Suriye’nin Dünü Bugünü

Osman Yıldız

Kâfir Batı’nın, Müslümanların siyasî varlığı olan Hilafet Devleti’ni ortadan kaldırması ile birlikte Allah, düşmanlarımızın sinesinden bizim ihtişamımızı kaldırdı. Bunun üzerine Kâfir Batı, birçok oyun ve desiselerle Müslümanları katletme, zenginliklerini sömürme cesaretini kendinde buldu. İslamî beldelere yerleştirdiği hain yöneticiler eli ile ayaklarını daha da pekiştirdi. Hilafetsiz/Halifesiz kalan İslam Ümmeti’nin sahip olduğu topraklar, sömürgeci Batı’nın iştahlarını kabarttığı birer meta haline geldi. 19. Yüzyılın ortalarına kadar Avrupalıların daha sonra da ABD’nin entrika ve sömürgesinin egemen olduğu alanlar haline geldi. 

Suriye’de bir yılı aşkındır şanlı kıyamlar başlamasına rağmen, Zalim Beşar Esad’in ve kokuşmuş rejiminin hâlâ ayakta kalmasının nedeni nedir? Devletlerarası siyasetin etkileri nelerdir bu konuyu irdelemeye çalışacağız. 

Bölge Üzerinde İngiliz Siyaseti 

Osmanlı Hilâfet Devleti’nin toprakları parçalandıktan sonra Ortadoğu, İngiltere’nin sömürgesi oldu ve O’nun hâkimiyet ve nüfuzu altına girdi. “Şam Vilayetleri” diye adlandırılan bölgenin kuzey kısmındaki Suriye ve kuzey batı kısmındaki Lübnan’a bağlı az bir parça da Fransa’nın sömürgesi altındaydı. Bu durum İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, böylece kaldı. Daha sonraları Fransa, buralardan kovuldu ve İngiliz sömürgeciliği yeni bir üslûp benimsedi. Bu yeni üslûp, parçalama, yerleştirme ve her bir parça üzerine, kendine bağlı devletçikler kurma işini kapsıyordu. İngiltere; 19. Yüzyıl boyunca ve 20. Yüzyılın yarısına kadar, Ortadoğu’yu sömürmede tek başına kaldı. Burada, ABD’nin yalnızlık siyasetini terk etmemesinin etkisi büyüktür. 1950 yılından sonra bu durum kökten değişti. İngiltere ile Amerika arasında sömürgecilik çatışması ortaya çıktı. 

ABD’nin Ortadoğu’ya Girişi

ABD Dışişleri Bakanlığı Ekonomik İşler Müsteşarı George McGhee, Marshall Planı çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye’ye yardım koordinatörü, Yakındoğu, Güney Asya ve Afrika’dan sorumlu Başkan Yardımcısı ve 31 Ocak 1952-19 Haziran 1953 döneminde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapmış bir Amerikan diplomatıdır. George McGhee’nin 1947-1953 yıllarına ait hatıraları bir dönemin aydınlatılması bakımından oldukça önemlidir. Bu dönem, İngiltere’nin çekilmek zorunda kaldığı Ortadoğu’ya ABD’nin nüfuz etmeye başladığı dönemdir. 

Amerika’nın Orta Doğu’daki diplomatik temsilcileri, bu bölgede Amerika’nın iktisadî ve askerî menfaatlerinin tehdit edildiğini, ABD siyaseti ile İngiliz siyasetinin yan yana yürümesinin İkinci Dünya Savaşı’ndan önce olduğu gibi ABD’nin, İngiltere’nin bir maşası anlamına geldiğinin farkına vardılar. Bunun üzerine ABD’nin Ortadoğu politikasının çizgilerini konuşmak üzere, 26-29 Kasım 1949’da, İstanbul’da ABD Ortadoğu Misyon Başkanları Konferansını düzenlediler. 

Bu Konferansın başkanlığını, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki Orta Doğu ve Kuzey Afrika İşleri Sorumlusu, George McGhee’i yaptı. Aralıksız beş gün süren bu gizli Konferansta, Ortadoğu bölgesinin iktisadî, stratejik ve siyasî açıdan en belirgin konularını ele aldılar. Ortadoğu’nun fiilen ABD üssüne dönüşmesi isteniyorsa, ABD politikalarının İngiliz politikalarına bağlantılı olarak yürümesinin doğru olmadığı, bölge halkı ile yardımlaşmanın bölgenin dönüştürülmesi üsluplarından bir üslup olarak benimsenmesi görüşünde karar kıldılar. Bu toplantıda oluşan görüş doğrultusunda Truman yönetimi, Ortadoğu devletlerine ekonomik ve teknik yardım başlatmıştır.

Suriye eski Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli’nin kendilerine petrol boru hattı için imtiyaz vermeyi kabul etmemesi üzerine Hüsnü Zaim’in yaptığı darbe yolu ile bu imtiyazın geri alınmasını, yani Suriye’de hâsıl olanı kendi görüşlerinin doğruluğunu ispat eden bir delil olarak gösterdiler. Nitekim İngilizler aynı yıl içinde yani 1949’da Hınnavi’nin yaptığı darbeyle Hüsnü Zaim’i devirmişler ve Suriye tekrar İngilizlerin nüfuzuna geçmiştir. Bu olay da onların görüşlerini destekleyen bir olaydı. Eğer ABD bölgede çalışmak istiyorsa, İngiliz siyasetinden kendi siyasetini mutlaka ayırmalıydı. İşte söz konusu Konferans, Arap arenasında ABD diplomatlarının en önemli yönlendirme araçlarından birisidir. ABD siyasetinin her konuda diğerlerinden ayrılmasını tavsiye eden önemli bir fezleke sunulmuştur. Bu fezleke, Konferansa katılanların muvafakatiyle, tavsiyeler şeklinde yapılan bir takım önerilerle sona erdi. Bu önerilerden en dikkat çekici olanı şöyledir: Yahudi Devleti ve Arap Devleti olmak üzere Filistin’in iki devlete bölünmesini teşvik etmek. Bölge halkını millî talepleri doğrultusunda desteklemek ve İngiliz siyaseti ile Amerikan siyasetini birbirinden ayırmak. 

Suriye’de Amerikan-İngiliz Çatışması

Nüfuz çatışmasından dolayı Suriye’de sürekli darbeler olmuştur. Suriye’de sürekli ayağını kaydıran bu darbeleri çözmesi için ABD, Abdünnasır’ı devreye soktu ve Abdünnasır, Dışişleri Bakanı Mahmut Riyad’ı Suriye’ye gönderdi. Mahmut Riyad Suriye ile Mısır arasında bir birlik kurmak ve Suriye’deki iktidarın iplerini Mısır’a teslim etmek için çalışmaya başladı. ABD, İngiliz sömürüsünü Irak ve Lübnan’dan kovmak için çalışmaya başladı. 1958 yılına gelindiğinde, önce Lübnan sonra Irak darbesi oldu. Sonunda Mısır, Irak ve Suriye, ABD’nin sömürüsüne geçti. Yalnızca Ürdün İngiliz nüfuzu altında kaldı. 1961 yılına gelindiğinde Suriye’de İngiltere için çalışan siyasî partiler oluştu. Tüm siyasî güçleri; Baas Partisini, (Baas ve Sosyalist Arap Partisi) Halk Partisini ve Vatan Partisini bir araya getirdi. Bunların tümü Abdünnasır’a ve Suriye ile Mısır’ın birleşmesine karşı çıkan büyük bir birlik oluşturdular ve Mısır ile Suriye birbirinden ayrıldılar. Böylece İngiliz nüfuzu Suriye’ye tekrar hâkim oldu.

Ancak Irak’ta Abdülkerim Kasım ABD yanlısı siyaseti bırakıp Komünistlerle birlikte olmaya başladığı için ABD onun iktidarını devirdi. Böylece Irak’ta Baas Partisi’nin idare ettiği ABD yanlısı bir iktidar oluşturuldu. Bunun ardından Irak’a katmak amacıyla Suriye ve Ürdün’deki durumları değiştirmek için çalışmaya başladı. Bu durum ise İngilizleri korkuttu ve Suriye’de suni bir darbe yapıp iktidara, perde olarak Baas Partisi’ni koydular. Ancak Hafız Esad 1971 yılında Mısır’a gitti ve gitmiş olduğu halden daha bir başka hal ile Suriye’ye döndü. Nusayri olmasına rağmen, Suriye Arap Cumhuriyetine Cumhurbaşkanı olabileceği konusunda ikna edildi.

İşte o an itibarıyla bu olayın arkasında ABD’nin olduğu, kendisi ile beraber yürüdüğü sürece ABD tarafından destekleneceği görüldü. Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılması için çalışacaklardı. Zira Suriye halkının, alevi birisinin başkanlığını kabul etmeyeceğini düşünüyorlardı.

Böylece ABD, başkanlığı onun için hazırladı. Kendisi ile birlikte yürümeyi kabul etmesinden sonra zorlukları hafifletti ve bunun uygulanması sürecine girildi. Aşama -aşama Cumhurbaşkanı olması için çalışmaya başladı. Kuzey Irak ziyaret edildi. Sonra da halkla buluşma turları yaptırıldı. Halkın yönetici ile birlikte hareket ettiği ve görünürde ona karşı çıkmadığı görülünce pratik olarak işe koyuldu. Hafız Esad, Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koydu. 12.03.1971 günü, seçim tarihi olarak belirlendi. Ardından Hafız Esad Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu. Böylece Suriye, ABD pençesine takıldı ve bu hal üzere devam etti.

Baas Partisi Dönemi

Suriye’de Baas Partisi’nin yönetimi ele geçirmesiyle birlikte Müslümanlar üzerinde ağır bir zulüm ve baskı dönemi başladı. Onun döneminde çok sayıda Müslüman zindanlara doldurularak her türlü işkenceye maruz bırakıldı. Hafız Esad’in gerçekleştirdiği en büyük cinayetlerden biri Hama katliamıdır. Hafız Esad’in kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rif’at Esad, Şubat 1982’de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. Bazıları da Müslümanların tarafına geçtiler. Birkaç gün devam eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin Müslüman şehit oldu. Şehir adeta harabeye döndü.

İran Suriye İlişkisi

Amerika’nın 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başında Körfez’de sağlam bir şekilde yerleştiğini gören İngiltere, derhal harekete geçti ve Irak’ı İran’a karşı kışkırtarak savaşa itti. Bu savaşın amacı; Amerika’nın Körfez’deki nüfuz çemberini daraltmak veya en azından frenlemekti. Ayrıca İran’ı askerî ve siyasî olarak zayıflatmak ki sonuç itibariyle bu, Amerika’nın Körfez’deki prestijini sarsacaktı. Bu savaşta hedef gösterilen Amerika ise, savaşın sürdüğü 8 sene içerisinde durumu kendi çıkarlarını gerçekleştirecek şekilde değerlendiriyor ve Körfez’e askerî birlikler konuşlandırmaya devam ediyordu. 

İran Devrimi’nden sonra (1979), Baas rejimi ile İran arasında stratejik bir ilişki doğdu. İran Devrimi’nin ardından 1980-88 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı’nda Suriye, İran’ın yanında yer almıştır. İran, Rusya’nın bölgedeki yakın müttefiki olan Şam sayesinde, ihtiyaç duyduğu tüm Rus silahlarını Suriye aracılığıyla kolayca temin etti. Hatta Devrim Muhafızları, Irak’a karşı cepheye sürülmeden önce Suriye’de eğitildi ve bunlara, Rus yapımı silahları, tank ve uçakları rahatça kullanabilme becerileri kazandırıldı. Hafız Esad’ın Şubat 1982’de Müslüman Kardeşler muhalefetine karşı on binlerce kişiyi katlettiği Hama katliamı, bu dayanışma sebebiyle İran tarafından görmezden gelindi. Savaştan sonra da iki ülke stratejik işbirliğini artırarak münasebetlerini devam ettirdi. Bu işbirliğine Lübnan’da bulunan Şii gruplar da eklendi.

Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümünün ardından oğlu Beşar Esad Devlet Başkanı oldu. Ortadoğu’daki ayaklanmaların, 2011 Mart’ında Dera şehrinde Suriye’ye sıçraması ile birlikte başlayan ve ülkenin tamamına yayılan gösterilere vahşice kan dökerek cevap veren Esad’a İran, 1982’deki Hama katliamı sırasındaki tutumunu devam ettirerek hâlâ destek vermektedir.

Amerika’nın Suriye Siyaseti

Suriye’deki yaşananlara bakıldığında Beşar rejimi, ABD açısından artık ömrünü tamamlamıştır. Nitekim ABD son zamanlarda Beşar rejiminin vazgeçilmezliği üzerine değil, onun alternatifi üzerine odaklanmıştır. Bölgedeki ABD çıkarlarını Beşar, bu haliyle gerçekleştiremez.

ABD, Beşar’ın yerine koyacağı alternatif olgunlaşmadan Beşar’a gitmesini emrederse, Suriye’de etkin olan İslamî partilerin Hilafet’i kurmalarından endişe duymaktadır. Aynı zamanda başta İngiltere’nin olduğu Avrupa’nın bu boşluğu doldurmasından korkmaktadır. Bundan dolayı ABD, Beşar’a mühlet vermektedir.

ABD, alternatif bakımından iki hat üzerinde çalışmaktadır. Birincisi: Doğrudan Türkiye’yi görevlendirdiği Ulusal Konsey. İkincisi: İran’ı görevlendirdiği Ulusal Koordinasyon Heyeti. Ancak halihazırda otoriteyi teslim alması durumunda işleri kontrol etmek için bu ikisinden hangisinin dâhili ve harici olarak kabul göreceğine dair değerlendirmeler tamamlanmamıştır. Ancak ABD, her ikisini de anlaşmaya dâhil etmeye çalışmaktadır. 

Başbakan Erdoğan’ın İran ziyaretinden sonra yaptığı açıklamada; “Suriye konusunu Ahmedinejad’la da konuştuk. Ahmedinejad’la farklı bir yaklaşımımız yok. O da, ölümlerin durmasını istiyor. Bu konudan rahatsız... Sandık, Suriye halkının önüne zamanlaması ve şartları belirlenerek getirilmeli. Halk işbaşına kimi getiriyorsa, o makbuldür. ‘Esad’dan sonra kim gelecek?’ sorusu da lüzumsuzdur. Bunu, Ortadoğulu liderler de soruyorlar. Halk kimi istiyorsa o gelsin. Halk kendini idare edecek olanı seçerse, ‘vay benim başım’ demez, neticesine katlanır. Sandık bir an önce Suriye halkının önüne konmalı. Ama bunu Beşar Esad mı yoksa Ulusal Geçici Konsey mi getirecek? İkincisi, halkın güvenini kazanır. Temennimiz odur ki İran, Beşar ile görüşme yaparak sandığı 6 ay içerisinde getirirse sıkıntılar da azalır. Anayasa, parlamento ve başkanlık sorunları çözülür. Muhaliflerle de biz görüşürüz, dedik.” diyerek yumuşak geçiş olarak seçimlerin çözüm olacağını söylemiştir. Ortamı hazırlamak, biraz daha zaman kazanmak üzere bu defa da “Annan Planı” devreye sokulmuştur. Kofi Annan, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde görev yaptığı süre içerisinde Raunda ve Bosna-Hersek’te yaşanan katliamlara nasıl sessiz kaldı ise Suriye’de yaşanan vahşete de BM sessiz kalmakta, kendi çıkarları için Beşar Esad’a biraz daha katliam yapması için zaman tanımaktadırlar. Böylece “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” istiyorlar.

Sonuç

Bu nasıl vahşi bir rejim ki bekası, silahların masum insanlara doğrultulmasından beslenmektedir? Otoriteye tutunmak için ümitsiz bir çaba içerisinde olan bu zalim rejim, halkının fertleri arasına korku salmaya çalışmasına rağmen, asıl kendisini bir korku sarmıştır. Nitekim bu korku, dünyaya Beşar’ın cesur Suriyeli Müslümanlar karşısında tir tir titreyen nasıl ödlek bir fareye dönüştüğünü gösteren, aşağılık eylemlerinde görülmektedir. Beşar, insanlara kan banyosu yaptırarak tahtını güvence altına alacağını zannederek kendisini aldatmaktadır. Bilakis tam tersine bu cürüm eylemleri, beklenen çöküşünü çabuklaştıracaktır.

Suriye rejiminin ömrü tükenmiştir. Artık halkına düşman kesilip kuduz psikolojisiyle Müslümanların kanını böylesine pervasızca akıtan hiçbir zalim, kıydığı masum canlara rağmen o koltukta kalamaz, kalmamalıdır. Bütün bunlar yaşanırken her şeyi gören ve her şeyden haberdar olan Allah Subhânehu insanları ve insan gruplarını bir imtihandan geçirmektedir. Kimin zulme rıza gösterdiğini, kimlerin Uluslararası camianın kuyruğuna takıldığını, kimin gerçek değişimden yana olduğunu açığa çıkarmakta ve tanıması için Müslümanlara onları göstermektedir. 

Ey Yöneticiler

Şayet insanlara yapılan zulmü durdurmazsanız, o halde sizi de çok yakında yakalayacak olan Arap Baharı tufanını bekleyiniz.

Yoksa sizin, akletmeyen kalpleriniz, işitmeyen kulaklarınız ve görmeyen gözleriniz mi var? 

Ey gücü elinde bulunduran zalimler! Tunus’tan fare gibi kaçan Zeynel Abidin Bin Ali’nin haberi size gelmedi mi? 

Mücrimler ve haydutlarla birlikte demir parmaklar arkasında yatan Hüsnü Mübarek’in haberi size gelmedi mi?

Halkının kendisinden kötü bir şekilde intikam aldığı ve Allah Celle Celalehu’nun düşünenler için ibret kıldığı Kaddafi’nin haberi size gelmedi mi?

Kahraman Şam halkının darbeleri altında tahtı sarsılan Beşar’ın haberi size gelmedi mi?

وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاء

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah, onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. (O gün) zihinleri bomboş olarak, kendilerine bile dönüp bakamaz durumda ve gözleri göğe dikilmiş bir vaziyette koşarlar. (İbrâhîm 42–43)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz