YERLİ VE MİLLİ İSLÂMCILIK... TÜRK-İSLÂM SENTEZİ YA DA TÜRKLEŞTİRİLMİŞ İSLÂM

Haluk Özdoğan

Şüphesiz İslâm, âlemlerin Rabbi Allah Subhânehû ve Teâlâ tarafından kulu ve elçisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla tüm insanlık için gönderilmiş son din ve son şeriattır. Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ

“Ey Muhammed de ki: Ey insanlar, doğrusu ben Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.”[1]

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Ey Muhammed, biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[2] Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde bu minvalde kati deliller mevcuttur.

Allahu Teâlâ’nın:

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ

“Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak üzere sana Kitab’ı indirdik.”[3] buyurarak, Arapça inzal ettiği Kur’an-ı Kerim ise hem lafzı hem de manası ile Kur’an’dır. Yalnızca mana Kur’an olarak isimlendirilemeyeceği gibi, mana olmaksızın yalnızca lafız da Kur’an sayılmaz. Yani manası da özeldir ve sıradan bir Arapça bir metin değildir. Manaları sadece sözlük anlamlarıyla açıklanamaz ve hiçbir sözlük de bu anlamları kuşatacak nitelikte değildir. Hatta öyle ki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ahabı da Arapça konuştukları hâlde Kur’an ayetlerinin içerdiği anlamları anlayamadıklarında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Selleme soruyor ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Allah Subhânehû’nun vahyetmesiyle Allah’ın murat ettiği özel anlamları onlara açıklıyordu. Çünkü lafızda asıl durum belirli manaya delalet etmesidir. Bu nedenle Kur’an, lafzının vasfı ile nitelendirilmiştir.

Allahu Teâla Kur’an’ın Arapça olduğunu bildirmiştir:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا   

“Hakikat biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”[4]

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا  

“Bu Kur’an ayetleri uzun uzun açıklanmış, Arapça bir kitaptır.”[5]

قُرآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ    

“(Onu her türlü) çelişki ve ihtilaftan uzak, dosdoğru, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”[6]

أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا       

“Sana Arapça bir Kur’an vahyettik.”[7]

إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا    

“Şüphesiz ki biz Kur’an-ı Arapça kıldık.”[8]

Arapça, Kur’an’ın manalarının değil lafzının vasfıdır/niteliğidir. Çünkü Kur’an’ın anlamları, Araplığa yönelik değil insanlığa yönelik manalar içerir. Kur’an sadece Araplara ait bir kitap değil bütün insanoğluna ait bir kitaptır. Ancak Allahu Teâla’nın [وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّا] “İşte böylece biz onu, Arapça bir hüküm olarak indirdik.”[9] ayeti “Arap diliyle ifade edilen bir hikmet olarak indirdik!” anlamına gelmektedir. Yoksa ayet “Arapça bir hikmet” anlamına gelmemektedir.

Arapça, Kur’an’ın sadece lafzının niteliğidir. Lafzı yalnızca Arapça olarak nitelendirilebilir. Mecazi olarak da hakiki olarak da Kur’an Arapça’nın dışında başka bir isimle isimlendirilemez.

Bu nedenle Kur’an’ın bir kısım anlamlarının Arap lügatinin dışında yazılmasına Kur’an denilmesi doğru değildir. Kur’an’ın Arapça oluşu kesindir ve lafzı da yalnızca Arapça’dır.

Öte yandan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e verilen başka mucizelerin varlığı ile beraber Kur’an Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Rasul oluşunun mucizesidir. Bizzat Kur’an’da ve sahih hadislerde de geçtiği gibi efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in elinde başka mucizeler olduğu hâlde o, bunlarla değil yalnızca Kur’an’la herkese meydan okumuştur. Bu nedenle Kur’an, indiği günden kıyamete kadar geçen süreçte Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Rasullüğünü ispatlayan bir mucizedir.

Nitekim Kur’an, Arapları benzerini getirmekten aciz bıraktı ve benzerini getirmeleri için onlara meydan okudu. Allahu Teâlâ onlara meydan okurken şöyle buyurmuştur:

كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ   

“Şayet siz, kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız haydin ona benzer bir sure de siz getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer doğru söyleyenlerdenseniz.”[10]

Yine bu doğrultuda Kur’an’da birçok ayet-i kerime geçmektedir. Kur’an benzerini getirmek için çağrıda bulunduğu kimseleri benzerini getirmekten aciz bıraktı. Onların acizliği tevatür yoluyla sabittir. Tarihî süreçte de onlardan herhangi birinin onun benzerini getirebildiği görülmemiştir.

Bu meydan okuma yalnızca hitap ettiği Arap kavmine ait bir meydan okuma değil, kıyamete kadar bütün herkese yapılan meydan okumadır. Çünkü sebebin hususi olmasına değil, lafzın genelliğine itibar edilir. Kur’an indiği günden kıyamete kadar bütün insanlara benzerini getirmeleri hususunda meydan okumaktadır. Bu nedenle Kur’an ne yalnızca Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanındaki Araplara ait bir mucize ne de herhangi bir zaman ve mekândaki Araplara ait bir mucize olmayıp bütün insanlara ait bir mucizedir. Bu meydan okumada zaman itibariyle hiçbir fark yoktur.

Dolayısıyla İslâm düşmanlarının dillerine pelesenk ettiği gibi İslâm, sadece cahiliyye Arapları için hâşâ “Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in dehasıyla icat ettiği bir din” değildir. İslâm tüm insanlık için Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile göndermiş olduğu bir hayat nizamıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.”[11]

Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın tüm insanlık için seçip beğendiği İslâm hadaratının ortaya çıkışıyla da, 1300 yıl boyunca Allah Azze ve Celle’nin arzını ifsat etmek isteyen müstekbir, sömürgeci ve kâfirler için siyasi, askerî, ekonomik, kültürel ve topyekûn hayat tarzı bağlamında yeryüzünü dar etmiş, insanlık adalet, huzur ve güveni gerçek anlamda tatmıştır. Savaş meydanlarında İslâm ümmetini ve İslâm hadaratını dize getiremeyeceğini idrak eden kâfirler, İslâmi ümmetin içine düştüğü fikrî zafiyetten faydalanarak sinsi fikirlerle İslâm hadaratına meydan okur hâle gelmişlerdir. Misyonerlik faaliyetleri ile başlayan bu meydan okumada vatancılık, milliyetçilik gibi zehirli fikirleri ortalığa saçarak büyük bir fitne ateşi yakmışlardır.

Özellikle 1876’dan itibaren, İngilizler, Osmanlı Hilâfet Devleti’nin özellikle Arapların yoğun olduğu bölgelerine nüfuz etmeye başlaması, Hindistan yolu ile beraber bölgenin iktisadi potansiyelinin iştahını kabartması, “şark meselesi”nin hâlledilmesi yani Hilâfet’in ortadan kaldırılarak bir daha İslâm ümmetinin belini doğrultamayacak duruma getirilmesi ve İslâm ümmetinin parçalara bölünerek bir daha tek bayrak ve tek devlet altında birleşmesinin zihinlerden dahi geçirilemeyecek boyutta unutturulması için, siyaset üretilmeye başlandı.  Araplarla Türkler arasına ilk fitne, Şerif Hüseyin’in İngilizlerle birlikle hareket ederek Osmanlı halifesine başkaldırması ve İngilizler lehine meyve verdirilerek sona ermesidir. Kullanılan üslupların çeşitliliği dikkati çekicidir. “Türklerin İslâm dünyasını özellikle Arapları geri bıraktığı, halifeliğin Kureyş’e ait olduğu” öne sürülerek halifenin zayıflatılması ve Mısırı işgal ederken Şam merkezli Arap milliyetçilik hareketlerini desteklemeleri gibi politikalar İngilizler tarafından yürütülmüş veya çeşitli şekillerde desteklenmiştir. Öte yandan Osmanlı mirasyedisi olarak kurulan cumhuriyet Türkiye’sinde ise sık sık Şerif Hüseyin çevresindeki küçük bir grubun ihanetinin tüm Araplara mal edilerek sunulması ya da yıllarca “Türklerin Araplar’ı sırtında taşıdığı ve Araplar’ın da Türkler’i sırtından hançerlediği” hâlen tekrarlana gelen sinsi bir İngiliz fitnesidir.

Sonrasında azınlıklar mefhumu ortaya atılarak yüzyıllarca İslâm ideolojisi ve otoritesinin güven şemsiyesi altında kaynaşmış, akrabalıklar kurmuş olan farklı din, dil ve ırktaki halkları birbirine düşman hâle getirmeyi başarabilmişlerdir. Ardından başlatılan işgaller ve sonrasında, Batı’nın kendi çıkarlarını korumak üzere tayin ettiği uşak yöneticiler aracılığı ile sözde “bağımsızlıklar” vererek, İslâm beldelerini bir kadavra gibi elliden fazla “vatan”a bölmeyi başarabilmiştir. Bu vatancılık mefhumu ile İslâm ümmeti arasında İslâm akidesinin tesis ettiği kardeşlik bağı toprağa bağlı “vatandaşlık” bağına evrilmiştir.

Söz konusu “vatan” parçalarına has “ulus inşası” da tasarlanmıştır. Çeşitli isimler altında ancak laiklik ve milliyetçilik esasına göre kurulan sözde “bağımsız” devletçikler için “kökü dışarıda” olduğuna bakılmadan her türlü kanun Batı’dan ithal edilmiştir. Örneğin Medeni Kanun, Borçlar ile icra İflas kanunu İsviçre’den, İdare Hukuku Fransa’dan, Ceza Kanunu İtalya’dan, Ticaret ve Deniz Ticareti Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Almanya’dan alınmıştı.

  Bu “vatan” parçalarına has uydurulmuş resmî tarih ile “ulus” kavramı yerleşik kılınmaya çalışılmıştır. Örneğin Mısır halkı için Firavun dönemine öykünen “Mısır Medeniyeti”, İran halkı için Mecusi/Zerdüşt Pers dönemine öykünen “Farisilik” kültürü, Lübnan halkı için “Fenikeliler”e öykünen “tarihi gurur kaynağı” uygun görülmüştür. İslâm Ümmetinin her bir parçası için böylesi “ulus bilinci?” tasavvuru bulmak mümkündür. Zira her “ulus” için İslâm öncesi hayatına öykünen bir “toplumsal kimlik” inşa edilmeye çalışılmıştır.

Nitekim Türkiye halkı için de “Türklük” vurgusunun hakim olduğu ve Türklerin Orta Asya köklerine kadar uzanan ve “Şamanizm”e öykünen tarih anlatımına rastlamak mümkündür. 1071 yılında Alp Arslan komutasındaki İslâm ordusunun Malazgirt zaferi dahi sadece “Türklere Anadolu’nun kapısını açan muharebe olarak vasfedilmiştir. Yoksa Alp Arslan’ın şu sözünü İslâm’a kindar olanlardan başka kim görmezden gelir?

“Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım ya da şehit olarak cennete giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler, takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler, gitsinler! Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ben de sizlerden biriyim. Sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini yüce Allah’a adayarak şehit olanlar, cennete; sağ kalanlar gaziliğe kavuşacaktır. Ayrılanları ise ahirette ateş, dünyada da rezillik beklemektedir.”

Ya da “kardeş katili” olarak lanse edilmeye çalışılan Fatih Sultan Muhammed’i İstanbul’u fethetmeye sevk eden hususun Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem in:

لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ

“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”[12] Müjdesi olduğunu tüm İslâm ümmeti idrak etmiştir.

Başta Alp Arslan olmak üzere Selçuklu yöneticilerinin, Gazi Ertuğrul’dan itibaren de 1517’de Osmanlı’nın Hilâfet’e talip olmasına kadar tüm Osmanoğulları’nın kendi dönemlerindeki mevcut halifeye biat etmiş olduğunu, İslâmi geçmişi hafızalardan silmek isteyenlerden başkası inkâr edemez. 

Tek hedefi İslâm’ı hafızalardan silmek olan tarihî bakışa göre “Türkler Abbasi halifeliği tarafından kılıç zoruyla İslâmlaştırılmıştır ve Türk kültürüne uymaz. Yaşanılan din de Arap İslâm’ıdır.” Buram buram İslâm düşmanlığı kokan “Arap İslâm’ı” tanımlaması ile bu uyduruk “Türk İslâm’ı” tanımlamasının yani “köklerinde Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bayram Veli, Edebali, Ahi Evren ve Pir Sultan Abdalların bulunduğu Hanefi, Alevi-Bektaşi, Mevlevi zenginliğinden oluşan Anadolu Türk-İslâm kültürü ile hiçbir ilgisi yoktur.”[13]

Eğer ölçü Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın vahyettiği Kur’an ve Sünnet olmasaydı böylesi hezeyanlar kolayca yenilip yutulabilirdi. Nitekim İslâm’ı inzal eden âlemlerin Rabbi olan Alllah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلًا۟

“Şu hâlde kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”[14]

Hem nasıl olur da “kılıç zoruyla İslâmlaştırılmış Türkler” 6 asır boyunca canlarını seve seve vererek, İlay-ı Kelimetullah’ı âleme taşımada öncülük eder? Hiç bu soru akıllarına gelmiyor mu?

Bugün bile, İslâm ümmetinin gözünün kulağının ve tüm dikkatinin üzerinde olduğu Türkiye Müslümanları “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla, Batılı tarzda modernleşme için bir numune olarak sunulmak istenmiş ve bu sayede İslâm ümmetinin bir daha ihtişamlı günlerine dönmekten umudunu yitirmesi hedeflenmiştir. Öyle ki Mustafa Kemal, sulta/yönetim gücünün halifeden “kanun yoluyla?” alındığı 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasının halifeyi yetkisiz kılacağını anlayan komisyondaki tartışmaları izledikten sonra bir sıranın üzerine çıkarak bir konuşma yapar ve şöyle der:

“Efendim, dedim, egemenliği hiç kimse hiç kimseye, bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğine ve saltanatına el koymuşlardı. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlıklara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini ve saltanatını kendi eline fiilen almış bulunuyor. Bu bir olup-bittidir. Söz konusu olan millete saltanatını egemenliğini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ancak, belki birtakım kafalar kesilecektir.”

Buradaki Osmanoğulları vurgusu, daha sonra ilga edeceği Hilâfet’in İslâm ümmeti için farzların tacı mesabesindeki konumunu “bir aile tasallutu” şeklinde hafızalara kazıma ve yönetimin de İslâm’la bağını koparma çabası ve “Türk milleti” vurgusuyla da tüm İslâm ümmetine siyasi liderlik ederken, “ümmet bilinci”nden koparmaya yönelik bir hamle değil de nedir?

Öte yandan alfabe olarak Göktürk alfabesinin alınması milliyetçilik esasına daha uygunken, Latin alfabesinin Arapça alfabe yerine tercih edilmesi sadece “modernleşme” ile açıklanamaz. Mesela 3500 yıllık geçmişi olduğu iddia edilen Çin alfabesi hâlâ Çinliler tarafından kullanılırken, “modernleşme”nin gerisinde kalma kaygısı hiç çekmediler. Hayır, asıl mesele, İslâm ve İslâm’ın dili olan Arapça ile olan bağın koparılmasıydı.

Bunu gelin İngiliz Dışişleri Bakanlığı Siyasi İstihbarat Birimi’nde çalışmış ve yine Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde 30 yıl araştırma direktörlüğü yapmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında da tekrar İngiliz Dışişleri’nde çalışmış, Paris Barış Konferansı’na katılan İngiliz delegasyonunda yer almış[15] İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee’nin (1889–1975) bizzat kendisinden aktaralım. Toynbee’nin İngiltere adına Türkiye’ye daha doğrusu pay-i taht İstanbul’a ilk gelişi, 15 Eylül 1921’dir. Tornbee ayrıca cumhuriyetin yeni “aydın?” ve bürokratik kişileriyle de dostluklar kurmuş, Devlet mekanizmasında ve toplumsal hayatın rutin bünyesinde yapılan jakoben devrimler ile yeni rejimin kültürel ve siyasi hedeflerini yerinde izlemiştir. 1929 yılındaki ikinci gelişinde; Türkiye ile ilgili izlenimlerini 1928 yılında yapılan harf inkılabına atıf yaparak, bu konudaki düşüncelerini şöyle özetlemektedir:

“Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmî hazineleri kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştur. Ne var ki matbaanın icadı bu faaliyetleri bir nevi imkânsız hâle getirmiştir. Hitler’in çağdaşı olan Mustafa Kemal ise hedefini gerçekleştirmek için en başarılı ve en akıllı yolu seçmiştir. Türkiye’nin başkanı, vatandaşlarının eskiden miras aldıkları kültür ve medeniyetin havasından kafalarını kurtarıp çok kuvvetli bir şekilde Batı medeniyetinin potası içinde şekil almalarını istemiştir. Böylece alfabenin değişimi, kütüphanelerin yakılması yerine geçmiştir. Bundan sonra Türk kütüphanelerini yakmaya lüzum kalmamıştır. Çünkü harf inkılâbıyla bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzumunu hissedecektir.”[16]

Hülasa, İslâm’a dair her hüküm, “âdet/örf muhakkemdir” denilerek, oluşturulmaya çalışılan “toplumsal kimlik” ile uyumlu(?) bir forma sokulmak istenmiştir. Dolayısıyla Allah Subhânehû ve Teâlâ tarafından indirilmiş din yerine, Batı kültürüne “uydurulmuş din” ortaya çıkmıştır. Bu uydurulmuş din, “Türk Müslümanlığı” şeklinde güncellenerek zuhur ettiği dönem ise komünizmin çöküp, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında NATO şemsiyesi altında İslâm’ın yeni düşman ilan edildiği döneme rastlamaktadır. Bu uyduruk “Türk Müslümanlığı” tanımlaması 1998 yılında Mesut YILMAZ tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Dinimizin ithal Arap ve Acem karışımı gerici zihniyetlerin etkisinden kurtulması gerekir.” Kimileri bu meş’um kavramı “itikatta Mâturidi amelde Hanefi mezheblerini benimsemiş inancını günlük hayata Yesevi tarikatının aşk ikliminde kabul etmiş, Maturidi-Hanefi-Yesevi sacayağı” şeklinde sunarken, kimileri de Sünnilerdeki Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisinin tespitinden yola çıkarak veya Sünnilerin de Hz. Ali ve Ehl-i Beyt ile ilişkilerini öne plana çıkararak “Alevi-Sünnilik” olarak sunmuş kimileri de direkt olarak Aleviliği, “Türk Müslümanlığı” olarak sunmaktadır.[17]  Ancak temel çerçeve yani bu tanımlamaların ortak noktası “Laiklikle uyumlu İslâm’dır?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın riyasetinde varlığını devam ettirmekte olan laik Türkiye nizamıyla da, “Türk İslâm’ı” resmileştirilmeye doğru gidiyor. Mısır’da Mursi’nin seçilmesi sonrası yaptığı Mısır gezisinde olduğu gibi kalabalığı “laiklik’e davet ederken içeride de gerektiğinde oy devşirmek adına da olsa, içki fabrikalarının sayısının artmasıyla övünen kadrosuyla, Kemalistlerle de uyumlu olabilmektedir. Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan “Siz İslâm’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız!” sözleriyle “İslâm’ın güncelleştirilmesi”ni dile getirecek kadar bu siyasetindeki çıtasını yükseltmiştir. Yine Avrupa Birliği Muktesebatı gereği, “Müslüman aile” kavramını yok eden “İstanbul Sözleşmesi” ve cinsel sapkınlıkların önünü açan “cinsiyet eşitliği”nin eğitim politikasına dahil edilmesi de “Türkleştirilmiş İslâm” olsa gerek?

Batılılar ve onların yerli işbirlikçi yöneticileri açısından İslâm’ın dünyaya yeniden fikrî ve siyasi liderliğinin açık ve yakın tehdit hâline gelmesinden beri ve özellikle 11 Eylül Olayı sonrası, “İslâm’ın Laiklikle uyumlu hâle getirilmesi” yönünde Büyük Ortadoğu Planı kapsamında, “Globalizm”, “ Serbest Pazar”, “Terör ve Aşırılıkla Mücadele”, “Ilımlı İslâm” ve “Dinler arası Diyalog” gibi sinsi kavramlarla geçmişte İngilizlerin ürettiği habis üslupları bugün ABD, emri altındaki “müslüman” liderler aracılığıyla yürütmeye çabalıyor. Ancak nafile İslâm ümmeti mevcut nizamlara beslediği korku duvarını çoktan yıkmış durumdadır. Dünya’nın efendisi olduğunu iddia eden ABD’nin bu habis üslupları, bir bir çökmektedir. ABD’nin ve diğer Batılı devletlerin İslâm coğrafyasında artık nerede ve ne zaman bir hareketliğin ortaya çıkacağı kestirilemez ve bu hareketlilik durdurulamaz hâle gelmiştir. Son söz olarak Allah Subhânehû ve Teâlâ da kâfirler ve avenelerinin mukadder olan geleceğini şöyle bildirmiştir:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ

“İnkâr edenler mallarını, Allah’ın yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu onlar için yürek acısı olacak, sonra yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir.”[18]



[1] A’raf Suresi 158

[2] Sebe Suresi 28

[3] Nisa Suresi 105

[4] Yusuf Suresi 2

[5] Fussilet Suresi 3

[6] Zümer Suresi 28

[7] Şura Suresi 7

[8] Zuhruf Suresi 3

[9] Ra’d Suresi 37

[10] Bakara Suresi 23

[11] Maide Suresi 3

[12] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buharî, et-Tarihu’l-Kebir, I, 81; et-Tarihu’s-Sağîr, I, 306; el-Bezzâr, el-Müsned, el-Müsned, c. II, s. 308; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, II, 38; Hakim, Müstedrek, IV, 422; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VI, 219.

[13] https://www.aydinlik.com.tr/anadolu-turk-islami-ve-vehhabi-islami-mehmet-ulusoy-kose-yazilari-haziran-2018

[14] İsra Suresi 84

[15] AYDIN, Cemil – DURAN, Burhanettin, “Soğuk Savaş Dönemı Türkıye’sınde Arnold J. Toynbee Ve Islâmcılık”

[16] YUCA, İrşad Sami, ASIA MINOR STUDİES, 07/01/2016, Sayı:4,“Tarihçi Arnold Toynbee'nin 1948 Türkiye Seyahati Ve Yeni Türkiye Hakkındaki İzlenimleri”

[17] http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=429

[18] Enfal Suresi 36


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz