ÇEKİN KİRLİ ELLERİNİZİ GENÇLİĞİN ÜZERİNDEN

Emrah Akay

Toplumu oluşturan en önemli yapıtaşı şüphesiz ki fikirdir. Zira toplumlar taşıdıkları fikirler ile anılır ve o fikrin gerektirdiği gibi hayat sürerler. Bu minvalde sözgelimi kapitalist, sosyalist, İslâmi toplum gibi toplumların yaşayış şeklini, statüsünü, refah seviyesini ve kültürel yapısını da oluşturan bu fikirdir. Yüksek bir fikir, toplumları kalkındırırken düşük bir fikir doğal olarak geriletir. Buradaki kalkınma tabii ki diğer bütün kalkınmalara ulaştıracak fikrî kalkınmadır. Örneğin adına “Asr-ı Saadet” denilen zaman diliminde insanlar, içlerinde bulundukları bütün olumsuz durumlara rağmen kesintisiz bir mutluluk içerisindeydiler. Ne uğradıkları işkenceler ne iktisadi ambargo ne de psikolojik baskılar onların mutlu olmalarına engel oluyordu. Fakat günümüzde bütün maddi imkanlara, ayrıcalıklara ve konfora rağmen insanların kesintisiz bir şekilde mutlu olmalarından bahsedemeyiz. İşte Peygamber efendimiz ve güzide Ashabı’nın yaşadığı dönem ile bugünün arasında kıyasını yaptığımız mutluluk mefhumu farklılık göstermektedir? Hâlbuki o zaman mutlu olanlar da bugün mutlu olamayanlar da Müslüman… En başta belirttiğim gibi toplumun yapıtaşı olan fikirlerine bakmak gerekmektedir.

Batı, İslâm toplumlarını kalkınmaya götüren fikrin ne olduğunu kavradıktan sonra burada bir gedik açmaya, bozuk fikirler ile doldurup, asli ve dinamik yaşam tarazlarını değiştirmeye karar verdi. Çünkü o anladı ki mutsuz toplumlar kalkınamazlar, kendilerini kalkınmaya götürecek fikirlere ulaşamazlar. Hatta kendilerinin düşük birer toplum olduklarını dahi anlayamazlar. O yüzden İslâm beldelerindeki toplumları istikrarsız, huzursuz ve mutsuz toplumlar hâline getirerek moral, motivasyon ve hedefe yürüme azimlerini yok ettiler. Bu çalışmalarını da özellikle gençler üzerinde uyguladılar, genç nesli bitirerek öncesi ve sonrası ile olan fikrî-kültürel bağlarını mahvettiler. Yani genç nesil bozulursa onlardan olacak, yeni nesil de bozulacak, önceki yaşlı nesil de toplumu değiştirmedeki etki ve tesirini kaybedecektir.

Fakat buna rağmen hem içinde yaşadığı toplumun değişimi hem de kritik meseleler karşısındaki tutumları ile gençliğin önemi tarihsel veriler ışığında apaçık karşımızdadır. Vakıanın Batı lehine dönmüş olması bu gerçeği değiştirmez. Peygamberimiz Aleyhi’s Selam cahiliye karanlığını etrafındaki genç bir azınlığın motivasyonu ile aydınlattı. O’na her zaman ve mekânda sahip çıkan, O’nun fikirleriyle kuşanan bu azınlık genç nüfus, zihin dünyalarındaki canlılık sayesinde değişimi arzuladılar ve bu yoldan dönmediler. Mesela Hz. Ali RadiyAllahu Anh İslâm’ı kabul ettiğinde henüz 8 yaşında idi. Abdullah b. Ömer iman ile şereflendiği zaman 10 yaşı civarlarındaydı. Zeyd bin Hârise (r.a.) Allah Rasulünü tasdik eden ilk 3 kişiden birisi olduğunda daha 15 yaşındaydı. Abdullah b. Mes’ud 14, Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah 11, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebî Vakkas 17, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan 20, Said b. Zeyd, 18, Ebû Ubeyde b. Cerrah 25 yaşlarındaydılar. Erkam b. Ebi’l-Erkam evini İslâm davası için karargâh olarak tahsis ettiğinde daha 16 yaşındaydı. Habbab b. Eret Müslüman olup dayanılmaz işkencelere göğüs gerdiği esnada 25 yaşındaydı. Düşünün ki hayatınızı baştan sona değiştirecek, duygu ve düşünce dünyanızı ters yüz edecek, tutum ve davranışlarınızı sil baştan şekillendirecek bir fikir ile karşı karşıyasınız önünüze servetler serseler bile elli kere düşünür yine de karar veremezsiniz. Fakat İslâm akidesi mütekamil bir şekilde zihinlere yerleştiğinde bu değişimi gerçekleştirecek gençleri bulmak zor olmayacaktır.

Sadece İslâmi bir devlet kurmak için başrol oynayan gençlerden bahsetmiyoruz. Sonrasında da dünyaya sosyal, bilimsel, matematiksel, siyasal olarak damgasını vurmuş gençlerin sayısı hiç de az değildir. Bugün birçok matematikçiye “cebir” ilmi ile yol gösteren matematik dehası Harezmi’den bahsedelim. Harezmi “0” (sıfır) ve bilinmeyen “x” işaretinin mucidi. 25 yaşlarında bulduğu yöntemler ile mekanik hesapların daha kolay ve kullanışlı hâle gelmesini sağlamış. Dönemin halifesi Me’mun tarafından 33 yaşında Bağdat Saray Kütüphanesi’ne yönetici olarak atanmıştır.

Peki, Fergani’yi tanır mısınız? Fergana vadisinde yaşadığı için bu isimle anılan Fergani, günümüzde üniversite ile kıyas edilebilecek bir eğitim sonucunda dünyaca tanınan bir astrofizikçi oluyor. Nil nehrinin yükseliş ve alçalışlarını ölçen (Mikyas-ı Nil) ve gezegenlerin büyüklüklerini tespit etmek için yaptığı çalışmalar onu, dönemin önemli bir mühendisi hâline getirmiştir.

Modern tıptan tutun da yerçekimi kanununa kadar dünyaya önemli eserler bırakmış Müslüman ve genç bir bilim adamı olarak Biruni, havada insan taşıma fikrini ortaya atarak prototip uçak yapan Ebu Firnas, dünyada bilinen ilk ecza kitabını yazan İbnu’l-Baytar, verem mikrobunu keşfeden Abbas Vesim sayabileceğimiz Müslüman bilim ve ilim adamlarıdır. Bugün birçok mühendisin ezbere yazılımlar ile uygulama yapabildiği sibernetik bilimini 870 yıl önce bulan Cezeri, robot teknolojisini keşfettiğinde bugüne kıyasla üniversite okuyordu.

20 yaşındayken dönemin Sultanı Ebu İshak’ın katipliğine getirilen İbni Haldun, sosyo-politik ve toplumsal konularda eserler çıkardıktan sonra 40 yaşında dünyaya başucu kitabı olarak okuttuğu Mukaddime’yi yazmıştır.

Siyasal olarak da İslâm tarihi gençlerin başrol oynadığı müthiş tablolara sahiptir. Mesela Harun Er-Reşid henüz 14 yaşında iken babasının halifeliği döneminde Bizans’a karşı yapılan saldırıda ordunun komutanı olarak İstanbul içlerine kadar ilerledi ve Bizans’ı anlaşmaya mecbur eden destansı bir süreci yönetti. İki sene sonra siyasi dehası sayesinde Tunus, Mısır, Suriye ve Azerbaycan valiliklerine atandı. 20 yaşına geldiğinde Akdeniz’den Hindistan’a uzanan Abbasi Hilâfet Devleti’nin başına geçti.

Yeni bir çağ açan Fatih, İstanbul’u Bizans’ın elinden söküp aldığında 21 yaşındaydı. Şimdi bu yaşlarda bir genç gemileri karadan yürütelim dediğinde nasıl bir muameleye maruz kalır bir düşünün. Ama İslâmi fikir ile kuşanınca bir lider, gemiyi karadan yürütür, topları denizden… Sonunda galip gelir biiznillah. İşte böyle bir zafer ile Fatih hem Peygamberi’nin müjdesine nail olmuş hem de açtığı üniversiteler, medreseler ve külliyeler ile İslâm toplumunu yeniden ihya etmiştir. Yetmemiş çok da yaşlı sayılmayacak 30’lu yaşlarında vergi ödemeyi kabul etmeyen Bosna kralına meydan okumuş, ordusuyla çıkarma yapmış ve orayı da topraklarına katmıştır. Şimdi zafere doymayan bir gencin Bosna kralına yazdığı mektuba bakalım:

“Ben, Sultan II. Mehmet Han,

Bundan böyle bütün Dünya'ya ilan ediyorum ki

Bosna Fransiskanları bu ferman ile benim korumam altındadır ve emrediyorum ki

Kimse bu insanlara veya kiliselerine zarar vermeyecek!

Devletimde barış içinde yaşayacaklar. Göçmen hâline gelmiş bu insanlar, güvende ve özgür olacaklar…”

İslâm’ın hakimiyet tarihinde yetiştirdiği gençlere örnek vermeye devam edersek hacimce fazla yer kaplayacak, belki de bu derginin sayfaları yetmeyecek. O hâlde bu kadarla yetinmiş olalım.

İslâm’ın hükmünün yeryüzünden kaldırıldığı ve yerine Batılı kanunların hâkim olduğu o günden (Hilâfet’in ilgasından) bu yana bütün bir İslâm coğrafyasında gençler nasıl yetişti, hangi fikirleri kuşandı, kalkınmışlık ve mutluluk seviyeleri ne durumda, bir de ona göz atalım…

Batı, gençliğin üzerinde fikirlerini test etmeye başladığında Hilâfet yeni kaldırılmış ve Müslümanların başına Batılı ülkeler tarafından memurlar tayin edilmişti. Tamamı da sahip oldukları koltuklarının gereği olarak Batı’ya minnettardılar. Canhıraş bir şekilde gençliğin ifsat edilmesi için çalıştılar. Ecnebi kültürün zihinleri işgal etmesine engel olmadıkları gibi engel olmaya çalışan Müslümanlara da fırsat vermediler. Eğitim sistemleri tamamıyla Batı menşeli idi. Aile hukuku, ceza hukuku, ekonomi modelleri, yönetim şekli, kalkınma planları, ahlaki ve toplumsal yapıları kusursuz bir şekilde Batı’dan taklit olarak alındı. Gençlerin ömürlerini adadığı kariyer planlamalarını onlar için Batı tasarladı. Hayatlarındaki en yüksek ideal madden zengin olmaktı, gençliği mutluluğa götürecek yegâne yol konforlu bir hayattan geçiyordu. Bu uğurda fertlerin birbirleri üstüne basarak ilerlemelerinden başka çareleri yoktu. Ümmet, kardeşlik, akide bağı gibi İslâmi mefhumlar geride kalmış, sorunlu kavramlar hâline gelmişti. Çünkü artık kalkınmak için ferdiyetçi olmaktan başka çare yoktu. Genç kızlar erken yaşta evlenip erkeklerin himayesine girmemeliydi, çalışıp ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalıydılar. Evde eşlerine yemek yapmak zorunda olmayan kadınlar için dışarıda hiç tanımadığı onlarca erkeğe hizmet etmek kariyer sayılmalıydı. Ola ki yanlışlıkla evlenen çiftler, basit birtakım gerekçeler ile ayrılabilmeliydi. Hatta kadının beyanı esas alınmalı, o istiyorsa tek celsede boşanabilmeli, bir de bunu kutlayabilmeliydi. Erkek ve kadınlar aile kurmadan önce birbirlerini iyice tanımalı, uzun flört süreçlerinden geçmeli, çocuk doğurmak için acele etmemeli hatta kariyerlerine engel olacaksa uzun bir süre bunu düşünmemeliydi. Eğitim ve öğretim, okullar ve kültürlenme süreçleri tek bir amaca hizmet etmeliydi; daha çok para kazanmak… 18 yaşına giren her genç bağımsız bireyler olarak her istediğini yapabilmeli, suçu ne olursa olsun “hassas dönemlerden geçtiği yalanıyla saygı duyulmalıydı. Tarafların rızası var ise zina yapılmasında herhangi bir mahsur yoktu. Çünkü kişisel hak ve hürriyetlerin korunması esastı. Alkol ve uyuşturucu kullanma yaşının 14’lere kadar düşmesinde (devlet vergisini aldığı sürece) sorun yoktu. Lise ve ortaokullarda yaşanan kavgalar, işlenen cinayetler ve benzeri suçlar için kapılarda polis bulunması yeterliydi. Sorunun kaynağını bulmak ve çözmek için harcanan emek boşunaydı. Sabahtan akşama kadar TV kanallarında körpecik çocukları ahlaksızlık ile kuşatmalarında bir beis yoktu. Zira o kanallar devletin kasasına büyük vergiler bırakıyor, hükümetlerin kirli çamaşırlarını yıkıyor, bütün pislikleri örtbas etmeye yarıyorlardı. Alan razı, veren razı olduktan sonra toplumun ahlakını korumak doğal olarak fertlerin kendi yöntemlerine kalıyordu.

Bu sayılanlar neslin yozlaşması için zihinlere sokulan zehirli fikirlerden bazılarıydı. Bu fikirlere bir de köhnemiş modernizm aygıtları eklenince hedeflenen sorumsuz-lakayt-popülist gençliğin türemesi zor olmayacaktı. Mesela “dava”, “hizmet”, “davet” gibi İslâmi argümanlar kullanarak etkiledikleri muhlis gençler şimdi ya demokrat oldu ya menfaatçi. Gençlerin hayalleri, umutları, samimi beklentileri çalındı ve onlara koskoca bir yalan dünya bırakıldı. Konjonktüre teslim edildiler; cesur ve dinamik bir neslin heyecanı, vakıanın gerektirdiği şartlara ayak uydurma masallarıyla söndürüldü. Bu gençlerin zihin dünyaları da değişen gündem konularıyla alt üst oldu. 

Reel politiğe boyun büktürüldüler; dünyayı değiştirmeye namzet Müslüman gençler uluslararası kurumlara girmeden, büyük devletler ile ittifak kurmadan adım bile atamayacaklarına ikna oldular.

Hedefleri saptırıldı; “adam gibi bir yere gelmek istiyorsan ya partici olacaksın ya cemaatçi” dediler. Cemaatçi olanlar gide gide cezaevlerine gittiler, partici olanları nasıl bir akıbet bekliyor Allahu âlem. Halbuki “adam gibi bir yer” dedikleri çok önceleri cennet değil miydi?

Sonra korkutuldular; “taraf olmazsan bertaraf olursun” tehditleriyle gençlerin enerjilerini zoraki kullanıp, faydalandılar. Öyle ya diplomalı işsiz, cemaat mağduru veya haksızlığa uğramış birçok vatandaş gibi olmamak için hiç de hoşlanmadıkları partilere, liderlere yanaştılar, yarandılar, yapıştılar.

AB kriterleri kapsamında bir gençlik inşa edildi; ideolojik olmayan, net veya sivri görüşlerden uzak duran, meselelere gri bakabilen, hümanist, sözüm ona yapıcı, entelektüel, ılımlı bir gençlik. Kız-erkek ilişkilerinde Batılı hayat tarzına uygun, İslâmi hükümlere göre giyinmiş olsa dahi bunu simgesel olmaktan çıkarıp ritüel hâline getirebilen (bu denli geniş perspektiften bakabilen) bir yığın genç nüfus.

Ve dahası… Özeleştiri yapamayan, sorgulamayan, pasif bir özne olarak görülmek istenen gençlik şimdi uçurumun kenarında. Hayallerindeki dünyadan çok uzak, bu yüzden sadece anne-babasına değil Rabbine karşı da isyan içerisinde. Onu bu uçurumun kenarından kim çıkaracak? Onu kurtarabilecek herkes edilgen, tesiri yok, nasıl olsun ki kurtuluş reçetesinden uzak ve çaresiz… Tek çareyi alkol almakta bulan, gündelik hevesler ile haram bataklığına saplanan gençleri kim kurtaracak? Onları bu hâle sokan demokrasi mi, seçim malzemesi yapan demokrat partiler mi, bütün enerjilerini batıl fikirler ile iç eden demokrat liderler mi? O liderleri idol görenler çoktan deist oldu. “Kötü bir Müslüman lider” profili çizenler ateist gençlik inşa etmekten başka ne işe yaradı? İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayarak Allah ile olan sözleşmesini feshedenlerin bozdukları nesilleri oturup öylece izlemelerinden başka yapacakları bir şey kalmamıştır.

Hâlbuki; bu yöneticilerin geçmişte ilham aldıkları şair nasıl bir gençlik tasavvur ediyordu?

“Kim var!” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik...

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik... Necip Fazıl Kısakürek

Başta ifade edildiği gibi birçok şeyden mahrum olarak Asr-ı Saadet’i yaşayan gençlik ile birçok şeye sahip fakat uçurumdan yuvarlanan gençlik arasındaki fark daha iyi anlaşılsın diye özetleyelim: Birçok şeyden mahrum olanlar İslâm akidesine sahiptiler. Birçok şeye sahip olanlar ise İslâm akidesinden mahrumdular. Hâlbuki İslâm’ın insan yetiştirme metoduna bakanlar buna ne kadar ehil olduğunu yakinen görürler. Lokman Suresi’nde geçtiği gibi Hz. Lokman bu metodun bir gereği olarak oğluna şöyle öğüt vermişti:

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفاًۘ وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

“Lokmân oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak büyük bir zulümdür. Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Allah’adır. Eğer onlar seni körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme! Dünya işlerinde onlarla iyi geçin, Allah’a yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber vereceğim. Lokman: Oğulcuğum! Yaptığın iyi veya kötü iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa ve bu bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa yine de Allah onu karşına getirir. Doğrusu Allah latiftir, haberdardır. Oğulcuğum namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçmeye çalış ve başına gelene sabret. Çünkü bunlar yapılması gereken işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Allah, kendini beğenmiş övünen kimseyi sevmez.”[1]

Hülasa biz sömürgeci Batı’nın İslâm topraklarındaki sömürge faaliyetlerini biliyoruz. Yine bu topraklarda masum Müslümanların nasıl kanına girdiklerini, ne şekilde zulmettiklerini ve bundan sonra da fasit fikirlerini nasıl pazarlayacaklarını biliyoruz. Fakat bu toprakların evlatları olarak onların değirmenine su taşıyan yerli işbirlikçi yöneticileri de biliyor ve uyarıyoruz.

Çekin kirli ellerinizi gençliğin üzerinden!



[1] Lokman Suresi 13-18


Yorumlar

Yorum Yaz