TASAVVUFTA KUTUB, GAVS, SEYYİD KAVRAMLARI VE GÜNÜMÜZDEKİ YERİ

Emrah Akay

İslâm akidesi çekim kuvveti ve kapsayıcı özelliği sayesinde tüm dünya insanları tarafından kayda değer bir ilgi görmüştür. Bu ilginin insanlar nezdinde bu akideye tâbi olmakla sonuçlanması kadar ona düşmanlık etmek ve onu hayat sahnesinden uzaklaştırmak gibi bir sonucu da olmuştur. Zira onun dinamik ve işlevsel yönü insanların muhakkak belli başlı amelleri yapmaya, aktif bir hayat süreci geçirmeye mecbur bırakmıştır. Çünkü o durağanlıktan uzak, miskinliğe karşı ve tembel insana düşmandır. Hâl böyle iken bu akideye inanan Müslümanların ahiret düşüncesi ile azap ve mükâfat arasında tercih yapmalarını gerekli görülmüştür. Bu mükâfata ulaşmak için doğru işler yapmayı, Allah’ın razı olacağı ameller işlemeyi, O’nun sınırlarını korumayı, kerih gördüklerinden uzak durmayı zorunlu kılınmıştır. Bu zarureti hayata geçirecek kullarına ise neler yapmaları gerektiğini en pratik yollarıyla tarif etmiş ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile yaşayan bir örneklik sunmuştur.

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

“Ona fücur (kötülüğü) ve takva (iyiliği) kabiliyeti verene yemin olsun ki…” (Şems 8)

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu çizgiyi takip eden ve tavize yer vermeyen yegâne kişi idi. Sonra onun sadık dostları olan râşid halifeler de bu çizginin takipçisi oldular. Bu hassas sınırları korumak için yeryüzünde Rablerinin halifeliğini hakkıyla ifa ettiler, devletlerine sahip çıktılar ve böylece takvayı ve ihlası değişmez bir şekilde mefhumlaştırdılar. İslâm’ın insanlar için sunduğu hidayet meşalesini kendi kültürel birikimi ile parlatması dinin daha yüksek hedefleri gerçekleştirmesine ve kendisine tâbi olanları kalkındırmasına vesile oldu. Fakat bu kültürel birikimin içine sızan kirlilikler kalkınma karşısındaki en önemli engeller hâline geldi. Zira bu kirlilikler artıp İslâm akidesine yama yapma çabaları da eklendiğinde saflıktan ve duruluktan uzak bir İslâm anlayışını Müslümanların zihinlerine kazıma faaliyetleri de hızlanmış oldu. Maalesef ki bu hastalık nesilden nesle her seferinde biraz daha bozularak sirayet etti. Üstelik bu hastalığı tedavi etmek isteyenler inkârcı, merdut ve cahil ilan edildi. Çözümün öze dönmek, aslına rücu etmek olduğu gerçeğini savunanlar ‘kalp gözü kapalı’ denerek ötekileştirildi. Buna rağmen İslâm’ın bir hayat nizamı olarak yeryüzünde hüküm sürdüğü zamanlarda devletin böylesi hastalıklı zümreler ile arası hiç iyi olmadı. Fakat bir şekliyle otorite gücü bu hastalığın mümkün olduğu kadarıyla topluma ulaşmasını engelledi ve bu gibi akımlara kapılması karşısında İslâm ümmetine kalkan oldu. Hâl böyle iken peygamber vakıasını ortadan kaldırarak Allah ile doğrudan görüştüğünü iddia edenlere yönelik dönemin halifeleri tarafından yapılan birçok engellemeye karşı İslâm’dan kopan bu gibi grupların tepkisi ağır oldu. Halifeyi zalim olmakla, kâfir olmakla suçlayan ve İslâm Devleti’ne düşmanlık yapan gruplar haline geldiler. Ne yazık ki bu köksüz fikirler İslâm Devleti ortadan kaldırıldıktan sonra yaptıkları tevil ve tahrifatı daha da arttırıp ümmetin zihin dünyasını kaplayan bir sis bulutu meydana getirdiler. Böylece mefhumlar bulanıklaştı, dimağlar karmaşıklaştı ve İslâm bambaşka bir mecraya sokuldu. Batı’nın silahla veremediği zararı ümmete sokulan bâtıl felsefeler, yanlış kelâmi düşünceler fazlasıyla verdi ve bugün bu zararı bertaraf edecek bir otorite de mevcut değil.

Bahsi geçen bu hastalıklı mefhumlardan bazıları kutub, gavs ve seyyid gibi kavramlardır. Bunun gibi daha birçok kavram olmasına rağmen bu üç kavramın üzerine yüklenilen anlam ve bu anlam ile ortaya çıkan bazı ameller bu konunun neden bir makale konusu olarak önemsendiğini özetleyecektir inşaAllah.

Günümüz tasavvuf anlayışının tarifiyle; Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ahirete intikaliyle birlikte O’nun yeryüzündeki temsiliyetini Allah Celle Celâlehû ile irtibatı oldukça kuvvetli olan büyük insanlar yüklenmişlerdir. Onların konumları bir bakıma Kâbe mesabesindedir. Zira onlar taşıdıkları misyon itibariyle kâinatın merkezindedirler. Hatta tasavvuf âlimlerinden birçoğu bu durumu şöyle izah ederler: “Bazen onlar Kâbe’nin etrafında dönerler, bazen de Kâbe onların etrafında döner.”  Bu insanlar taşıdıkları kutsiyet ile bulundukları her yerde mevcudiyetlerini hissettirirler ve şeytanın uykularını kaçırırlar. Kendisine tâbi olan insanların vehimlerini izale eder ve onları felaha erdirirler. İşte böyle kavi insanlara “kutub” denilir. Kutub makamının bir adım ötesinde “gavsiyyet” makamı yer alır. Bu makamda bulunan insanların en önemli özelliği bütün bu özellikleri öldükten sonra da taşıyor olmasıdır. Bu minvalde her gavs bir kutuptur. Ama her kutub bir gavs olmayabilir. Eğer her iki özelliği bünyesinde bulunduruyorsa böylesi kişilere “kutbu-l irşad” denilir. Bu makamların en üstünde bulunan kişi diğer gavsların da kendisinden icazet aldığı “gavs-ı sani” olarak bilinen kişidir. Günümüzde gavs-ı sani olarak anılan bu kişilerden biri Abdulkadir Geylani, diğeri ise Şah-ı Nakşibendi’dir. Bu sıfat her kimde bulunuyor ise o insanlar arasında dolaşan melekler gibi bir kabiliyete sahip olmakta ve dünya işlerini istedikleri gibi düzenleyebilmektedirler. Hatta “gavsiyyet” ve”kutbu-l irşad” makamında bulunan bir kişide ahirette istediği şahsı Cennet’e koy(dur)ma salahiyeti bulunmaktadır. Bu mesele ile ilgili Nakşibendiler Cennet’e koymak için Allah’a naz ederler ve gerekirse Allah ile tartışırlar derken Kadiriler ve diğer bir kısım ehli tarikat Cennet’e kendi elleriyle koyarlar düşüncesine sahiptirler. Özellikle bu iki kavram ile ortaya çıkan netice bu kişilerin normal insanlar olmadıklarıdır. Onlar yatarken de uyanıkken de Allah ile irtibat halindedirler ve bir an bile ibadetsiz geçirmezler. Ne zaman nerede olmak istiyorlarsa orada olabilirler, onlar için mekân sınırı yoktur. Onlara muhalefet, kişiyi “münkir” yani inkârcı yapar. Dünyada böyle kimselere “el vermemiş” yani aklını, fikrini, amellerini teslim etmemiş kimselere şeytan musallat olur ve onları şeytandan da kimse koruyamaz. Bazen bu konuda tarikat ehli daha da ileri giderek çeşitli kaynaklardan buldukları kıssalardan deliller icat edip keramet senaryoları çizerler. Çizdikleri bu senaryoları usta birer oyuncu olarak oynarlar ve doğruluğuna bütün izleyicileri inandırırlar. Söz gelimi bu kavi insanlar müntesiplerinin geceleri yatarken kaç kere sağa ve sola döndüklerini bilirler. Mürit ya da diğer adıyla müntesipler bu kişilerin ders halkalarında sesli zikir ile meşgul olur, kimi zaman cezbeye kapılır bazen de rabıta ile şeyhlerini düşünürler. Yine şeyhlerinin kendilerine verdikleri belli sayılarda bazı zikir lafızlarını ibadet niyetiyle yapar ve bunu farzların en üstünü olarak tutarlar. Zira bu emir onlara şeyhlerinden ya da kutuplarından verilmiştir. Buna benzer şekilde cezbeye kapılma anında kendilerinden geçme davranışı kulluklarını yüceltme olarak kabul edilir. Aynı şekilde rabıta anında tüm dünyevi meşgalelerden uzak şeyhin yahut kutbun hayal dünyasına ortak olarak bir arınma yaşama arzusu ise başka bir ibadet düşüncesi içerisinde yerini alır. Bunlardan herhangi bir zikir veya amel eksikliği hâsıl olursa bu kimselerin kızmalarından yahut gazap etmelerinden endişe edilir. Yine aynı şekilde bu müntesipler her anı izlenen bir kişi olarak bu kimselerden çekinir ve utanırlar. Bu yönüyle artık bu gavs ve kutublar birer dokunulmazlık zırhına bürünerek “La yusel” hâle gelirler.

Üstelik tasavvuf ehlinden birçoklarının söyledikleri sözler, düşünce tarzları ve halka verdikleri mesajlarda akıl almaz hatalar ve akide dışı ithamlara rastlayabiliriz. Tasavvufun en tanınan felsefecilerinden Mevlana’nın yazdığı Mesnevi kitabının önsözünde şöyle demektedir: “Mesnevi, hakikate ulaşma ve yâkin sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrının en açık burhanıdır. Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Ku’ran’ı apaçık bir hâle koyarrızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır.Mesnevi âlemlerin Rabb’inden inmedir. Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir. Mesnevi’nin başka lakapları da var, o lakapları veren Tanrı’dır.” Bu ve benzeri birçok tehlikeli söze imza atan Mevlana bugün insanlığın tartışmaya kapalı en büyük ulemasından gösteriliyor. Bir başka büyük üstad(!) Hallac-ı Mansur’dan ise şu beyitleri okumaktayız:

“Senin ruhun benim ruhuma şarabın saf su ile katışması gibi karışmıştır. 

Sana herhangi bir şey dokunduğunda bana da dokunur, 

Ey ALLAH'ım, her durumda sen, benimsin. 

Ben sevdiğim O'yum ve sevdiğim O benim, 

Biz bir vücudda sakin iki ruhuz.

Eğer sen beni görürsen O'nu görmüş olursun.

Ve eğer sen O'nu görürsen ikimizi birlikte görmüş olursun. 

O yücelikte "Ben”, "Biz", veya "Sen" yoktur, " Ben", "Biz", "Sen" ve "O" hep biziz. ” 

Vahdet-i Vücud felsefesinin mimarı Muhyiddin ibn-i Arabi şöyle der:

Kendisinden başka bir şey yaratmamıştır, eğer Hakkın gayrı bir şey yaratmışsa o bâtıldır.” Yine şöyle der Arabi: “Her biçimi kuşatır kalbim; ceylanlar için otlak, Hristiyanlar için manastır, putlara tapınak, hacılara Kâbe’dir, Tevrat’ın levhaları ve Kur’an’ın sayfalarıdır benim kalbim. Ben aşk dinine uyarım, hangi yolu tutarsa aşkın develeri…”

Yunus Emre bir şiirinde şöyle demektedir:

Cümle yaratılmışa bir gözle bakmayan, şer’in evliyasıysa, hakikatte asidir.”

Şebusteri ise şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Ey akıllı kişi iyi düşün, put varlık bakımından bâtıl değildir ki,

Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı… İyinin yaptığı her şey iyidir.

Sayfalar yeterli olsa idi buna benzer haddi aşan yüzlerce fikri sizinle paylaşmak isterdim. Fakat günümüzün en çok ismi geçen şahsiyetlerinden birkaçını sizinle paylaşmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. Bu ifadeler aslında tasavvuf meselesinin sadece günümüz insanlarınca bozulmaya uğradığı iddiasını çürütmek içindir. Yine de onların tümüyle taklit edilmediğini de görmekteyiz. Mesela kendisine birçok defa atıfta bulunulan ve kendisinden himmet talep edilen Abdulkadir Geylani’nin şu sözünü kendisine şiar edinen bir tarikat ehli bulamazsınız, o şöyle demektedir: ‘‘Yüce Allah’tan başka her kime güveniyor ve korkuyorsan, o senin ilahındır.’’

Bunlardan başka bir de “seyyid” kavramı üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu kavram bir başka dokunulmazlık zırhını giydiren kavramlardandır. Normalde Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem erkek çocuklarından torun sahibi olamamıştır. Fakat kızı Hz. Fatıma’dan torunları olmuş ve neslini o şekilde sürdürmüştür. Fakat Peygamber efendimizin neslinin devamı ve soyunu sürdürme adına özel bir hedefi olmamış hatta bu konu ile ilgili korktuğu şeylerden dolayı kızı Fatıma’yı uyararak ölümden sonrası için babasına güvenmemesi gerektiğini, ona, onu ancak salih amelin kurtaracağını öğütlemiştir. Fakat her nasılsa minareyi çalan bir grup burada da kılıfını hazırlamış, Hz. Fatıma ile devam eden Peygamberimizin nesebi için “seyyid” ya da “seyda” kelimelerini “günahsız” “masum” gibi anlamlarla eş tutmuşlardır. Yani bir kişi bir şekilde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in soyundan geliyorsa onun amellerine bakılmaksızın masum olduğu, şefaat edebileceği gibi düşünceler ümmetin zihin dünyasına zerk edilmiştir.

Oysa Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ

‘‘İman edip salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Cennetteki köşklere yerleştiririz. Çalışanların mükâfatları ne güzeldir.’’ (Ankebut 58) İşte meselenin aslı bu olsa gerek. İman etmek yani fikrî kirlerden arınmak, bir ve benzersiz olan Allah’a teslim olup, O’nun istikametinden bir karış sapmamak, kullukta zirveye oynamak ama sadece Allah’a kullukta. O’nun sıfatlarını bir başka insana layık görmemek, O’nun gücüne denk, O’nun ilmine eş, O’nun yüceliğine ortak seçmemek… İman etmek; Allah’ı bütün yarattıklarından ayrı ve benzersiz görmek, dinini sahiplenip, düşmanlarına karşı durmak, Rasulünü tasdikleyip, tahrifatçılara ve bozgunculara alet olmamak… İman etmek; kitabına ilave yapmadan, hükmünden eksiltmeden tastamam kabullenmek, yorumsuz ve muhalefetsiz kulluk, korkuda ve ümitte mutedil olmak... İman etmek; kendisini her an Allah’tan gayrı izleyen, O’ndan başka yardım ve himmet dilenecek kimsenin olmadığına inanmak, yine O’nun dışında ilahlık taslayan kimseye boyun bükmemek, pabuç bırakmamak… İşte kişiyi Cennet’e kavuşturacak iman. Peki, bir başka şart olarak salih amel nedir, nasıl işlenir? Tabii ki salih amel ancak amelin sonucunda Allah’ı razı etmek ile ölçülür. O’nun razı olmadığı hiçbir amel ne kadar çeşitlendirilirse çeşitlendirilsin, ne kadar süslenirse süslensin, ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın salih amel olamaz. Yine Rabbimizin bir bütün olarak kabul ettiği İslâm ümmetinin kalkınmasını hedeflemeyen, onun hayrını gözetmeyen, onun sıkıntısını gidermeyen amel salih amel olamaz. Müslümanların zihinlerini bulandıran, onlara hakkı unutturup, bâtılı hatırlatan hiçbir amel salih olmaz. Yalnızca Rabbinin rızasını güderek, yalnızca O’nun kabulünü umarak ve O’ndan başkasına adanmayan ameldir salih olan amel...

Maalesef ki ümmetin içerisinde iman ile amel arasındaki tamamlayıcı unsurların uğradığı erozyon, birbirleri arasında derin çatlaklar oluşturmuştur. Örneğin yukarıda örneğini gördüğümüz tasavvuf anlayışı akidevi bir mesele olan ‘Sûdur Nazariyesi’ ile Batılı-Batıcı aydınların(!) saldırısına uğramış ve bir takım Müslümanların küfür üzere yaşamalarına sebep olmuştur. Farabi ve İbn-i Sina’dan miras kalan bu teori ile Tanrı’nın bütünüyle saf ve basit olduğunu, Tanrı’da kompleks hiçbir şey bulunmadığını iddia edenler aynı bakış açısından hareketle Tanrı’nın kâinatın genel özelliklerini yarattığını, teferruatlara karışmayarak geri kalan unsurların düzen ve işleyişini kutub ve gavslara bıraktığını savunmuşlardır. Bu fikrî saldırılar için “Batılı” diyoruz zira fikir önderlerinin Platon ve Aristo olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ne yazık ki böylesi bir tasavvuf hastalığına maruz kalanlar kendilerine atılan bu gibi oltalara yem olmaktan kurtulamamışlardır. Sonuçta Allah’ı hakkıyla tanımayan, Rasulü’ne yabancı kalan Müslümanlar bilmekle mükellef oldukları bilgileri oryantalistlerden, felsefecilerden ve İslâm’a kin besleyen bir takım kişilerden öğrenerek, bir daha asla doğrusunu öğrenmeye meyletmeyecek yanlışlar içerisinde boğuluyorlar.  

Bizler bir kere daha görüyoruz ki Batıya yamanma hastalığı çok eskilere dayanmaktadır. Ve yine görüyoruz ki Batıdan ithal ettiğimiz her virüs iyileşmesi mümkün olmayan hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bize gayri İslâmî hiç bir fikir çözüm olamıyor, bilakis bela üstüne bela, dert üstüne dert oluyor. Zira ümmetin kalkınması önündeki en büyük engellerden biri de onun hayata dair bakış açısının dar ve sığ olmasıdır. Ne yazık ki tasavvuf düşüncesi ve onun gereği olan bazı davranış biçimleri kalkınmaya yönelik bırakalım olumlu bir etki vermeyi, daima geri gitmeye neden olmuştur. Uyanık ve aklı başında bir Müslüman’ın Yunan felsefesi ve skolastik düşünceden elini eteğini çekerek İslâm’ın çizdiği hedefte, bu hedefe götürecek amellerde bulunması elzemdir.

Görülmektedir ki, Müslümanlar yaşadıkları her bölgede zulme uğramakta, görmezden gelinmekte ve kanı akıtılmaktadır. Fakat her nasılsa büyük insanlar(?) kutublar veya gavslar bu konuyla çok ilgili değil, hiçbirisi bu zulümden payına düşen sorumluluğu almamaktadır. Eğer dua etmeyi sorumluluk olarak kabul ediyorlarsa, duaları neden onlarca yıl kan ve gözyaşı olarak geri dönmektedir. Ya da şerefli ve izzetli âlimler dua etme sorumluluğunu yerine getirmedikleri için mi zalim yönetimlerce sürgüne gönderilip, eza görüyorlar? Yani bugün İslâm ümmeti dualarla, 9999 salavatla, 1 milyon zikirle kurtulabilir mi? Kavmini siyasetten uzak tutan üzerindeki küfür tahakkümüne rıza gösteren, bütün mücadelesini şeyhini memnun etmeye adayan ne kadar çok insan, ne kadar çok…

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem örnekliğine dönecek olursak, yüksek idealler için var gücüyle çalışan Sahabe ve onları hayat içerisinde aktif kılan, dünyadan haberdar eden ve devlet adamı olarak yetiştiren bir Peygamber… Ashabına Allah’tan başka kimseye eğilmemeyi öğreten, kendisi için eğilenleri ikaz eden mütevazı bir şahsiyet… Rabbimizin kendisine açık bir şekilde elçi tayin edip, O’na Cennet’i müjdelemesine rağmen Allah’tan hakkıyla korkup nesepçilik, soyculuk yapmayan, ashabına salih amelde bulunmanın farziyetini ve Allah’a hiçbir şekilde ortaklar, aracılar bulmadan doğrudan O’nu zikretmenin ve O’ndan yardım istemenin şart olduğunu defalarca vurgulayan bir Nebi… Cihad meydanında en ön safta yer alan, ordusuna stratejik taktikler veren aynı zamanda devletinin başında lider, siyasi bir deha ve aynı zamanda bir aile babası olan kutlu Rasul… O’nun duasına eş değerde bir dua bulunmamasına rağmen duasını ile birlikte salih amelden geri durmayan, çalışan ve çalışanları müjdeleyen bir önder… Şahsî liderlikleri elinin tersiyle iterek İslâm akidesinin liderliğine inanan, güvenen ve Allah’ın farzlarına ekleme çıkarma yapmadan infaz eden bir örneklik… İşte İslâm bu, işte gerçek Müslümanlık, işte gerçek salih amel ve yaşam tarzı. İslâm’ı en iyi temsil edenin Rasul olduğunu anlamak, bu anlayışla en iyi teslimiyeti göstermek…

وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَدًا

‘‘Sana vahyedilen Rabbinin kitabını oku. Allah’ın sözlerini kimse değiştiremez ve O’nun dışında sığınabileceğin başka bir kimse de bulamazsın.’’ (Kehf Suresi 27)

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاء كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

‘‘Allah’tan başka dostlar edinenlerin misali; kendine yuva yapan örümceğin misali gibidir. Evlerin en çürüğü muhakkak ki örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi.’’  (Ankebut Suresi 41)

أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

‘‘Rablerinin huzurunda toplanacakları Kur’an ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost, bir aracı yoktur. Ola ki günahlarından sakınırlar.’’ (En’am Suresi 51)

 


Yorumlar

  1. omer uluhan

    Şirkten ve şirk ehlinden bahsedip tek kelime dahi olsa bu kavramlari kullanmamak düşündürücü...

Yorum Yaz