İSLÂMCILIK GÜNÜMÜZ DÜNYASINA NELER SUNUYOR? HEDEFLERİ VE PROJELERİ NELER?

Cahit Toprak

İslâmcılık, kavram itibariyle ilk telaffuz edildiğinde kulağa hoş gelmese de, vakıası itibariyle İslâm ümmetinin yaşadığı travmadan kurtuluşun çıkış hamleleri olarak ortaya çıktığını görmekteyiz. Batı’nın modernist aklına inat daha gelenekçi, ılımlı ve uzlaşmacı yansımaları olduğu gibi, daha karşıt, radikal ve köktenci akımlar şeklinde de filizlenmektedir.

Çoğunlukla Batıcı, liberal ve -sözde- aydın fikirlere karşı İslâm referanslı karşıt duruşlar, İslâmcı ancak mevcuda eklemlenme şeklinde toplumda yer edinmektedir. Ya İslâmi temel kaidelere yamama yahut da tevil yöntemleriyle İslâmi kavramlara bitiştirme şeklinde ortaya çıktığını görebiliyoruz. İstibdat ve baskı dönemlerinde ferahlığı, kurtuluşu ve yeniden öz benliğine kavuşmayı salık veren “özgürlük” sloganları çoğu Müslüman bireyi kuşattı. “İslâm’ın artık çağın gereksinimlerine cevap veremediği” fikrini bilinçaltına sokuşturmaya çalışılan Batıcı ecnebi fikir sahipleri, bunu sağlamak için her türlü enformasyon araçlarını, kurumsal dinamikleri, medyayı, siyasi nüfuz sahiplerini ve ekonomik güçlerini bu uğurda harcadılar.

Sonuç itibariyle devasa cüssesiyle arz-ı endam eden İslâm ümmeti, pasifliği kadere imanla tavsif eden İslâmcı akımların eliyle Batı’ya ve değerlerine hizmet etmeyi övülecek amellerden, susmayı ve boyun bükmeyi ise “Eyüp’ün mücadelesi” olarak nitelendirdi.

Öte yandan bu fantoş ve pasif İsevi sözde İslâmcı akımlara karşı, tozu dumana katan İslâmcı refleksler de yok değil. Bu yazımızda tüm bu akımlara, siyasi ve sosyal çözümlemelerinin hakikatine değinecek ve inşallah doğru İslâmi duruşun yol haritasını ortaya koymaya çalışacağız.

Gelenekçi ve modernist düzlemde İslâmcılık

Gelenekçi çizgideki İslâmi düşüncenin temelini mevcut siyasi iktidarları pasifize etmeden, ıslahatçı bir zeminde düzeltme ve yola getirme hedeflenmektedir. Bu akımlar her ne kadar Anadolu mistisizminin derin izlerini üzerinde taşısalar da Batı’dan gelen sert ve ayak kaydıran fikir savaşı karşısında yenilgiyi içselleştirmiş, peşin kabullenmişlikle Batı’dan ithal kavramları dışlamak yerine “İslâmileştirme” yoluna gitmişlerdir. Demokrasinin Müslüman toplumlar tarafından uygulanabilir bir sistem olabileceği, günümüz konjoktüründe siyasal sistemlerin insanlar tarafından belirlenebileceği, ekonomik şartların peygamber dönemindeki uygulama biçimi ile kıyaslanamayacak düzeyde farklılaştığı ve globalleştiği, bundan ötürü de farklı siyasal eğilimlerin İslâm ile tefsir edilerek İslâm’ın güncellenebileceğini salık verirler.

Modernist İslâmcı bazı zevatlar ise işi daha da öteye taşıyarak tarihsel değişimlerin ve buna bağlı olarak da fikirlerin, sistemlerin, hayat felsefelerinin değişim ve başkalaşım geçirmesinin kaçınılmaz olduğunu açıkça dile getirmektedirler. Hatta 19. Yüzyılın başından itibaren Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve selefleri tarafından “akıl mı, vahiy mi” tokuşturmasını dahi yaptırabilecek bir fikrî düzleme çekmeyi başarmışlardır. O günden bugüne, bu derenin altından çokça su akmasına rağmen derenin suyu hep bulanık kalmış ve her zamanda Batılı fikirlere karşı aşağılık kompleksine kapılan kimi modernist İslâmcı kimseler tarafından su, Batılı habis fikirlerle bulandırılmaya devam edilmiştir. Reşit Rıza fraksiyonu ise daha sistematik bir sürecin gelişmesine katkı sunmuştur. Ancak bu damarın en belirgin özelliği vahyi akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiği noktasında odaklanmaktadır.

Selefî düzlemde İslâmcılık

Bunlar, kendilerini selef-i salihin dönemine nispet eden ve “Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır” [Tevbe Suresi 100] ayeti mucibince güzellikle tâbi olduklarını tasavvur ettikleri selefin yolunu, abartılı sayılabilecek bir düşünsel akımla günümüze taşımışlardır. Buradan şunu kastediyorum: Kimi bu yolu, tekfirci bir anlayışla “bizim ‘kâfir’ dediklerimize ‘kâfir’ demeyen de kâfirdir” derecesinde dışlayıcı ve ötekileştirici bir dil kullanarak herkesi kâfir ilan etmenin dayanılmaz rahatlığı(!) içerisinde ehl-i necat olmakla övünürken, kimisi de ehl-i sünnet çizgisinde olan ve mezhep mukallidi Müslümanlara peygamber döneminde putçuluğu savunan müşrik ehline yakıştırılan “atalarının dini üzere olmak”la itham ederek sözde modern İslâm’ın yılmaz savunucusu olduğunu ve gerçek İslâm’a davet ettiğini düşünmektedir.

Onlardan bir kısmı da köy köy, yalın ayak, nefesi kesilinceye kadar İslâm’ın tekrar geri gelmesi için ceht sarf etmiş ancak bitap düşmüş bir hâlde yerinde çakılıp kalmış, bir an düşünmüş ve “çözüm için ancak sistem içi mücadele ile başarı elde edilebilir” diyerek kulvar değiştirmiştir. Sistem içi mücadeleyi sistemi değiştirmenin yöntemi ve metodu olarak telakki eden İslâmcı akımlar, sistemin politik mahareti ve siyasi hamleleri ile ehlileştirilmiş, adaptasyona ve dejenerasyona uğratılmış ve adeta mutasyon geçirerek sistemden bir parça hâline getirilmiştir. Hatta onlardan kimileri “artık İslâm miadını doldurmuştur” diyebilecek kadar da ümitsizlik ve çaresizlik girdabında kendine tutunacak yer bulmuştur. Bu kimseler; ekonomik, siyasal ve toplumsal tüm değişimlerin 21. Yüzyıl itibariyle mütekâmil hâle geldiğine ve artık İslâm’ın tüm bu değişimlere ayak uydurabilecek bir potansiyelinin olamayacağına -diliyle itiraf etmese de- düşünsel olarak kanaat getirmiştir.

Hasan El Benna’nın İhvan-ı Müslümin (1928-Mısır) cemaati ve Ebul Ala Mevdudi’nin Cemaat-i İslâmi (1941-Hindistan) oluşumu ise kısmen İslâm ümmetinde yeniden ve yeni bir çırpınışın odak noktası hâline gelmişlerdir. Kurulduğu dönemler itibariyle Cumhuriyetin ilanı sonrası Müslümanların yaşadığı travmalara bir çözüm arayışı olarak ortaya çıkmışlardır. Sistemin değişmesi ve İslâmileştirilmesi noktasında hemfikir olmalarına karşın mütekamil -uygulanabilir- kapsamlı ve tahdit edilmiş bir anayasa oluşturamamış ancak derleme eserler telif ederek İslâm ümmetinde bir uyanışın kıvılcımını çakmayı başarmışlardır. Tevhidî mücadele şuuru ve mevcut olanın gayr-i İslâmi olduğu noktasında ortak bir fikir geliştiren bu akımlar daha sonra mevcut siyasal düzenin içerisinde de bunun başarılabileceği noktasına evrilerek fikrî tıkanıklık yaşamışlardır. Muhammed Mursi, bunun en bariz örneğidir.

Ilımlı ve Radikal İslâm perspektifinde İslâmcılık

Muhafazakâr İslâmcı fraksiyonun en bariz yönü diğer ecnebi cenahtan gelen siyasal, ekonomik ve toplumsal çözümlemelerin alınabilir olduğudur. Bu düşünce “ılımlı İslâm” ile taçlandırılmıştır. Her ne kadar “ılımlı İslâm” ve “ılımsız/radikal İslâm” ikileminde dinî hassasiyetleri taşıyan bireyler gelgitler yaşasa da zamanla bu durum bir İslâmi kimlik sorununa dönüşmüştür.

“Ilımlı İslâm” lafzı ve de söylemi her ne kadar kabul edilebilir olmasa da, Batılı sömürgeci kâfirlerin sömürü aracı hâline getirdikleri bir fikir akımıdır. İslâm toplumunu fikrî temellerinden (Kur’an-Sünnet-Sahabe İcması-Şer’i Kıyas) sarsmayı amaçlayan bu habis düşünce, ekonomik ve siyasal meselelerdeki bakışıyla kendini ele vermektedir.

Yine bu habis düşünce; ekonomik yön itibariyle, global ticari muamelelerdeki çeşitlilik ve mübadele yöntemlerindeki farklılaşma neticesinde ortaya çıkan sorunlar ve çözümlemeler, çağın üstesinden gelebileceği ve bilimin ancak cevaplandırabileceği; dinin bunda bir katkısının veya çözümünün olamayacağını salık vermektedir. Mekke döneminde borsanın, şirketlerin, bankacılığın, kredinin ve daha sayılamayacak birçok yeni çıkan meselelere çözüm sunamayacak kadar basit ekonomik ilişkilerinin olduğunu, dolayısıyla iktisadi bir düzenin İslâmi usullerle teşkil edilemeyeceğini söyler.

Bu düşünce sahipleri; siyasal olarak peygamber döneminin, kabilelerin yaşadığı dönem olduğunu, dolayısıyla problemlerin o dönem içerisinde basit yönetimlerle halledilebildiğini ancak bu zaman diliminde dış ilişkiler ve politikanın ise daha karmaşık ve zor olduğunu, bundan dolayı da şartların uyumlu hâle getirilemeyecek kadar karmaşıklaştığını ileri sürerler. Dolayısıyla o dönemde halifeliğin belki dönemin şartları itibariyle uyumlu olabileceğini ancak bu zamanda demokrasinin, cumhuriyetçiliğin insanlara en uyumlu ve uygun sistem olacağını iddia ederler.

Halkın İslâmi değerlerine bizzat kendilerinin bireyler olarak sahip çıkmaları gerektiğini, bunun için devlet eliyle medreseler, vakıflar teşkil edilmesinin bunu gerçekleştirmek için kâfi derecede olduğunu, çocukların imam-hatip liselerine gönderilmek suretiyle İslâmi ahlak ile ahlaklanabileceklerini, varsa bir problemin aileden kaynaklanacağını ifade etmektedirler. Dolayısıyla bireylerin değişimi ve ıslah edilmesiyle toplumun değişmesinin mukadder olacağını söylerler. Bu kesimler çoğunlukla İslâmi görünümlü siyasi otoritelerin büyüsüne kapılmışlardır.

“Radikal” diye isimlendirilen kesimlere gelince; bu kesimler her ne kadar siyasal otoriteyi kabul etmediklerini ve ondan berî olduklarını söyleseler de, mevcut gayr-i İslâmi yönetimin yerine ikame edecekleri somut bir veriye, gerçekçi bir projeye, devlet mekanizmasının dinamiklerinin keyfiyetine ve İslâmi bir otoriteyi ikame edebilirlik noktasında kifayete sahip değillerdir. Hamasi söylemleri bir tarafa bırakırsak otoritenin değişimi için somut adımlara (metot), örgütsel dokümanlara, sınırlandırılmış berrak fikirlere sahip olmadıkları gibi, kuşatıcı bir hareket tarzı da geliştirebilmiş değillerdir. Dolayısıyla ‘alın bu devletin anahtarını, dilediğinizi yapın’ denildiğinde şaşkın hâlde duracak kendini “Radikal İslâmcı” olarak tavsif eden birçok yapı veya fikrî akım mevcuttur.

Siyasal İslâmcılık

İslâm’ın siyasi yönü, yadsınamayacak kadar somut bir gerçekliktir. Türkiye’de ve dünyada istisnasız birçok cemaat, fikir akımı, ılımlı-ılımsız birçok İslâmi yapı, çıkış noktası itibariyle hedef tahtasına küfür rejimlerini koymuş ve bu kötü vakıayı siyaseten inkılap ettirme refleksine sahip olmuşlardır. Bu tarz reflekslere karşı da çoğunlukla siyasal karşı cenahlar peyda olmuşlar ve ‘siyaseti dine alet etmek’ yahut ta ‘siyasal İslâm tehlikesi’ gibi olumsuzlayan sözcüklerle bunları ötekileştirmişlerdir.

Çoğunlukla karşı cenahın (ulusalcılar-laikler-solcular) bu toptancı Müslüman karşıtlığının, etki-tepki kuralı gereği İslâmcı taifede vahdeti, muaveneti ve ortak duruşu doğurması gerekirken bu olmamıştır. Bunun en temel sebebi; değişimci ve inkılapçı reflekslere sahip olmalarına rağmen söylem düzeyinde kalmaları, zaman geçtikçe ilk nüveleri ile gelinen nokta arasında derin fikrî ve pratik çelişkiler yaşamalarıdır. Buna da, gerçek anlamda hedeflere ulaşamama noktasındaki ümitsizlik ve başarıyı kısa vadede (mesela, silahlı yöntemlerle) gerçekleştirme arzusu sebep olmuştur.

Ümitsizlik, akıp giden zamana karşı başarının ve değişimin bir türlü gerçekleşmemesinden dolayı açığa çıkar. Bunun sonucu olarak da siyasal sistemlerle paralel adımlar atılarak vicdanen rahatlama yoluna gidilir. Sistem içi mücadele en bariz metot olarak açığa çıkar. Günümüz Türkiyesi’nde bu durum nispeten sağcı” diye isimlendiren kesimlerde görülür.

Kısa vadede ise cihadi anlayışın mevcut siyasal sistemleri değiştirmenin metodu olarak benimsenmesi ise; yorucu ve bıkkınlık veren davet çalışmaları yerine piramidin en tepesinden otoriteyi ele geçirmek suretiyle kısa sürede başarı elde etme isteğinin bir sonucu olmasından dolayıdır. Bunu kimi cihadi hareketler uygulamışlardır. Pratikte ise karşı durdukları rejimler, bu yapıları veya hareketleri politik bir kısım hamlelerle, gayri İslâmi siyasal zemine çekmeyi başarabilmişlerdir. Zamanla görüldü ki; sistemin çarkları arasında yok olmuşlar…

Sahih İslâmi mücadele yöntemi

Öyle anlaşılıyor ki Müslümanların müstakil, bağımsız ve güçlü bir otoriteleri olmadığı için diğer birçok konuda olduğu gibi yönetimlerinin İslâmileştirilmesi adına örgütlü, siyasi ve ideolojik bir hareket tarzı oluşturamamışlardır. Buna dair bir proje ortaya koyamadıkları gibi umutlarını yitirmiş ve dağınık bir vaziyette debelenmektedirler.

Yapılması gereken ise;

Öncelikli olarak, küfrün vakıasının ortaya konulması gerekli ve elzemdir. Yani demokrasi, kapitalizm, cumhuriyet, krallık, komünizm vs. gibi ideolojik fikirlerin batıllığının ortaya konulması adına doğru ve kuşatıcı bir analizin yapılması gerekir.

Daha sonra; Rasul Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın hareket metodunun net ve vazıh bir şekilde anlaşılması için çaba harcanmalıdır. Yani siyer-i Nebi’ye tekrar tekrar bakılmalı, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’ten metot ile alakalı naslar analiz edilmeli ve siyasi hareketin omurgası bu yöntemle belirlenmelidir.

Son olarak da; küfrü, sistemlerini, vakıalarını ve hakikatlerini iyice anlayan, hareket tarzını belirlemiş ve metodunu sınırlandırmış siyasi bir hareket oluşturulmalı ve süre ne kadar uzarsa uzasın metodundan sapmadan, yalakalık yapmadan, boyun bükmeden, kimseden yardım almadan, küfre meyletmeden, açıklıkla ve azimle yürünmelidir.

Bu sayede hem piramidin tepesinden güçlü bir otorite tesis edilir hem de halkın çoğunluğu yapılan ısrarlı davet çalışmalarıyla değişimi bizzat ve somut olarak isterler.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz