ENERJİ KAN KOKUYOR!

Ahmet Sapa

İnsanın hayat serüveninde ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik mücadelesi kaçınılmaz olarak enerjiye olan talebi ortaya çıkarmıştır. Nitekim ihtiyaçların karşılanması için; yemeğin pişirilmesinden, aydınlatmaya, ulaşımdan, korunmaya kadar enerjiye doğrudan veya dolaylı bir şekilde ihtiyaç duyuluyor.

Enerji nedir? Sorusunu kısaca cevaplamamız kastımızın daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Enerji; nesnelerin fiziksel ve kimyasal yapıları üzerinde meydana getirilen değişiklikleri, dönüşümleri mümkün kılan şeydir, diyebiliriz. Ürünlerin üretiminde, işletilmesinde, taşınmasında, tüketiminde ister basit isterse de endüstriyel manada olsun tamamında enerji ön plana çıkmaktadır.

İnsanın teknik alandaki bilgi ve tecrübesi arttıkça gerek hayat işlerini kolaylaştırmada gerekse de savunma ve saldırı araçlarının çeşitlenip geliştirilmesinde enerji baş roldeki yerini alır. İster ilk dönemlerdeki gibi bakırın, demirin işlenmesi yoluyla çanak, çömlek, kılıç yapımında izlenen süreç, isterse de modern anlamda her türlü ürünün seri üretimini gerçekleştiren büyük sanayi tesislerini çalıştıran kaynak olsun, hepsi aynı odağı işaret etmekte. Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere enerji, basit bir sektör olmanın ötesinde bütün sektörleri etkileyecek oldukça komplike bir yapı arz etmektedir. Şöyle düşünelim; sermayeyi, hammaddeyi, teknik donanımı bir şekilde tolere etme imkânına sahip olabilirsiniz fakat enerji yoksa hiçbir şeyi harekete geçiremezsiniz. Özellikle 21. yüzyıl dünyasında her şeyin makineleştiği bir dönemde bu çarkların kesintisiz bir şekilde hareket etmesi için sürekli, güvenli enerji kaynağı ülkeler için hayati bir meseledir.

18. yüzyılın ortalarına kadar enerjinin ülkeler açısından etkisi lokal düzeyde iken, bu yüzyılın ortalarından sonra özellikle kömürün buhar enerjisini ortaya çıkarmada kullanımı devrim niteliğindedir. İşte bu gelişme, enerjinin etkisini lokal düzeyden küresel düzeye çıkarmanın ilk adımını oluşturmuştur. Böylesi devasa enerjinin ortaya çıkardığı gücü kontrol eden ülkeler, sadece ticari değil, ulaşım ve askerî alanda da çok büyük üstünlüklere sahip oldular. Nihayetinde Sanayi Devrimi’ni başlatan bu enerji, ülkeler arasında rekabetleri, savaşları, yıkımları da kaçınılmaz kılmıştır. 

Avrupa’da başlayan bu devrim, büyük yıkımlara ve ölümlere sebep olacak savaşları da başlattı. Özellikle ülkelerindeki sanayi çarklarını döndüren kömür kaynağı üzerinde kıyasıya mücadele, kıta Avrupa’sında savaşlara sebebiyet verdi. Bir taraftan sanayileşmesini tamamlayan ülkeler arasında rekabet kızışıyor, diğer taraftan sanayileşememiş ülkelerin sömürülme süreci başlıyordu. Kömürün yanmasıyla elde edilen buhar gücü sayesinde gemilerle kıtalar rahatça geçilirken, demir ve çeliğe de şekil veren bu enerji, savaş sanayisini de beslemiş oldu. Yani enerjinin endüstrileşmesi üretimi, ulaşımı, ticareti, savunmayı çok yönlü bir şekilde geliştirdi ki bugünkü “zengin Avrupa’nın” temelleri kan, talan ve sömürü üzerine atılmış oluyordu. Afrika’nın değerli madenlerini, insan kaynağını, Asya’nın maden ve enerji kaynaklarını çalan, sömüren “zengin, gelişmiş, medeni” Avrupa ve ABD’den bahsediyoruz.

Kapitalist ideolojinin üzerine temellendiği esas, daha çok kazanç, diğerlerini mahrum etme anlayışı Avrupa ve Batı devletlerinin adeta amentüsü mesabesindedir. “Sınırlı kaynaklarla, sınırsız insan ihtiyaçlarını tatmin” meselesi, koca bir yalan olsa da neredeyse tüm halklar buna inandırıldı. Bu algı, sadece belirli kaynaklarla sınırlı kalmayıp ekonomik değeri olan her şey üzerine intibak etmekte. Hele ki stratejik, askerî ve de ekonomik anlamda oldukça önemli bir yer teşkil eden enerji, bu ideolojinin müntesipleri için salyalarını akıtacak kadar ilgi çekicidir. Gerçekten enerji, insan ihtiyaçlarını temin etmeye yarayan bir araç mı, yoksa devletlerin birbirlerine üstünlük kurmak için silaha dönüştürdükleri aygıt mı?

Aklıselim bir şekilde hayat ve kaynaklar üzerinde tefekkür edenler şunu görür ki var olan kaynaklar insanların temelde tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasite ve yeterliliktedir. Yetersizliğe sebep olan şeyin insanın hırsları, arzuları, tamahkarlığı, İslâm ile terbiye edilememiş istekleridir. Kapitalist ideoloji, nasıl ki bugün tüm insanlığa fazlasıyla yetecek gıda olmasına rağmen birilerinin daha fazla kazancı için milyonlarca insanı temel besin maddelerinden mahrum bırakıp açlığa, sefalete, ölüme terk ediyorsa aynı durum enerji kaynakları için de geçerli olduğu unutulmamalı.

Allah Subhânehû ve Teâlâ her kıtayı, her bölgeyi, her coğrafyayı insanların ihtiyaçlarını giderecek kaynaklarla donatmıştır. Bu, insanların temel gıda kaynakları olduğu gibi, insanların işlerini kolaylaştırmaya yarayan madenler, enerji kaynaklarıdır aynı zamanda. Problem, aç gözlü vahşi kapitalist devletlerin, şirketlerin ellerindekiyle yetinmeyip diğerlerinin sahip olduklarına göz dikip sömürme hedeflerinden ileri gelmektedir. Bugün bu aç gözlülüğü, en bariz şekilde enerji kaynakları üzerinde hissedebiliyoruz.

19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında petrol kaynağının kullanımı, kömüre göre çok daha stratejik, sıvı olması, kolay yanması, daha fazla enerji açığa çıkarması, taşınmasının kolaylığı, birçok ürünün hammaddesi olması, devletlerin bu kaynağa sahip olabilme adına dünyayı kan gölüne çevirmekten geri durmayacaklarının işaret fişeğiydi. İngilizlerin donanmalarını kömürden petrolle çalışan kaynağa çevirmesi askerî anlamda büyük bir üstünlük kurmasına sebep oluyordu. Diğer devletlerin de bu kaynağın üstünlüklerinden faydalanma adına girişimleri rekabeti, savaşları kaçınılmaz kıldı. Petrol, endüstrilerini önemli bir boyuta taşımış Batılı ülkelerde çok sınırlıyken Osmanlı Hilâfet Devleti’nin hakimiyeti altındaki topraklarda bu kaynak, muazzam potansiyeldeydi. Bu durum, Batılı kâfirlere Osmanlı Devleti’ne türlü hile ve oyunlarla saldırıp yıkılmasını hızlandıracak gerekçelerden birini daha sunuyordu.

Düşünün Osmanlı Hilafet Devleti dünya ticaretinin yapıldığı önemli su yollarının merkezinde, Akdeniz, Kızıldeniz ve Karadeniz gibi stratejik denizleri kontrol ediyor. Buralardaki boğaz ve kanallar hem askerî hem de ticari anlamda Müslümanlara muhteşem bir üstünlük sağlamasının yanında bir de petrol gibi oldukça kıymetli bir enerji kaynağını bünyesinde barındırması kâfirlerin bu topraklara sahip olma hırslarını kat ve kat arttırıyordu. I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarına baktığımızda savaşın enerji kaynaklarına, stratejik yerleri kontrolleri altına alma isteklerinden kaynaklandığı görülebilir. Sinsi İngilizlerin, petrol denizi olan bugünkü Irak toprakları, stratejik üs olan Kıbrıs’ı, okyanuslarla bağını kuracak Mısır topraklarını işgali hem ticareti hem petrol gibi stratejik enerji kaynağını hem de savaş gücünü tahkim etme gayretiyle yola çıktığını görüyoruz. Nitekim İngiltere, Fransa, Rusya arasında gerçekleşen Sykes Picot anlaşması sadece Osmanlı topraklarını milliyet esasına göre parçalama olmayıp enerji kaynakları ve güzergâhlara göre de bir parçalama olduğu görülmekte. Sonucu milyonlarca insanın canına mal olsa da Batı için kaynaklar, menfaat, her şeyden değerlidir.

Nitekim Fransız devlet adamı Georges Clemenceau’nun ABD başkanı Wilson’a yazdığı mektupta, “Yarınki savaşlarda benzin, askerlerimizin kanı kadar gerekli olacak.” diyordu. Yine, 21 Kasım 1918’de itilaf devletleri temsilcileri zaferlerini kutlarken Fransız senatör durumu şöyle özetliyordu: “Petrol zaferin kanıdır. Almanya çelik ve kömür üstünlüğüne çok güvendi, bizim petrol avantajımızı hesaba katmadı.”  İngiliz devlet adamı Churchill’in “Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir.” sözleri nasıl bir vampir zihniyete sahip olduklarını göstermeye yetiyor.

II. Dünya Savaşı da birincisinden çok da farklı olmadı. Ortaya çıkan ABD gibi yeni bir gücün, hem enerji kaynaklarını tek başına kontrol etme isteği, hem de nükleer enerjiyi silaha dönüştürüp dünyaya meydan okumasıyla yine milyonlarca insanın hayatı karartılmış oluyordu. II. Dünya Savaşı’na kadar enerji, doğrudan silah olarak kullanılmadı. Fakat ABD’nin nükleer enerjiyi silaha çevirmesiyle rekabet ve savaşların seyri de çok daha farklı bir hâl aldı.

 Bugün hâlâ dünya, ihtiyacı olan enerjinin %85’ini petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil kaynaklardan elde etmekte. Yine her yıl dünyanın enerji talebinin %2’nin üzerinde artarak devam etmesi bu talebin karşılanması için yıllık 2 trilyon doların üzerinde yatırımın gerektiği göz önüne alındığında enerjinin, dünya için ne ifade ettiği ortaya çıkar. Üretilen enerjinin %40’nın sadece Çin ve ABD tarafından tüketilmesi ise güçlünün tahakkümünü gösteren açık bir tablodur. Tüketilen enerjiye kaynaklık eden petrol ve doğalgazın büyük kısmının İslâm coğrafyasında bulunması büyük bir fırsattır. Lakin Müslümanların bir devletleri olmadığından bu kaynaklar, bizler için bırakın fırsat, avantaj olmayı kâfirlerin işgalinin, yıkımının, sömürmesinin sebebi olmuş vaziyette. Jeopolitik ve jeostratejik açıdan nadide bir konumda olan topraklarımız, yine jeoekonomik açıdan eşsiz enerji kaynaklarımız, zihinleri işgal edilmiş, ihaneti meslek edinmiş yöneticilerin elleriyle kâfirlerin ticaretine, sanayi çarklarının dönmesine, iktisadi kalkınmalarına, askerî üstünlüklerine, siyasi hakimiyetlerine payanda edilmekte.

İslâm coğrafyası, önemli enerji kaynaklarının üretim merkezi olduğu gibi tüketici ülkelere en hızlı ve kolay bir şekilde naklinin yapılacağı koridor vaziyetindedir. Fakat ne yazık ki bu kaynakları da koridorun “güvenliğini” de kâfirler kontrol etmekte. Bakın Basra Körfezi’ndeki ABD’nin 5. Filosu, Aden Körfezi’nde ABD, Japon, Çin güçleri on yıllardır bölgeden çıkarılan petrol ve doğalgazın ülkelerine taşınmasını sağlıyor. Yine Akdeniz’de Yahudi varlığına kazandırılan mevzi ve bölge ülkelerinin ABD çizgisinin dışına çıkamamaları ekonomik olarak ederi trilyonlarca dolar olan enerji kaynaklarını, stratejik su ve ticaret yollarını kâfirlerin denetimine mahkûm ediliyor. Böylece kara, hava, deniz yollarını kimseye hesap vermeden istedikleri gibi kullanıyorlar ki Irak, Afganistan’ın işgali, Şam kasabına destek hep bu yollarla olmuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere aslında hem enerji yolları hem ticaret yolları hem de askerî sevkiyatların yolları aynı güzergâh üzerinden gerçekleşmiş oluyor.

Enerji; ülkeleri bazı bölgelerde birbirleriyle anlaşmaya mecbur kılarken bazı bölgelerde ise amansız mücadeleye sevk etmekte. Tek kutuplu dünyada ABD gerek enerjiyi gerekse de enerji yollarını kontrol etme adına Rusya, Çin ve Avrupa ülkeleriyle büyük bir rekabet hâlinde. Rusya ile özellikle Kafkaslarda ve Avrupa’da büyük bir rekabet söz konusu ki ekonomisinin önemli bir kısmı enerji ihracatına bağlı olan Rusya’nın bu yumuşak karnına ABD, zaman zaman darbe vurmakta. Avrupa ülkelerinin enerjide Rus bağımlılığını azaltma adına birtakım hamleler gerçekleştirse de şu ana kadar bu bağımlılığı kırabilmiş değil. Yine Rusya’nın arka bahçesi olan Türkî cumhuriyetlere müdahil olma isteği de tam anlamıyla başarıya ulaşmış değil. Fakat ABD bunlara rağmen kontrolü altındaki OPEC ülkeleri aracılığıyla Rusya’yı zor durumda bırakabildiği gibi terbiye de edebiliyor. Çin-ABD mücadelesine baktığımızda ise en büyük enerji tüketicisi ve petrol bağımlısı olan Çin, en büyük petrol üreticisi ve ticaretini kontrol eden ABD’ye muhtaç bir siyaset izleme zorunda kalmakta. Her ne kadar Çin, Afrika’da birtakım atılımlar yapmaya çalışsa da ABD’nin köşe başlarını tuttuğu su yolları ve boğazlarda enerjide bağımsız bir siyaset izlemesine imkân bırakmamakta.

Avrupa ülkeleri ise enerjide büyük oranda Rusya’ya olan bağımlığının faturasını siyaseten Rusların birtakım müdahalelerine rağmen Kırım örneğinde olduğu gibi sessiz kalmalarına sebep olmakta. Diğer taraftan ABD’nin kontrolü altında olan enerji kaynaklarına da mahkûm olan Avrupa, denge siyasetiyle ihtiyacı olan enerjinin sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. Enerji melesini halledememiş hiçbir devlet tam manasıyla bağımsız hareket edemiyor. Bu, Çin, Japonya, Hindistan dahi olsa böyle.

Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş devletlerin en stratejik konumda bulunanı hiç şüphesiz Türkiye’dir. Gerek üç tarafının denizlerle çevrili olup İstanbul ve Çanakkale gibi denizleri birbirine bağlayan boğazlara sahip olması gerekse de zengin enerji kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Hazar bölgelerine komşu olması ona bu önemi vermektedir. Ortadoğu ve Hazar enerji kaynakları dünya petrol ve doğalgazın %72’sini bünyesinde barındırıyor ki bu jeoekonomik ve jeopolitik açıdan muazzamdır. Yine enerjide büyük tüketim pazarı olan Avrupa ülkelerinin kavşak noktası olan Türkiye, Doğu Batı yani petrol ve doğalgaz zengini üretici ülkeler ile tüketici konumda olan Avrupa ülkeleri arasında enerji koridoru pozisyonundadır.  Kuzeyde ise Hazar havzası ve Rusya’dan çıkarılan enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılması da enerji koridoru olma konumunu daha da güçlendirmektedir. Enerjide %75 oranında dışa bağımlı olup, yılda 45-50 milyar dolar enerji ithal eden Türkiye bu konumundan istifade edebiliyor mu?  Yılda ödediği enerji faturasından anlaşılacağı üzere maalesef hayır.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; toplumların enerjiye olan ihtiyaçlarını giderecek bir araç olarak bakılırsa dünyanın her karışında enerjiye dönüşebilecek kaynaklar mevcut olup ihtiyaçları giderecek potansiyele de sahiptir. Fakat belli fosil kaynaklar, devletler açısından ekonomik anlamda kısa vadede büyük getiriler sunmakta. Stratejik açıdan üstünlük unsuruna dönüşen bu kaynaklar, ihtiyaçların giderilmesinden ziyade silah olarak kullanılmakta. Enerjiyi ve enerji yollarını kontrol eden devletler dünyayı bir şekilde kontrol edebiliyor. Maalesef bu tabloda en kötü durumda olanlar biz Müslümanlarız. Dünya enerjisini sağladığı petrol, doğalgaz, uranyum gibi kaynakların devasa kısmı bizim topraklarımızda olup, enerji nakil hatlarının merkezinde olmamıza rağmen bu kaynak ve konumumuz kâfirlerin refahına, zenginliğine hizmet etmekte. Bizlere ise ölüm, yıkım, talan, savaş olarak dönmekte. Dün selefleri bir damla petrolü insan kanından değerli gören vahşilerin, bugün az bir enerji için en acımasız silahlarla ülkeleri harabeye çevirmekten, katliam yapmaktan geri durmadıklarına şahitlik ediyoruz. Kanı, enerjiye kaynak edinmiş kapitalist zihniyet, paylaşmaktan uzak, kıymet bilmez, insanlığı her yönüyle sömüren vampire dönüşmüştür.

Müslümanların sahip olduğu zenginlikler üzerine kâfirlerin tahakküm kurması; petrol, doğalgaz ve diğer enerji kaynaklarımızın sömürülmesine sebep, başımızdaki yöneticilerdir.

Müslümanlar tekrar dinleriyle izzetli, yönetimleriyle güçlü, canlarını, ırzlarını, kaynaklarını koruyacak ve bu kaynakları hakkıyla kullanacak Hilâfet’i ikame ederlerse kapitalizmin ifsadına, sömürüsüne, talanına son verebilirler. Böylece dünya, İslâm’ın adaletiyle tekrardan paylaşmanın, insanca yaşamanın onur ve şerefine sahip olabilir. Bu, uğrunda mücadele edip bedeller ödemeye değer değil midir? Elbette fazlasıyla değer. Siz ne dersiniz?

1 BP2020 Dünya Enerji Raporu Özeti

2 Ortadoğu Jeopolitiği ve Küresel Güçlerin Enerji Mücadelesi

3 https://gercekler.net/index.php/enerji-savaslari/

4 http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2017/06/petrol-kandan-agirdir.pdf


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz