DEMOKRATİK SEÇİMLERİN ‘OY’UNCAĞI OLMAK…

Emrah Akay

Yine bir kısım demokrasi meraklıları için şenlik havasında geçen bir seçim maratonuna şahit oluyoruz. Sokaklar parti bayrakları ile zaten olmayan estetiğini iyice kaybedip mide bulandırıcı bir hal alınca, yüksek sesli otobüslerin kulağımızda bıraktığı inilti ile seçime dair ne varsa hepsine karşı nefret hissi hâsıl oldu. Bir de üstüne vaatler ve reklamlar ile halkın düşünce dünyasına pranga vurulunca böylesi bir atmosferi şenlik havasında yaşamak ancak hipnoz olmuş beyinlerin ürünü olsa gerektir. Çok partili dönemlerin başından beri seçim yarışında otobüslerin tepesinden güller dağıtmak, el sallayarak selamlamak, halktan biriymiş gibi gözükmek adına samimi ve yakın mesafeli görüntüler vermek, tokalaşmak, hediyeleşmek ve esnafa güzel sözler söylemek, ardından ciddi vaatler vermek, uzun vadeli hedefler koymak, pembe tablolar ve heyecanlı senaryolar çizmek alışkanlık oldu diyebiliriz. Sonra rakipleri aşağılamak, hakaretler yağdırmak, projelerini küçümsemek ile devam eden mitingler yapılır. Özellikle mitinglerdeki katılım oranı, seçim anketlerindeki abartılı sonuçlar psikolojik savaşın diğer argümanları haline gelir. Özellikle liderlerin diksiyon ve hitabet gibi konulara önem vermesi, ses tonunu kendisini dinleyen kalabalıkların tepkisine göre ayarlaması ise bu rekabetteki teknik detaylardır. Sonrasında kazananlar ve kaybedenler alışageldiğimiz cümleler sarf ederler. Kazananlar balkon konuşmalarında oy veren vermeyen herkesin sesi olacağına söz verirken, kaybedenler bir sonraki seçime daha iyi hazırlanmaları gerektiğini dillendirirler. Ama genelde kaybedenler % 1 oy bile arttırmış olsalar bunun da başarı olduğunu düşünürler ve koltuklarını bırakmazlar. Sonra kısa sürede vaatlerin unutturulması sağlanır. Toplum bilimciler harekete geçer ve hangi siyasi parti iktidara gelmiş ise onun dümenini döndürür ve halkın afallamasını sağlarlar. Seçimlerden sonra ekonomik göstergeler kısa süreliğine normale dönse de kamuoyunu istedikleri şekilde değiştirebilen medya patronları sayesinde hükümetler kendi bildiklerini okumaya devam eder. Geçmişten kalan borçlar gündeme gelir, ardından akaryakıtta, toplu taşımada ve birçok vergide yeni zam düzenlemeleri yapılarak bu açığın kapatılacağı söylenir. Devletin yapmak zorunda olduğu iktisadi iyileştirmeleri fertler ceplerindeki sınırlı gelirden fedakârlık ederek yapar hale gelir. Havada uçan projelerin yerine havada uçan paraların nasıl stoklanacağı ve 4 yıl gibi kısa bir zamanda ne kotarsak kârdır hedefi üzerinde çalışılır. Turgut Özal’ın; ‘benim memurum işini bilir’ tavsiyesinden sonra gerçekten de her dönemin bürokrasi memurları işlerini daha iyi öğrenerek yapmaya başladılar. Sonra bu iş ile ilgili savunma mekanizmaları geliştirdiler ve bunda oldukça ilerlediler. Son örneğini AKP milletvekili Mehmet Metiner’de görmekteyiz ki o, akrabasını gözetme ile ilgili Cuma namazından önce okunan Nahl Suresi 90. ayeti de kendince delil olarak kullanır. Bunun gibi inşaat ihaleleri, özelleştirmeler, kamu malının kiralanması, yatırımcılar ile masaya oturmalar, yurt dışından gelen zengin misafirlere ülkenin önemli gelir kaynaklarını emanet etmeler gibi bir takım icraatlar hayat bulmaya başlar. Eğer hükümet değişmişse geçmiş hükümetlerin kalıntılarını temizleme, bürokrasiyi yeniden dizayn etme, eğitimde, hukukta, sağlıkta yeniden reformlar yapma gibi birçok anayasal konuda yap-boz oynanarak dönemin sonuna gelinir. Ve istisnasız her seçim dönemi böylesi bir süreç izleyerek sürer gider…

Bu sürecin üzerinde durmamızın asıl sebebi şüphesiz ki, özelde seçim dönemi içinde bulunduğumuz Türkiye olsun, genelde de dünyanın ekseriyetinde yaşanan seçimler olsun sahnelenen oyunun hep aynı olmasını ifade etmek içindir. Bir takım insanların senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini yaptığı bu oyunda oyuncular tebaa olmak zorundadır. Zira bu oyun bir ‘halk tiyatrosudur’ ve ne yazık ki tüm oyuncular bu oyunları gönüllü olarak oynamaktadır. Bu bakış açısıyla ‘seçim’ kavramını şöyle tanımlayabiliriz: “Önceden belirlenmiş olan yöneticiyi halka seçtirmek.” Komünist Joseph Stalin toplumun düşüncelerinin önemsiz olduğu bir dünya düzeninde seçim vakıasını şöyle tarif ediyor: “Halk sınıfı oy vererek seçimi belirlemezler, oy sayımı yaparlar.” İrlandalı yazar George Bernard Shaw ise önemli bir tanımlama yapıyor: “Demokrasi yolsuz birileri ile biraya gelmek  beceriksiz birçok kişiyi temsilen hükümetin şekillenme biçimidir. Seçim, kan davası hariç verilen bir savaş kadar kötü ve nefret  edilecek bir ahlaki ortam olup, her ruhun içinde bulunduğu bir çamur banyosudur.” Bu tanımlamalar somut yaşantılar sonucunda ortaya çıkan gerçeklerdir. Zira seçimlerin bir kampanya olarak adlandırılması ile birlikte halkı bu kampanyanın ‘oy’uncağı haline getirenler kazanmak için miting meydanlarından tutun da seçim sandıklarına, oy sayımından tutun da menfaat pazarlığına kadar birçok alanda bu ‘oy’uncağın etinden, sütünden istifade etmişlerdir. Peki sonra, halk bu ‘oy’unu gönüllü oynadığı için balından, kaymağından bir gram tatmamış, bütün kazancı ‘oy’unun yönetmenlerine bırakmıştır.

Kısa bir hesap yaptığımızda ortaya çıkacak tablo daha da netleşecektir. İlk sıralardan milletvekili olmak isteyen adaylar gerekli başvuru için partilerine ciddi oranda yardımda(!) bulunurlar. Aday olabilirlerse gerekli seçim çalışmaları için belli harcamalar yaparlar. Seçim bürosu kiralamak, el ilanı basmak, otobüs kiralamak, mitingler düzenlemek vb. tüm bunlar toplandığında partisi tarafından kesinlikle milletvekili olacağı vaat edilen bir adayın 500 bin TL’den fazla bir parayı gözden çıkarması gerekmektedir. 2015 yılı milletvekili maaşının 15.000 TL olduğu bilindiğine göre 4 dönem için kazanılacak toplam maaş 720.000 TL olmaktadır. Yani aslında alınacak toplam maaş ile harcanan toplam para arasında ciddi bir makas yok. Hal böyle iken bunca hengâme, masraf ve koşturmaya değer mi? Türkiye’de milletvekili olmanın ne demek olduğunu bilenler için tabii ki değer. Zira mevcut sistem içerisinde bir insanın halkına vekillik yapmak, hizmet etmek için bu kadar harcama yapacağını düşünemeyiz herhalde.

Bir başka hesap da yöneten ve seçen arasında yapılabilir. Söz gelimi AKP ilk seçiminde yüzde 34 oy oranı ile tek başına iktidar oldu. Aslında kendisine oy vermeyen yüzde 66’lık bir kesimin de iktidarı olmuş oldu. Hatta bu yüzde 66’lık kesimden hiçbir yürütme temsilcisi olmamasına rağmen. Zaten bu yöneten-seçen ilişkisi demokratik seçimler için çok da önemli değildir. Hatta demokratik laik ülkelerde yapılan seçimlerde hiçbir şey çok önemli değildir. Önemli olan şeyin ne olduğunu oldukça demokrat ve laik olan Süleyman Demirel’den öğrenebiliriz. “Benim için kazanan partiden çok demokrasinin kazanmasıdır. Oy kullananların artması sevinmem için yeterlidir.” (2002 seçimlerinde AKP’nin kazanması sonrasında verdiği röportajdan alıntıdır.)

Bu yüzden yerel veya genel seçimler halkın yöneticisini seçme sınavı olmaktan çok demokrasinin işlerliğini koruyup koruyamadığını gösteren bir sınavdır. Bu sınavın kazanan ve kaybedeni hiçbir parti veya zümre değil bilakis demokrasinin kendisidir. Çünkü herhangi bir grup veya zümre demokrasinin kendisine verdiği özgürlükler ile seçimlere dâhil olursa onun çizdiği yoldan sapmadan, gösterdiği hedefe emin adımlar ile ilerleyerek netice aramak zorunda kalacaktır. Aksi takdirde demokrasinin kirli elleri ile yok edilmesi kaçınılmazdır.

Seçmenin seçilenin ‘oy’uncağı haline getirildiğinin bir başka kanıtı da miting meydanlarındaki kalabalıkların neden ve niçin orada bulunduklarını sorgulamaktan aciz oluşlarıdır. Zira parti başkanının konuşmalarındaki mesajlar çok önemli değildir. Mühim olan onun sesini nerede yükseltip, nerede alçalttığıdır. Zaten oraya katılan topluluğun bayrak sallamak ve slogan atmak dışında üzerine bir yükümlülük verilmemiştir. Topluluk sayılarının çokluğu partiler arası yarışın da bir göstergesi ve aracıdır. Jean Jacques Rousseau içinde bulunduğu topluma ithafen söylediği söz bunu destekler niteliktedir: ‘‘İngilizler özgür olduğunu düşünürler. Oysa onlar sadece parlamento üyelerini seçerken özgürdürler.” 

Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, demokrasilerde bütün politikacılar gelecek seçimi düşünürler. Bütün plan ve projelerini gelecek seçimi kazanmak için yürütürler. Ama gerçek devlet adamları gelecek nesilleri düşünür ve bütün plan ve projelerini gelecek nesilleri kazanmak için yürütürler. Gerçek devlet adamı ile günümüz politikacılarının arasındaki belki de en küçük fark seçim odaklı ya da nesil odaklı olabilmek. Yakınlarının maslahatlarını gütmek ya da toplumun maslahatlarını gütmek…

Siyaseten seçim yapılan ülkeler dünya siyasetinde rol oynayan devletlerinin cazibe merkezi haline gelirler. Örneğin uydu bir devletin yapacağı seçimler uydusu olduğu devletçe asla riske atılmazlar. Yönetici olacak kişinin bilgi ve iradeleri dışında birisinin olmasına müsaade etmeyecekleri gibi bunu hissettiklerinde dahi darbe ve iç savaşlarla o ülkenin tepesine balyozu indirirler. Bu yönüyle seçimlerde hangi partinin kazanacağı ya da kazandığı konusunda oyalanmak boşunadır. Eğer seçimin kazanan partisi konuşulacaksa siyaseten derin bir tahlil ve yorumlama yapmak gerekecektir. Çünkü bu partinin hangi sebeplerden ötürü kazanmasına müsaade edilmiş ve ne yapması istenecektir? Yine burada Amerikalı yazar H. L. Lencken’in tespiti oldukça önemlidir: “Her seçim çalıntı malların önceden açık artırma ile  satışa çıkarılmasıdır.”

Toplumların seçim ile ilgili tuttukları nokta genelde alternatif arama veya denenmemişi deneme gibi noktalardır. Hâlbuki alternatif olarak gösterilen partiler gerçekte alternatifsizliğin ürünüdür. Sistem içi yüzlerin ve isimlerin değişmesi fakat sistemin işleyişine herhangi bir müdahalenin olmaması çaresizliğin ürünüdür. Mesela düşman ordusunun içerisinde sizin güvenliğinizi sağlayacak bir komutanın seçildiğini düşünün. Yine sömürgeci bir devletin belirlediği liderlerden size birisini seçmeniz gerektiğini düşünün. Ya da ifsat ediciler olarak size düşmanlık eden bir zümreden bu ifsattan sizi kurtaracağını vaat edecek bir kurtarıcının seçildiğini düşünün. Sonra tüm bunlar yaşanmamış gibi bir başka zamanda yine aynı zümrelerce karşınıza koyulan tercihlerden birini seçeceğinizi düşünün ve böylece ‘oy’alanın. İşte size alternatif olarak sunulan tercihler ve seçme hakları…

Eğer Müslümanların yaşadığı bir beldede seçilen liderler kendi topraklarında NATO zirvesi yapıp kendi kardeşini düşman unsur olarak kabul ediyorsa, yine kendi topraklarında sömürgeci oyunu oynuyor ve servetlerini peşkeş çekiyorsa, halkının ekseriyeti ifsat ve bozgunculukta zirveye oynuyorsa bu söylediklerimizin doğruluğunu ispatlamaz mı? Peki bütün bu fesadı halkının razı olacağı bir kalıba sokmayı nasıl başarıyorlar? Tabii ki bunun en güzel yolu halkın seçimine sunmaktır zira onlar bu yolla şöyle demek istiyorlar: “Kabulleneceksiniz; siz seçtiniz.” Hâlbuki alternatif arayan insanlar çözüm odaklı, köklü, kapsamlı ve doğru neticeler alacak bir şekilde hedefler koymalı ve bu hedefler doğrultusunda alternatifler aramalıdır.

İnsanlar onlarca yıl yüzlerin ve isimlerin değişmesine rağmen devlet ve toplum seviyesinde herhangi bir kalkınma görünmediğinde buna engel olan sebepleri ortadan kaldırarak yepyeni bir sistemin arayışına yönelmeli değil miydi? İyi bir yöneticinin yol, köprü, hastane, AVM vb. gibi yapılarla belirlenemeyeceği fakat toplumun fikirlerini, hedeflerini ve ideallerini yükseltebilen liderlerin başarılı liderler olduğunu kabullenmek zorundayız. Bizler yüksek ideal olarak yolları, köprüleri ve inşaatları hedefe koyuyorsak üzerimizdeki ifsadı ve köhnemişliği ortadan kaldırmamız çok da olası görünmeyecektir. Konuyla ilgili Amerikalı senatör Marco Rubio’nun şu sözü oldukça önemlidir: “Liderlik bir anket ya da seçimle ölçülemez. Zamanla ölçülür. 20 yılda, 20 günde değil.”

Sonuç olarak özelde Müslümanlara sözümüz şudur; sizler Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi, Hz. Ömer RadiyAllahu Anh gibi Halife Mu’tasım ve II. Abdulhamid gibi sözde değil özde liderlerin yöneticiliğini tatmış, onlarla izzet bulmuş, onlarla adaleti ve kalkınmayı gerçekleştirmiş bir ümmetin devamısınız. Size amelleriyle onları hatırlatmayan seçim liderlerine asla tevessül etmeyiniz. Eğer bu seçimlerle böylesi liderlere kavuşamayacağınızı anladıysanız artık bu seçimlere de asla katılmayınız. Size alternatif olarak akidenizin hakimiyeti yetecektir, onu yeryüzüne hakim kılmak için mücadele edin ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın nizamı ile yöneteceğine söz verecek, onun hükümleri ile hükmedecek ve O’nun hakkını yerine getirecek Halife adayları için seçim yapın. Hedeflerinizi yüksek tutun ve asla aldanmakta ısrar etmeyin. Aksi takdirde demokratik seçimlerin ‘oy’uncağı olmaya devam eder durursunuz.

Buhârî ve Müslim’in ittifakla naklettiği bir hadiste Hz. Peygamber, “Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.”[1] buyurmuştur.

Bir başka hadis-i şerif’te şöyle buyurmuştur: “Mü’minin ferasetinden korkun zira o Allah’ın nuru ile bakar.”[2]

Âlimler bu hadisleri Enfal Suresi 29. ayetin tefsiri olarak yorumlarlar. Ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ey İman edenler! Allah’tan korkarak hareket eder de takva dairesinde bulunursanız Allah size hakkı bâtıldan ve doğruyu eğriden ayıracak bir kabiliyet, bir nur verir.”

 


[1] Buhârî, “Edeb”, 83; Müslim, “Zühd”, 63

[2] Tirmizi, Tefsir, 6


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz