya çalışıyordu. Kusuncaya kadar da bu şekilde devam etti. Orada bulunanlar; Allah sana merhamet etsin. Bütün bunları bir lokma yemek için mi yapıyorsun? dediler. Ebu Bekir’de cevap olarak şunları söyledi; Canımın çıkacağını bilsem yine de o lokmayı çıkarırdım. Çünkü ben Hz. Peygamber’in; Haramdan oluşup gelişen vücutlar için en layık şey ateştir. buyurduğunu işitmiştim. İşte bunun için de vücudumun bu bir lokmadan yararlanmasından korktum.

Allah’ın emirlerine olan hassasiyetimiz işte tam da anlatılan gibi olmalı.  Allah’ın emirlerinde ciddiyetsizlik, tembellik ve öteleyicilik kulluğu yer bitirir. Allah’ın emirlerini ötelemeden ve azami ciddiyetle yerine getiren bahtiyar kullardan olabilmemiz duasıyla…

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz