Mankurtlaşma

Osman Yıldız

KöklüDeğişim Dergisi okurlarının çok iyi bildiği Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı kitabında bir efsane anlatılır. Cengiz Aytmatov, kitabında “mankurt” kavramı ile ilgili çarpıcı bir şekilde sosyolojik bir saptama yapar. “Mankurt”, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın emri altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değer yargılarına, ölçülerine, ailesine ve halkına bilinçsizce ihanet edenlerin ortak adıdır.

Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, kötü bir sonla bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara adeta bir uyarı niteliğindedir. Kırgız ananın trajedisi, bulduğunu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Efsaneye göre Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istila eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir. Ayrıca çıkan saçlar deve derisine giremediğinden dönüp kurbanın kendi kafa derisine girer böylece tutsaklar hafızalarını kaybeder. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Tarihsel mankurtlaştırma aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın, adeta iz düşümüdür.

Mankurtizm, “insanları sosyokültürel kimliklerinden soyutlayıp “mankurt” haline getirerek kendi çıkarları için kullanma” şeklinde tanımlanabilecek bir sömürgeleştirme düşüncesidir. Kâfir Batı, kendi ideolojisini, düşünce yapısını İslam Ümmeti’ne zerk ederek, onlardan devşirebildiği, mankurtlaştırdığı kişileri, kendi çıkarlarını sağlamak için kullanmıştır. 

Nitekim İslam Ümmeti’nin asırlarca şerefle taşıdığı en büyük, en değerli emaneti Hilafet’i, bu şekilde ortadan kaldırdılar. İslam Devleti’nin yıkılması ile birlikte İslam, siyasî ve içtimaî alanda tamamen ortadan kaldırıldı. Hâlbuki bu müessese bütün Müslümanları tek bir nizamla, bir saf haline getiriyordu. Hilafet’in ilgası ile birlikte Müslümanlara Kapitalist sistemin hükümlerini uygulamaya başladılar. Bu işi gerçekleştirmek için mankurtlaşmış kişileri her bir beldeye yönetici olarak atadılar. Bunlar, İslam’a daha fazla düşman oldukları gibi, İslam’ın yeryüzünden silinmesi için daha fazla gayret sahibiydiler. İşte bunlardan biri olan Mustafa Kemal’in, Hilafet’i ilga etmesinin ardından şer’î mahkemelerin, tekke ve zaviyelerin kapatılması birbirini izledi. 

Mustafa Kemal, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı, ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve işareti nedir? Baylar! Uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip şekle girer mi? Bu durum, milleti çok gülünç gösteren bir durumdur ve derhal düzeltilmesi gerekir.” Her ne kadar ilk dönemde peçeyi yasaklayamamışsa da birkaç yıl sonra onu da yasaklamıştır. Yine 1925 yılının sonunda, Hicrî takvimi dahi yasaklayıp yerine, adım adım takip ettiği Batı’nın kullandığı Miladî takvimi getirmiştir. Ertesi yıl erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesini yasaklayan, Müslüman olmayan erkeklerle Müslüman kadınların evlenmesine izin veren, herkese dinini değiştirme yetkisi tanıyan, İsviçre Medenî Kanunu’nu kabul ettirdi. Daha sonra haftalık izin gününü Cuma’dan Pazar’a kaydırdı ve Anayasa’dan, “Türk Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır” maddesini kaldırttı. 

Türkiye’ye geçmişini hatırlatan ve diğer Müslümanlar ile aralarında bağ oluşturan bir şey kalmıştı: Arap alfabesi… Arap alfabesi, Kemal’e göre Türkiye’yi Batı’dan ayıran en somut bağdı ve mutlaka değişmeliydi. Alfabe de bir gecede değiştirildi ve Latin alfabesine geçildi. 

Yapılan tüm bu ve benzeri değişiklikler, ihsası yüksek Müslümanları ayağa kaldırmıştı. Çıkartılan “Takrir-i Sükûn” Kanunu ile kurulan İstiklal Mahkemeleri burada devreye girmiş ve bu Müslümanları idama, sürgüne götüren kararlara imza atmıştır. 

Hilafet’in ilgası ile birlikte Müslümanlar, birçok zulüm ve işkencelere maruz kaldılar. Süreç, Ümmetten yeni bir milletin, yeni bir ulusun inşa sürecidir artık. Çok partili sisteme geçilmesi ve Türkçe okunan ezanın tekrar aslî diline dönmesi ile birlikte, Müslümanlar sistem içerisinde çözüm aramaya başladılar. Kendilerinden görünen bir takım liderler de bu süreçte türedi/türetildi. Bu türetilmiş zevat, partileri tekrar tekrar kapatılmasına rağmen, her defasında daha fazla tavizlerle yeni partileriyle geri geldiler. 

Bugünse, parçalana parçalana iyice mankurtlaşan birtakım yapılarla karşı karşıyayız. Artık, eski gömleklerini yenileriyle değiştirerek demokrasiyi araç olmaktan çıkartıp –maazallah- iman mesabesinde tutanlar var. Bu kez sömürgeciler, bu zevatın kafalarına deriler geçirerek işkence yaparak mankurtlaştırmadılar onları. Onların akıllarını aldılar ve kendilerine meylettirdiler. Bir zamanlar “küfür” dedikleri sistemleri, kendi elleriyle imar etmeye, onu sahiplenmeye, ömrünü uzatmaya amade kıldılar, bu mezkûr zevatı... 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tunus ziyaretinde söyledi şu sözler, tespitimizin ne kadar haklı bir yerde durduğunun adeta ispatı niteliğindedir: “Heyecan duyuyorum; çünkü, bu Meclis, bölgemizde her türlü bedeli ödemek pahasına büyük bir özgürlük, hak, adalet ve onur mücadelesi veren tüm kardeş halkların yüzünü çevirdikleri bir demokrasi mabedidir.” Görüldüğü üzere bu zevat artık, Batı nizamı Demokrasi ile heyecanlanıyor ve küfür meclisini (Daru’n-Nedve) bir mabed olarak görüyor.

Yine yakın zamanda Pakistan’a giden ve Pakistan meclisinde konuşan Başbakan Erdoğan ise şöyle diyor: “Demokrasi kültürü artık evrensel bir kültür halini aldı. Demokrasi, dünyanın hiçbir köşesinde kolay elde edilmemiştir. Mevziye giden yol zorlu, yılmadan yorulmadan mücadele etmek gerekmektedir.” Demokrasinin üç yıldızından biri olarak anılan Erdoğan’ın -diğer ikisi, Adnan Menderes ve Turgut Özal’dır-, Batı’nın fikrî liderliğini yaymak için bu çırpınışlarını nasıl anlamamız gerekir? Batı’nın sömürgeci yüzünü gizleyen kokuşmuş demokrasiyi pazarlayarak kendisinin nasıl büyülendiğini, aklının nasıl esir alındığını, efendilerinin sözünden çıkmadan nasıl hareket ettiğini açıkça ortaya koymuyor mu?!

İslam beldelerindeki yöneticiler yaklaşık bir asırdır, İslam Ümmeti’ne, onların değer yargılarına arkalarını dönmüş ve efendileri ne derse onlara itaat eder bir hale gelmişlerdir. Kendilerini öyle kaptırmışlardır ki Müslümanlara her türlü zulmü reva görmüşlerdir. 

“Arap Baharı” diye bilinen halk ayaklanmaları, ruhunu satan bu yöneticilere karşı kıyama kalkmış ve bu yöneticilerin oluşturduğu korku duvarını tamamen yıkmıştır. Bu zalim yöneticilerin sahip olduğu emniyet güçleri ve ordulara karşı koymaya başlamışlar, kendilerine uygulanan zulme karşı direnme cesaretini gösterebilmişlerdir. Bu zorbaların ve işbirlikçilerin arkasındaki efendilerini de, yıllardır sömürüldükleri topraklardan def etmek için tüm meydanları doldurmuşlardır. 

Fakat bir takım mankurtlaşmış, belleklerini yitirmiş insanlar, kendilerine uygulanan zulmün müsebbibi olan rejimleri değiştirmeden, efendilerine bir takım sözler vererek yeni yüzlerle karşımıza çıktılar. Efendilerine yaranmak için kendi halklarına, onların kendisi ile izzet buldukları dinlerine arkalarını döndüler. Bugün Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de binlerce Müslüman’ın kanını akıttılar. Fakat mankurtlaşan bu kişilikler, Müslüman kanı üzerinden siyaset yapmaya, akan kanlar daha kurumadan Ümmet’in devrimini korku ve telaş içerisinde çalmaya kalkıştılar. Nayman Ana’nın oğlunu bulduğu sandığı bir anda okuyla vurulması gibi Ümmet de rejimleri devirmek için ayağa kalktığında, bu mankurtlar tarafından aldatılmış ve efendilerinin demokrasi okuyla vurulmuştur.

Bugün Suriye’de de on binler can verdi, yüz binler cezaevinde, yüz binden fazlası yurtlarını terk etti. Yaşlısından gencine, çocuğuna varana kadar hep bir ağızdan “Ya Allah Menne Ğayrek Ya Allah!”, “Lebbeyk Ya Allah”, “El-Ummah Yurîd, Nasreke Ya Allah” diyerek şimdiye kadar görülmemiş bir ihlâs ile ellerini açmış, yalnızca Allah’a sığınıp ondan yardım beklemektedirler. Fakat diasporadaki -sözüm ona- “Ulusal Konsey” ve bir takım liderler, demeç üstüne demeç veriyorlar. Suriye’de Demokratik bir yapı inşa edeceklerini belirtiyorlar. SubhanAllah! Nasıl da döndürülüyorlar!

Yine bir mankurtlaşma örneği, yakın zamanda Gaziantep’te yaşandı. Çocuğunu başörtüsü ile okula göndermek isteyen ve bunda ısrar eden anneye, yargılamasının yapıldığı Gaziantep 18. Asliye Ceza Mahkemesi’nce, 2 yıl 10 ay hapis cezası verildi. Müslümanların oyları ile iş başına gelen AKP, onların dinleri ile alakalı taşıdıkları kaygıları taşımıyor ve görmezden geliyor. Yaşanan bu olay, mağduriyetin zirveye çıktığını, tam manası ile zulüm ve baskıya dönüştüğünü çok net bir şekilde göstermektedir. MİT soruşturmasında işin kendisine uzanacağını gören Başbakan bir gecede kanun çıkartırken yaşanan bu olay karşısında kör ve sağırı oynuyor. Bu yalancı baharın bir gün biteceğini, Ümmet’in bir körük gibi bir gün bunları bünyesinden atacağını bilmiyor, bilmezlikten geliyor. Lakin o günler yakındır… 

Hâlbuki meselenin özü, Ömer RadiyAllahu Anh’ın bu Ümmet’in emini Ubeyde b. el-Cerrah RadiyAllahu Anh’ı Şam seferine kumandan olarak gönderirken söylediği şu sözdedir:

“Biz zelil bir kavim idik, Allah Subhanehu ve Teâlâ bizleri İslam ile aziz (izzetli) kıldı. Şayet biz izzeti Allah’ın bizi kendisiyle izzetli kıldığı şeyin (İslam’ın) gayrında ararsak, Allah bizi zelil kılar.”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz